Japonya’nın Gerçek Mucizesi: I. Bölüm, Yıkım (1944-1945)

Burak Köylüoğlu

Okuyucularımın, “Almanya’nın Gerçek Mucizesi” yazı dizisine gösterdikleri ilgi ve aldığım pek çok mesaj ve e-posta, Japonya’nın ekonomik mucizesini de kaleme almam için bana esin kaynağı oldu.

Japonya’nın ekonomik mucizesi uygarlık tarihinde benzersiz bir süreci oluşturur. Yaygın bilinen inanışın aksine, Japonya’nın mucizesi iki bölüme ayrılır. İlk dönem, 1868-1912 arasında Japonya’nın garip ve içine kapalı bir feodal bir sistemden, dünyanın 7. büyük ekonomisi haline geldiği Meiji Restorasyonu olarak tanımlanan dönemdir. İkinci dönemin hikayesi, 1949-1991 arasında Japonya’nın nasıl tam bir yıkımdan sonra dünyanın 2. büyük ekonomisi haline gelişinin öyküsüdür.

Bu yazı dizisi, bu mucizeyi bütün halinde anlatacak, aynı dönemde gerçekleşen Almanya Mucizesi’nden farkını ortaya koyacaktır. Ama sizi ilk önce 1943 yılın sonlarına, Pasifik Okyanusu’nda önemsiz bir toprak parçası olan Tarawa’ya götürmek istiyorum.


Pasifik Savaşı 1943 yılında, 1942’deki Mercan Denizi, Midway ve Guadalcanal’daki devasa deniz savaşlarından beri garip bir sessizlik içindeydi. Japonlar, Amerikalılara karşı donanma ve hava gücü üstünlüklerini 1942’deki bu savaşlarda yitirmişlerdi. Gerçi Amerikalıların Guadalcanal’dan sonra Pasifik’te sadece bir uçak gemisi kalmıştı. Ama Amerikalıların muazzam ölçekteki sanayileri 1942’de ısınmış, 1943 yılında ise teorik kapasite kullanımına ulaşmıştı. Amerikalılar sadece sayı açısından değil nitelik açısından da müthiş bir atılım içindeydi: Essex tipi yeni uçak gemileri, P-38 avcı uçakları, F4U Corsair donanma avcı uçakları, F6F Hellcat avcı uçakları; Japonların ürettiği her türlü tasarımdan çok daha üstündü.

Aşağıda Pasifik Savaşı’nın 1943 sonundaki stratejik durumunu görüyorsunuz. Tarawa ve Makin, ABD’nin Merkez Pasifik taarruzunun ilk hedefleri arasında olacaktı.

Japonlar, Nisan 1943’te en parlak beyinleri olan Amiral Isoruku Yamamoto’yu da kaybetmişlerdi. Amerikalılar, Solomon Adaları’ndaki hava üslerini teftişe giden amiralin uçağını ABD Başkanı Roosevelt’in talimatı ile düşürerek, Pearl Harbor’un intikamını almışlardı.  Zaten hava harekatının ismi de oldukça anlamlıydı: Operation Vengeance

Japonya’nın uğrayacağı muazzam yıkımının başlangıcı 1943 sonunda bugün haritalarda dahi bulmakta zorlanacağınız Tarawa Atolünde başladı.

Tarawa, 3 km. uzunluğunda, en geniş kesiti 700 metre olan ince uzun bir toprak parçasıydı. Tamamen düz ve çalı çırpıdan oluşan bir arazi yapısına sahipti. Pasifik Okyanusu’nun uçsuz bucaksız su kütlesinde Tarawa’yı hedef haline getiren tek neden, üzerine basit bir havaalanı yapılabilecek olmasıydı. Böylece Amerikalılar, ileride stratejik önemdeki Mariana Adaları’na yapacakları taarruzda hava üstünlüğü kurmak için bu adayı hedef seçmişlerdi.

Beş eskort (en küçük tip) uçak gemisi, 3 ana muharebe gemisi, 2 ağır kruvazör, 2 hafif kruvazör ve 22 destroyerin sağladığı bir hava ve donanma ateş gücü ile Tarawa’ya taarruz eden Amerikalılar, savunulması olanaksız gibi görünen bir adada muazzam kayıplara uğradı. Adada Japonlar mercan resiflerini tam bir yıldan beri kazarak, müthiş bir savunma sistemi oluşturmuşlardı.

Tarawa Savaşı’nın fotoğrafları ve uğranılan ağır kayıplar Amerikan gazetelerine düşünce; Amerikan halkı şoka uğradı. Bu kadar küçük bir adacığı ele geçirmenin bedeli bu kadar ağırsa, Japon anakarası nasıl bir bedel ile işgal edilecekti?

Tarawa’dan sonra Amerikan Başkanı Roosevelt ve Savaş Bakanlığı atom bombası programına daha fazla kaynak ve öncelik ayrılmasını isteyecekti.

Tarawa’nın tetiklediği başka bir olay ise, Japonya’nın stratejik olarak bombalanmasına öncelik verilmesi oldu. Artık Japon anakarasını ağır bombardıman uçaklarının menziline sokacak Mariana Adaları’nın işgali en yüksek öncelik olacaktı. Amerikalılar Utah Dugway’de çöl alanında Japon ve Alman şehirlerinin modellerini kurarak, bu şehirlerin nasıl etkin bir şekilde bombalanacağını test etmeye başladı.

Test sonuçları sonucunda Japonya’nın sanayi, askeri ve politik hedeflerinin noktasal bombalama yerine (precision bombing), şehirlerin halı bombardımanı yöntemi kullanılarak bombalanması kararı alındı. Mühimmat olarak klasik bombalar değil, yangın bombaları kullanılacaktı.

Japonya için felaket yaklaşıyordu.

26 Nisan 1944 tarihinde, bir Japon avcı uçağı filosu Himalaya’lar üzerinde devriye gezerken, oldukça yüksek irtifada garip bir uçak gördü. Gördükleri uçak 4 motorlu ve devasa boyutlarda idi. Uçağın hızına ve irtifasına zorlukla ulaşan avcı uçakları, uçağı görünce şaşkına uğradı. Kanat açıklığı tam 43 metre olan bu uçağın üzeri bir kirpi gibi silahlar ile doluydu.

Bu uçak cehennemin habercisi olacak Boeing B-29 Superfortress ağır bombardıman uçağı idi. Uçak zamanı için müthiş bir teknolojik atılımdı. Kabini tam basınç kontrolüne sahipti. Bu sayede mürettebat yüksek irtifada uzun süre rahatlıkla uçabiliyordu. Üzerindeki silahların bir bölümü analog bir bilgisayar ile kontrol edilebiliyordu. Bu uçaklar bir arada uçtukları zaman yaklaşan düşman avcı uçaklarına karşı aşılmaz bir ateş gücü oluşturabiliyordu.  B-29, yaklaşık 10,000 metre irtifada 550 km/saat bir hızda uçacak güce sahipti. Japon uçaksavarlarının menzili ve avcı uçaklarının çoğunluğunun irtifa tavanı bu uçaklara karşı savunma yapacak düzeyde değildi.

B-29’un tespitinden iki ay sonra tarihin en büyük donanması nihayet Mariana Adaları önündeydi. 19-20 Haziran 1944’te tam 15 uçak gemisi desteğinde, 7 ana muharebe gemisi, 21 kruvazörden oluşan Amerikan donanması Filipin Denizi muharebesinde, Japon İmparatorluk Donanması’nın uçak gemisi grubunu tamamen etkisiz hale getirmişti. Gerçi Japonlar 9 uçak gemisinden sadece 3’ünü kaybetmişti ama kalan uçak gemilerinin hava gücü ve pilotları tamamen imha olmuştu. Amerikalılar kendilerine yakışır espiri anlayışları ile bu savaşa “Mariana Turkey Shoot” ismini takmışlardı. Gerçekten de bir zamanların en iyi avcı uçağı olan Mitsubishi Zero avcı uçağı yeni Amerikan uçakları karşısında 1944 yılında tamamen demode haldeydi. Üstelik deneyimli Japon pilotlarının tamamına yakını 1942-1943 yıllarındaki muazzam hava savaşlarında yitirilmişti.

Öyle ki, Japonlar kalan ve üzerinde doğru dürüst sayıda uçak olmayan uçak gemilerini 4 ay sonra Ekim 1944’te Leyte Deniz Savaşı’nda bir yem olarak kullanarak, ellerindeki ana muharebe gemileri ile Amerikan uçak gemilerini avlamak için bir tuzak kuracaklardı.  İnsanlık tarihinin en büyük deniz savaşı olan Leyte Deniz Savaşı’nda Japonların taktik planı işe yaramayacak, Japon İmparatorluk Donanması’nın kalanı neredeyse tamamen imha olacaktı.

Bu arada Marina Adaları artık Amerikalıların elindeydi. Japon anakarasına 2350 km. uzaklıktaki Mariana Adaları’nın düşmesi ile Japonya’nın savunma hattında gedik açılmıştı. Amerikalılar sürat ile Saipan, Guam ve Tinian’a B-29’lar için hava alanları inşa etmeye başladı. Japonya’yı savaşa sokan “Jilet” lakaplı Başbakan Tojo’nun hükümeti Saipan’ın düşmesi ile istifasını verdi.   Aşağıda Mariana Adaları’nın Japonya’ya yapılacak “stratejik” taarruz için nasıl kullanılacağının ayrıntılı haritası yer alıyor.

  

Japonya, Filipinlerin de düşmesi ile 1944 sonuna oldukça ümitsiz bir şekilde girdi. Filipinlerin düşüşü ile Japonların elindeki Endonezya’daki petrol, Malezya ve Hint-Çin’indeki (bugünkü Tayland, Vietnam, Laos, Kamboçya) hammadde kaynaklarına ulaşım olanaksız hale gelmişti.

Amerikan denizaltıları her yerde cirit attığı gibi, Amerikan kara ve uçak gemisi tabanlı hava gücü deniz ulaşımında nefes aldırmaz durumdaydı. Leyte ’deki savaşta koca donanmanın bir intihar görevine zorlaması umutsuzluğun bir dışa vurumu idi.  Donanma, 1944 Ekim’inde Pasifikten Japonya’ya geri dönerek cephane almış olsaydı, operasyon yapmak için yakıtı kalmayacaktı, Endonezya’dan yakıt ikmali yapmaya kalksaydı ise gemilerin ve kalan uçakların mühimmatı yetersiz kalacaktı.

Çin’deki devasa savaş ülkenin kaynaklarını bitirmişti. Daha 1943 yılında Japonya’da temel gıda maddelerinde sıkıntı başlamıştı. 1945 yılına girerken Japonya’da artık açlık başlamıştı.  

Ama henüz cehennemin kapıları henüz açılmamıştı.

Amerikalılar Mart 1945’e kadar Japonya’yı büyük çaplı bir şekilde bombalayamamışlardı. Çin’deki Amerikan üsleri Japonya’nın kapsamlı bombalanması için kapasite anlamında yeterli değildi. Ancak Mariana Adaları artık hazırdı. Şubat 1945’te Tokyo’ya yapılan taarruz esas saldırının provası gibiydi.

9-10 Mart 1945 gecesi Saipan ve Guam’dan kalkan 279 B-29 alçak irtifadan Tokyo’ya yangın bombaları ile saldırdı. Japonların elinde doğru düzgün bir gece karşı taarruz avcı uçağı olmadığı gibi, ellerinde gelen uçakları saptayacak radar sistemi de bulunmuyordu. Tokyo bu taarruza karşı tamamen savunmasızdı.

Sonuç korkunç oldu. Oluşan yangın çeliği dahi eritecek güçteydi. Bombalanan binalardan çıkan ısı sokak ve caddeleri alev fırtınalarının akıp geçtiği koridorlar haline getirdi. 9-10 Mart 1945 gecesinde en muhafazakâr tahminler ile 90,000-100,000 kişinin öldüğü biliniyor. Ölenlerin bedenleri külleşmiş halde asfalt ve betona yapışmış durumdaydı. B-29’lar şehirde oluşan muazzam ısıdan dolayı irtifalarını yükseltmek zorunda kaldı. 

Tokyo saldırısı, ileride Hiroşima ve Nagazaki’ye atılacak atom bombalarından daha fazla can alacaktı. Amerikalılar sadece 14 uçak ve yaklaşık 100 kişi kaybetti.

Saldırının mimarı ABD Hava Generali Curtis LeMay’in savaş sonrası söylediği sözler ilginçtir:

“I’ll tell you what war is about, you’ve got to kill people, and when you’ve killed enough they stop fighting.”

General Curtis LeMay

“Size savaşın ne olduğunu anlatayım. Düşmana kayıp verdirmek (insanları öldürmek) zorundasınız. Eğer yeterince öldürürseniz, düşman savaşmayı bırakacaktır.”  

Curtis LeMay, Tokyo’daki “başarısı!” sonrasında Japon şehirlerini 6 ay boyunca yangın bombaları ile bombaladı. Sadece 1945 Mart-Haziran döneminde Tokyo, Kawasaki, Yokohoma, Osaka, Nagoya, Kobe, Kure, Yokosura, Fukuoka başta olmak üzere belli başlı birçok Japon şehri yakıldı. LeMay’in elindeki napalm kısa sürede bitmişti, beyefendi artık çeliği dahi doğrudan eritecek yarım tonluk magnezyum bombaları kullanıyordu. Mesela Kobe bombardımanında, 1400 metrede uçan bir B-29 hasar dahi görmüştü.

Japon radyosu ilk defa sansürü, Tokyo taarruzu sonrası bıraktı. Tokyo’nun yanışını Roma’yı büyük ölçüde yok eden İmparator Neron’un çıkardığı yangına benzetti. Bu yayını kayda alarak Beyaz Saray’a ileten LeMay ve kurmaylarının keyfine diyecek yoktu. LeMay’in saldırıdan 1 hafta sonra Tokyo üzerine gönderdiği bir B-29 bol bol fotoğraf çekti. Şehrin üzerindeki duman tabakası ancak dağılmıştı.

Fotoğraflar ve Japon Devlet Radyosu LeMay’e istediğini verdi. Japonya’nın yaygın bir şekilde bombalanması aralıksız bir şekilde sürecekti. Bu “stratejik bombardımanın” en muhafazakâr tahminlerle ilk önce 500,000 kişinin, ağır yanıklar nedeni daha sonra ölenler ve ortadan kaybolanlar ile beraber yaklaşık 1,000,000 sivilin ölümüne yol açtığı düşünülüyor.

İmparator Hirohito, sarayından çıkmaya tenezzül edip, Tokyo’da halkın arasında gezdiği zaman felaketi gözleri ile görmüştü. Yıllarca askeri cuntalara ipi teslim etmiş olan imparator kararsız ve silik kişiliğine rağmen, ilk defa savaşı bitirme kararını o anda aldı. Ama bu kararını bile hemen uygulayamayacak kadar kendi güvenliği dert ediyordu. Askeri cuntaların son 14 senede kaç başbakanı, devlet adamını ve hatta kendi askeri liderlerini suikast ile öldürdüğünü gayet iyi hatırlıyordu.  

Amerikalılar artık Japon anakarasına yaklaşmıştı. Nisan 1945’te 550 km. ötede Okinawa’ya taarruz eden Amerikalıları, deniz bombardımanı ve hava gücü ile destekleyen donanmanın boyutu bugünün ölçeğinde dahi inanılmazdı: Tam 39 uçak gemisi (11’i büyük tip filo tipi uçak gemisidir), 18 ana muharebe gemisi, 27 kruvazör, vs.

Okinawa savaşı tam iki ay sürdü ve yaklaşık 20,000 Amerikalıya karşın, 110,000 Japon askeri ve sivili ölmüştü. Japonlar bu savaşta ilk defa büyük ölçekte, kamikaze olarak bilinen intihar uçakları kullanmıştı. Demode, yakıt olanakları sınırlı ve deneyimi olmayan pilotların kullandığı bu uçaklar hedefe bomba yükü ile dalış yapıyordu. Japonlar aynı zamanda yine bir intihar silahı olan insanlı torpiller olan “Kaiten” torpillerini Okinawa’da kullandılar. Bunların işleyişi bugünkü güdümlü füzelere benziyordu, tek farkla: Güdümü, torpilin içindeki asker yapıyordu…

Şehirlerde ise yıkım öyle büyüktü ki, bombalanan geniş alanlar derhal kabak, tavuk ve domuz yetiştiriciliğine tahsis ediliyordu.  Yakıt yokluğu nedeni güzelim kiraz ağaçları kökleniyor odunu yakacak olarak kullanılıyor, kökleri ise bio-petrol tesislerinde yakıta çevriliyordu. Donanmanın elinde kalan gemilerin yakıtına soya yağı karıştırılır hale gelmişti.   

Japon hükümeti beklenen işgal için bombalanan şehirlerin önemli noktalarına tanksavar hendekleri kazdırmaya başlamıştı.     

Filipinlerde, Burma’da cangıl içinde halen savaşan askerlerin ne yiyeceği ne yakıtı ne cephanesi ne tropik hastalıklara karşı ilacı vardı. Bu askerler topluca sapır sapır dökülüyordu.

Avrupa’da savaş 8 Mayıs 1945’te bitmişti. Şimdi ise henüz Pasifik Savaşı’na girmemiş Sovyetlerin zırhlı birliklerini Uzakdoğu’ya sevk ettikleri konusunda sayısız haber geliyordu. Japon elçisi Moskova’da bir türlü muhatap bulamıyordu. Mançurya sınırında Sovyetlerin yığınağı açıkça artıyordu.

Amerikalılar ise iyice pervasızlaşmıştı. B-29’lar artık gündüz alçak irtifaya inerek Japonya’nın iç denizlerine, limanlarına, su yollarına ve kanallarına mayınlar atıyordu. Amerikan uçak gemileri artık Japon anakarasına yaklaşarak, aralıksız bir şekide avcı uçakları ile kıyı şeridini bombalamaya başlamıştı.       

Japonya’nın trajedisi için son perde inmemişti.

Amerikalılar 16 Temmuz’da New Mexico’da ilk atom bombası denemesini başarı ile yaptı. Tarihin en pahalı projesi olan Manhattan Projesi tamamlanmıştı. Aslında Amerikalılar bu proje ile iki tip atom bombasını bir arada geliştirmişti. Biri uranyum temelli, diğeri plütonyum kökenli idi.

II. Dünya Savaşı sonrasında büyük güçler son defa işgal edilmiş Berlin’in sayfiye yeri olan Postdam’da toplandı. Avrupa’da savaş biterken Sovyetler ile ABD-İngiliz koalisyonu arasında savaş sonrası kazanımların nasıl paylaşılacağı üzerinde görüş farklılıkları artmıştı.

Başkan Truman’ın konferansta cebinde atom bombası kartı vardı. Sovyet lideri Stalin’e yeni ve muazzam bir silaha sahip olduklarını söyleyince, Stalin şaşırtıcı bir şekilde omuz silkti. Stalin, bu kadar gizli ve iyi korunan Manhattan Projesi’nin tüm ayrıntılarına projenin kalbinde yer alan Dr. Klaus Fuchs’un sayesinde hakimdi. Stalin, Amerikalıların atom bombalarının başarımına da henüz tam anlamı ile güvenmediklerini biliyordu. Bu neden ile Amerikalıların Sovyetlere savaşa girme yönündeki ısrarını, sanki gönülsüz bir şekilde kabul etmiş gibi görünmüştü. Ama Stalin savaşın son safhasında Uzakdoğu’da olacak paylaşımdan da payını almakta kararlıydı.

Postdam’da Japonya’ya son bir ültimatom kaleme alındı: Japonya kayıtsız şartsız bir şekilde teslim olmadığı takdirde tarifi mümkün olmayan bir yıkıma uğrayacaktı.

Japonlar, Amerikalıların atom bombası programını farkındaydı ama kendi programlarının tıkanması sebebi ile Amerikalıların halen programı bitirmediklerini düşünüyorlardı. Ayrıca Japonya’nın işgalinin yaklaşık 1 milyon düşman askerinin hayatına mal olacağını hesaplamışlardı. Kendi modellerinde Japon askeri ve sivil kayıpları 10 milyon kişi idi. Askeri cuntanın nasıl bir ruh halinde olduğu bu hesaplardan belli idi.

Amerikalılar da kendi senaryolarında benzer rakamlara ulaşmıştı. Bu neden ile Başkan Truman ve yakın çevresi bombaları kullanmaya karar verdi.

6 Ağustos 1945 günü bir B-29 Hiroşima’ya sabah saatlerinde uranyum temelli bir bomba bıraktı. Japon hava savunması, Amerikalıların eskort avcı uçağı kullanmayacağı kadar zayıftı. Hiroşima üzerinde bir başka B-29 da görevliydi. Ne de olsa Amerikalılar fotoğraf ve dokümantasyon anlamında çok titizdi. Bomba, Amerikalılar garip mizah anlayışlarını doğrulayacak bir isme sahipti: Little Boy. Bombanın uranyum temelli olması bombanın tasarımını küçük kılmıştı.

Japonlar, Hiroşima ile tüm haberleşme kesilince bir uçak gönderdiler. Uçak şehrin üzerinde turladığı zaman tarif edilemez yıkımı gördü. Şehre ulaşan bilim adamları bombanın bir atom bombası olduğunu cuntaya iletti.

Zaten Truman’ın radyo konuşması da Tokyo’ya ulaşmıştı. Truman konuşmasında, Tanrı’ya Alman atom bombası programının başarıya ulaşmaması nedeni ile şükrederken, tarihin en büyük bilimsel kumarını oynadıklarını ve 2 milyar USD (bu dönemin değeri ile) para harcadıklarını anlatıyordu. Biraz daha laf geveledikten sonra, taşra politikacılığı ağzını bırakıp, sadede geldi.

Eğer Japonya derhal teslim olmazsa, tarif edilemez bir yıkıma uğrayacaktı.

9 Ağustos gecesi Tokyo’ya yeni bir meşum haber geldi. Sovyetler gece yarısı 5500 tank ve 1.5 milyon asker ile Mançurya ve Kore eksenine doğru taarruza geçmişti. 9 Ağustos sabahı ise bir B-29 bu kez bir plütonyum bombası (Fat Man) ile Kokura üzerindeydi. Kokura üzerinde bulut tabakası gözlemlendiğinden dolayı uçak 2. hedefe yöneldi. Emirler açıktı. Hedef görülebilir olmalıydı. İkinci hedef Nagazaki idi.

9 Ağustos günü Japon kabinesi tekrar toplandı. Şahinler halen savaşa devam edilmesini ve Amerikalıların elinde “bir ya da iki bomba” daha bulunduğunu öne sürüyordu. Cuntanın şahinleri Amerikalıların bunları kullansa dahi, savaşı kazanmayacağını savunuyordu.

İmparator araya girerek savaşın bitirilmesi gerektiğini belirtti. Potsdam Ültimatomu tek bir şart ile kabul edilecekti: Kokutai yani Japon İmparatorluk sistemi muhafaza edilecekti. İmparatorun, amcası Prens Asaka’nın sorusuna verdiği yanıt çok ilginçtir:

“Kokutai korunmazsa savaşa devam edecek miyiz?” “Evet, tabii ki.”

Prens Asaka ve İmparator Hirohito

Müttefikler bu tek şarta itiraz etmedi. 15 Ağustos günü Japon halkı ilk defa imparatorun sesini radyoda duydu. Japonya teslim olmuştu. Amerikan savaş gemileri 28 Ağustos’ta Sagami Körfezi’ne girdi. 2 Eylül 1945 günü Tokyo Körfezi’ne demir atan meşhur Missouri ana muharebe gemisi güvertesinde teslim belgesi imzalandı.

Japonya’nın fiilen yeni hükümdarı General MacArthur daha önce, 30 Ağustos’ta Tokyo’ya inmişti. MacArthur askeri dehası tartışılır, megolaman bir subaydı. 1941’de Filipinler’de bozguna uğradıktan sonra, Pasifik Savaşı’nda Filipinlerin rövanşını almak için kariyerini ortaya koymuş ve hatta Amerikan stratejisini kendi ününü muhafaza etmek için değiştirmeyi başarmıştı.

Amerikalılar  1944 sonunda Filipinlere taarruz etmek için güçlerini bölmese muhtemelen savaş daha önce bitecekti. Filipinlere Amerikalılar başarı ile çıktığında MacArthur, fotoğrafçıları ayarlayarak aşağıdaki poz için tiyatroyu kurmuştu. Ne de olsa Amerikan basınına “Filipinler fatihinin” geri döndüğünün resimleri servis edilmeliydi. Ama MacArthur’un hakkını yemeyelim. Güneş gözlükleri ve piposu ile ilerlemiş yaşına rağmen basının aradığı bir “Hollywood” yıldızı idi.  Aşağıdaki fotoğraf ile Filipinler’de çıkarma başarı ile tamamlandıktan sonra, MacArthur’un”muzaffer!” bir şekilde kıyıya çıkışı kurgulanmış.   

Gariptir ki, MacArthur Tokyo’ya indiğinde karargahına giderken yüzlerce Japon askeri süngülerini takmış bir şekilde yollarda bir koruma zinciri oluşturmuştu.

Japonya için, Japonların kendi deyimleri ile “dayanılmaza dayanmak” dönemi başlamıştı…   

Burak Köylüoğlu

2 Mayıs 2021

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

error: Tüm içerik koruma altındadır!