Bretton Woods 2.0 ve Hayaller

Burak Köylüoğlu
7 read

2008 Küresel Ekonomik Krizi sonrasında, yeni bir küresel ekonomik ve finansal sistemin kurulması gerektiği tartışılmaya başlanmıştı. Hatta bazı ünlü ekonomistler,  önerdikleri yeni sisteme  meşhur  Bretton Woods sisteminden esinlenerek Bretton Woods 2.0 ismini yakıştırmıştı.

Bu kavramsal tartışma pandemi döneminde iyi alevlendi.

Böyle bir değişimin kısa zaman içinde olamayacağını ve hatta orta vadede dahi gerçekleşme olasılığının düşük olduğunu düşünüyorum. Yaklaşımımı muhafazakâr bir düşünce seti üzerine değil, sadece gerçekler üzerine kuruyorum.

Bretton Woods’dan günümüze kısa bir ekonomik gelişmeler dizisi

Yukarıdaki sorunun yanıtını verebilmek için biraz daha derine dalmamız gerekiyor. Uygarlık tarihi belli aralıklarda küresel sistem politik ve ekonomik kırılmaların bir arada yaşandığını gösteriyor. Büyük güçlerin yükselişleri, durağanlaşması veya gerilemesi gibi önemli olaylar bu kırılma noktalarının eseri.

Son 120 yıllık dönemde içinde yer alan büyük ekonomik ve politik kırılmanın ilk büyük olayı I. Dünya Savaşı’dır. 1914 yılında Britanya İmparatorluğu, küresel sistemin en büyük sermaye ve yabancı doğrudan yatırımcısı iken, sadece 3 yılda bu bayrağı Amerika Birleşik Devletleri devir almıştı.

1917 yılına girdiğimiz zaman ABD henüz savaşa girmemişti ama Amerikan bankalarının İngiltere ve Fransa’ya açmış olduğu muazzam krediler olmasaydı, Müttefik Devletlerin savaşa devam etmesi olanaksız olacaktı. İngiltere ve Fransa, 1914-1918 yılları arasında savaş sanayilerini çalıştırmak için,  dünyanın geri kalanından görülmemiş boyutta tarım ürünü, hammadde, yarı bitmiş ürün ve bitmiş ürünler ithal etmek durumundaydı. Bu dönemde, başta Latin Amerika olmak üzere hammadde üreticisi olan (ve savaşa katılmamış) ülkeler, büyüme rekorları kırarken; Amerikan bankaları da görülmemiş bir kredi ve karlılık büyümesi içindeydi.

Daha sonra ABD’de savaşa Müttefiklerin yanında girdiğinde, Almanya önderliğindeki Merkezi Devletlerin kaderi kesinleşmiş oldu. Deneyimsiz ama sayısı milyonarı bulan Amerikan askerleri, Müttefiklerin son yıllarda verdiği milyonlarca kaybın yerini tutacaktı. Bu askerlerin savaşa girdiği zaman ağır silahları bile yoktu-bu donanım İngiliz ve Fransızlar’dan ödünç alınacaktı.

Savaşan tarafların ortak hedefi savaşı kazanıp, kaybeden taraftan yüklü bir savaş tazminatı almak idi. Nitekim savaşı kazanan Müttefikler, mağlup olan Almanya, Avusturya, Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan’dan oluşan Merkezi Devletlere dikte ettirdikleri anlaşmalar ile tahmin edilemez büyüklükte tazminatlar ödemeye mahkum etti. Örneğin Almanya’nın ödeyeceği tazminat 269 milyar altın mark (dikkat ediniz kağıt mark değil) ile belirlenmişti. Size bu rakamın büyüklüğünü anlatabilmem için karşılığının yaklaşık 100,000 ton külçe altın olduğunu söylemem gerekiyor.

Sistemin 1919 sonrasında şöyle yürümesi gerekiyordu. Almanlar (ve mağlup diğer ülkeler)  bu tazminatı İngilizler,  Fransızlar başta olmak üzere Müttefiklere ödeyecekler, İngiliz ve Fransızlar da bu tutar ile Amerikan bankalarına borçlarını servis edecekti.  Almanlar bu tazminatı ödeyemeyince ilk önce itiş kakış olacak, sonra Amerikalılar pratik bir çözüm üreterek Young ve Dawes Planları ile bu muazzam borcu kırpıp, kalan kısmının ödenmesi için Almanya’ya yeni krediler verecekti.

Böylece 1920’lerde parasal sistem genişledi, bu arada savaş sırasında yaşanan üretim tekniklerinin Batılı ülkelerde toplam faktör verimini arttırması ile müthiş bir üretim ve tüketim çılgınlığı yaşandı. İş finansal piyasalara da yansıdı. Müthiş bir kredi büyümesi ile desteklenen varlıklar ve hisseler rekor kırar oldu.

Sonrasını biliyorsunuz: 1929 Büyük Buhranı.

FED doların krizin başlangıcında para arzını arttırmayıp, Amerikan dolarını altın standardında tutmakta ısrar edince finansal kriz büyük bir ekonomik krize ve depresyona dönüştü.

1929 Büyük Buhranı tüm ekonomik sistemi çökertti ve büyük ekonomist John Maynard Keynes’in öğretileri ile hafifletilebildi. Size garip gelebilir ama 1929 Büyük Buhranını esasen ortadan kaldıran son gelişme II. Dünya Savaşı’nın yarattığı savaş ekonomisidir.

Büyük Buhran kitleleri yoksullaştırarak, aşırı politik uçlara itti. Normal bir dönemde, sarhoş serseriler ve soytarılar muamelesi görecek olan Nazilerin politik anlamda yükselişinin nedeni de buna dayanır.

Nazi Almanyası ve Orta ve Doğu Avrupa’daki diğer faşist ve otokratik rejimler, işsizliği azaltmak için muazzam bir alt yapı inşası, askere alma ve silahlanma programı başlattı. Versay Anlaşması ile sınırlanmış Alman ordusu sürat ile genişlemeye başladı.   Bu da muazzam bir bütçe ve ödemeler dengesi açıkları verilmesi anlamına geliyordu.

Nazi Almanyası 1930’lu yılların sonunda teknik olarak iflas edince, Münih Anlaşması’nı ihlal ederek Çekoslovakya’nın kalanını işgal etme kararı aldı. Bu adım savaşı kaçınılmaz kılacaktı. Nazi Almanyası’nın derdi artık Almanya’nın 1919 Versay Anlaşması’nda uğramış olduğu haksızlığın rövanşını almak değil, ülkenin karşı karşıya olduğu büyük ödemeler dengesi sorunuydu. Almanya; Çekoslovakya’yı işgal ettiği zaman, orta sıklet sınıfında olan  Çek endüstrisinin envanterine ve merkez bankası varlıklarına hemen el koydu. Hitler’in sürpriz bir şekilde derhal Prag’a gitmesinin nedeni açıktı: Çekoslovakya Merkez Bankası’nın altınları…

Çekoslovakya’nın işgali, İngiltere ve Fransa’nın Hitler ile uzlaşmak yerine geri adım atmama kararını destekledi. Nitekim Almanlar Polonya Koridoru meselesinde 1939 yazında Polonya’ya ültimatom verdiğinde, İngiltere ve Fransa savaşa girmeye hazırdı.

Savaşa 1941 Aralık ayında giren Amerikalılar, savaşın kazanılması için İngiltere ve Sovyetler Birliği’ne müthiş bir ekonomik destek verdi. Bu destek I. Dünya Savaşı ölçülerinin oldukça üzerindedir. Amerikalılar sadece muazzam bir savaş üretimi yapmakla kalmadı (1943 yılında Amerikan sanayii teorik kapasitesini de kullanım anlamında aşmıştı), savaşın esas yükünü taşıyan Sovyetlere on binlerce kamyon ve taşıt ile, görülmemiş ölçekte hammadde ve temel savaş araç gereci sağladı. Sovyetler, bu hibe niteliğindeki yardımlar olmasaydı savaşı nasıl yürütürlerdi? Bu halen tartışma konusudur.

Savaşın son aylarında Amerikalılar yaklaşık binlerce tank, uçak ve topçu ile desteklenen 3 milyon askeri ile Ren Nehrini geçerken; tarihin görmüş olduğu en büyük donanması (11 büyük uçak gemisi, 28 hafif uçak gemisi, 18 zırhlı ana muharebe gemisi, 27 kruvazör) desteğinde Japonya açıklarında Okinawa’ya taarruz ediyordu. Aynı anda Amerikalılar binlerce ağır bombardıman uçağı ile Alman ve Japon şehirlerini yıkarken, diğer yandan da tarihin en büyük bütçeli projesi olan Manhattan Projesi ile atom bombası programını tamamlamak üzereydi. Tam 28 yıl önce, 1917 yılında, Amerikan ordularının ağır topçu, tank, avcı ve bombardıman uçaklarını müttefiklerinden ödünç almış olması ne büyük bir ironidir.

Bretton Woods Konferansı da savaş sonrası dünya düzenini kurgulamak için 44 ülkenin katılımı ile, 1944 yazında savaş devam ederken yapıldı.

Konferans iki güçlü kişinin müzakeresi ile şekillendi: ABD Hazinesi baş ekonomisti Harry Dexter White ve İngiltere’yi temsil eden meşhur iktisatçı Lord John Maynard Keynes.

Keynes’in ortak bir dünya para sistemi kurulması (Bancor), ortak bir merkez bankası kurulması (International Clearing Union) ve bugünkü Dünya Ticaret Örgütü’ne benzer merkezi bir örgüt kurulması düşünceleri çağının çok ötesindeydi.

Aşağıda Keynes tarihin bir cilvesi anlamında, iki sosyalist ülkenin, Sovyet ve Yugoslav temsilcilerinin arasında oturuyor. Her iki ülke de Bretton Woods Sistemine katılmayacaktı.

Keynes’in önerileri White tarafından kabul edilmedi. Amerikan tarafı, sonradan kurulacak olan IMF ve Dünya Bankası Grubu gözetimi kapsamında, sıralı sabit kur rejiminden oluşan bir sistem kurmayı önerdi.  Bu sistemde bir Amerikan dolarını 35 USD bir ons altına sabitlenecek, diğer para birimleri de  ABD dolarına sabit çapalar ile bağlanacaktı. Keynes’in Bancor’ unun yerini ABD doları alacak, FED ana merkez bankası olarak davranacak, IMF ve Dünya Bankası Grubu da sistemin koruyucusu ve gözetmeni olacaktı.

Sistem, Soğuk Savaşın başlangıcı ile Batı Dünyası’nın temel ekonomik sistemi haline geldi.

Sovyetler Birliği, tüm Alman askeri kayıplarının %85’ni verdirmiş, savaşın esas yükünü çekmiş olan taraftı. Bu anlamda Doğu ve Orta Avrupa’daki etki sahasını kemikleştirerek, bu ülkelerdeki ekonomik kaynakları tahrip olan ülkesini geliştirmekte kullanmakta kararlıydı.

Bu yaklaşım Müttefikler arasında yapılan Tahran (1943), Yalta (1945) ve savaş sonrası son konferans olan Potsdam (1945) konferanslarındaki ortak kararlara aykırı idi.

Nasıl savaş Çekoslovakya ve Polonya meseleleri nedeni ile 1939’da çıktıysa, Soğuk Savaşın çıkışı da 1946-1949 arasında işgal altındaki Almanya, Polonya ve Çekoslovakya üzerinde yaşanan krizler ile oldu.

Amerikalıların yükselen Sovyet tehdidine karşı stratejisi, Bretton Woods Sistemini, Marshall Yardımları ile güçlendirerek Avrupa’nın hızla ayağa kalkmasını sağlamaktı.

Amerikalılar Soğuk Savaş içinde, bir taraftan Sovyetler Birliği’ni kuşatmak için politik ve askeri hamleler yaparken, Batı Avrupa ve Japonya, Amerikan ekonomisinin önemli tedarikçileri konumuna gelmişti. 1960’lı yıllara geldiğimizde Batı Avrupa toparlanmış, Batı Almanya ekonomik mucizesini gerçekleştirmiş, Japonya’nın 1960’lı yıllarda yapacağı muazzam atılım başlamak üzereydi.

1960’lı yıllarda demokratların sosyal reformları, Amerikan bütçe açığını ve ödemeler dengesini iyice bozdu. Ama esas neden Amerika’nın Vietnam Savaşı’na katılarak, savaşın liderliğini ele alması idi.

Batı Almanya ve Japonya başta olmak üzere, Batı Dünyası ABD’nin bu açıklarını üretimleri ile finanse ederken, ABD dolarının altına endekslenmesi sürdürülemez hale geldi ve 1971 yılında Nixon Shock olarak tanımlanan gelişme ile bu bağ koparıldı ve dolar serbest dalgalanmaya bırakıldı. Keza sistemdeki ülkeler altına endeksleme hariç diğer kur politikalarını kullanır oldu.

1970’li yıllarda Arap petrol ambargosu ile Batı Dünyası yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve durağan bir ekonomik büyüme tuzağına takıldı.

Ancak 1980’li yıllarda Milton Friedman’ın öğretileri ile başlayan Monetarizm akımı ve Neo-liberal politikalar Batı Dünyası’na müthiş bir dinamizm kazandırdı. Soğuk Savaşın bitişinin ve Sovyetler Birliği’nin havlu atışının arkasında Batı ekonomisinin 1980’li yıllardaki bu başarısı yatarken, bu politikalar gelişmekte olan ülkelerde (Güney Kore dışında) çözüm yaratamadı.

Batı sisteminde “laissez faire, laissez passer” mottosu ile bilinen Neo-liberal politikalarının  ilk yarattığı kriz varlık fiyatlarında oluşan muazzam balonun patladığı 1991-1992 Japonya Varlık ve Bankacılık Krizi’dir.

Daha sonra 2001-2002 Dot.com Balonu hadisesi ile finansal piyasaların başıboş bırakıldığı zaman neye mal olduğunu görüldü. Hemen ardından Enron, World.com, Tyco gibi kurumsal skandallar diziyi takip etti. Dizinin en son sezonu 2008 Küresel Ekonomik Krizi idi.

Taşınmazlardan, finansal varlıklara; finansal varlıklardan türev ürünlere; türevler ve dayanak varlıklardan finansal kesimin bilançolarına yayılan kanserin büyüklüğü tüm dünyayı şok etti. Neyse ki finansal kriz Monetarist ve Keynesyen kuramların modern yorumlarının oluşturduğu reçete ile 1929 benzeri bir krize dönüşmedi. Ancak yaratılan ilave para tabanı küresel ekonomiyi bir uyuşturucu müptelasına çevirecekti.

2013 Mayıs ayında FED’in parasal genişlemeye son vereceğini açıklaması “Taper Tantrum” denilen vakaya yol açtı. FED piyasayı sakinleştirmek için normalizasyonu zamana yaydı. 2020 yılında ise zaten taşları oturmamış olan küresel ekonomiyi bu kez pandemi vurdu.

Neden Bretton Woods II Olanaklı Değil?

Yukarıdaki sorunun yanıtını vermek gerekirse,

  • Bretton Woods, 1944 yılında ekonomik sistemin tek güçlü oyuncusu olan ABD tarafından tasarlandı. Diğer ülkelerin ve hatta İngiltere’nin bu sistemi şekillendirecek güçleri yoktu.
  • Bretton Woods, tek kutuplu dünyada ABD’nin liderliği altında Avrupa’nın kalkınması ve olası bir Sovyet tipi bir devrim dalgası ile karşılaşmaması için tasarlandı. Nitekim II. Dünya Savaşı sonrasında, Fransa ve İtalya’da iktidarı ele geçirecek ölçüde güçlü bir komünist akımlar mevcuttu.
  • 1945-1946’da sistem başladığı zaman Almanya ve Japonya hukuken devlet olma niteliğini kaybetmişti. Plana göre, bu iki ülke sadece tarım ve hafif sanayiden oluşacak bir ekonomiye sahip olmalarına müsaade edilecekti. 1949 Berlin Krizi ile Kore Savaşı bu denklemi değiştirdi.
  • Almanya ve Japonya, verimlilik ve üretkenlik artışları ve düşük değerli Alman markı ve Japon yeni ile Bretton Woods sistemini 1950-1960’lı yıllarda sarsmaya başladı.
  • Sistem 1971’de vites değiştirdi.
  • Günümüzde ise çok kutuplu bir dünya söz konusu. ABD, AB, Çin, Japonya ve İngiltere bu kutupların ekonomik karşılıklarını oluşturuyor. Dünya, Sovyet sisteminin dışarıda bırakıldığı 1945 sonrası yapıdan oldukça uzakta.
  • AB’nin içinde Almanya, Hollanda, Kuzey Avrupa Ülkeleri, Polonya, Çek Cumhuriyeti sağlıklı bir yapıda iken kısmen Fransa ve özellikle İtalya ve İspanya sistemin nispeten zayıf oyuncuları durumunda. Bırakınız yeni bir küresel Bretton Woods II sistemini AB’nin içinde ortak bir para ve bütçe politikası yönetmek daha da zorlaşmış durumda.
  • AB ve Almanya ekonomisi özellikle Çin ekonomisine pazar anlamında oldukça bağımlı durumda. Diğer yandan da AB aynı zamanda Rusya’nın enerji kaynaklarına önemli ölçüde entegre durumda. Olası bir ABD ile Çin-Rusya geriliminde en sıkıntılı noktada Almanya başta olmak üzere AB Ülkeleri yer alıyor.
  • ABD’nin ikilemi çok daha büyük. Koruması gereken dünyanın tek süper gücü pozisyonu var. ABD ekonomisinin büyüklüğü küresel sistemin yaklaşık %24’ünü oluşturmasına karşın nüfusu dünya nüfusunun sadece %4.25’ine eşit.
  • ABD ekonomisi; 1990’lı yılların başından beri düşük enflasyon, yüksek satın alma gücü, istikrarlı büyümeyi sağlamak için görülmemiş tasarruf açıkları vererek, Çin’in ucuz işgücünden ve sübvansiyonlu sanayi çıktısından faydalanır durumda.
  • Çin son 20 içinde üretim ve ihracat kapasitesini küreselleşmenin bir parçası olarak muazzam ölçüde arttırırken, aynı zamanda bazı kritik teknoloji ve üretim süreçlerine ulaştı ve hatta telekomünikasyon gibi alanlarda Batı’yı geçti.
  • Bu süreç II. Sanayi Devrimi esnasında ABD’nin, dünyanın süper gücü İngiltere’yi yakalayıp geçmesine eşdeğer bir süreç. Demiryolları, elektrik, buharlı gemiler, çelik ve kimya sanayii; İngiltere’ye önemli bir atılım yaptırırken, bu teknolojiler ilk önce ABD’ye daha sonra Almanya’ya çok daha müthiş bir kaldıraç yaratmıştı.
  • 1960-1990 yılları arasında Batı Almanya ve Japonya’nın gelişimi de benzer bir paradigmadır. Ancak Batı Almanya (ve daha sonra Birleşik Almanya) ve Japonya potansiyel maksimum ekonomik güce ulaşmalarına rağmen ABD’nin rakibi olmak yerine Batı sisteminin güçlü aktörleri olmuştur. Bir analoji kurarsak, II. Dünya Savaşı sonrasında Batı Almanya ve Japonya satrançta piyonluktan kaleye terfi edebilmiş ancak sistemde şah hep ABD olarak kalmıştı.
  • Oysa ki meşhur ekonomist Angus Maddison’nun çalışmalarına göre Çin, Napolyon Savaşları öncesi gibi çok geç bir tarihte dahi küresel sistemin en büyük GSYH/GDP’sine sahipti. Üstelik Batı Almanya ve Japonya örneklerinin aksine ülkenin ölçek olarak büyüklüğü ile sahip olduğu kaynaklar ve ulaştığı teknolojiler, Çin ekonomisine çok daha yüksek bir kaldıraç sağlayabilir. Diğer bir deyişle Almanya ve Japonya zirvelerine ulaştığı zaman bile ABD ölçeğinden oldukça uzakta idi.

Özet olarak, bu karmaşık denklemden bir Bretton Woods II çıkmaz. Tersine 2021’de ABD ile Rusya-Çin ekseni farklı bir mücadele dönemine girmiş durumda.

Bir Bretton Woods II küresel güçlerin nispi güçlerinin belirleneceği büyük bir mücadelenin sonrasında oluşabilir. Ancak bu satranç oyununun sonunda değil, sadece açılış evresinin sonundayız.

Burak Köylüoğlu

21 Mart 2021

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar