Küresel Düzenin Hikayesi, XIX. Bölüm, Küresel Savaşa Doğru (1940-1941)

Burak Köylüoğlu
  1. Küresel Düzenin Hikayesi, I. Bölüm, Westfalya Düzeni (1648-1789)
  2. Küresel Düzenin Hikayesi, II. Bölüm, Fransız Devrimi’nin Öyküsü  (1789-1799)
  3. Küresel Düzeninin Hikayesi, III. Bölüm, Napolyon Savaşları (1799-1815)
  4. Küresel Düzenin Hikâyesi, IV. Bölüm: Viyana Düzeni
  5. Küresel Düzenin Hikâyesi, V. Bölüm: Tek Kutuplu Dünya ve Pax Brittanica
  6. Küresel Düzenin Hikayesi, VI. Bölüm, Genç Amerika Birleşik Devletleri’nin Yükselişi
  7. Küresel Düzenin Hikayesi, VII. Bölüm, Devrimler Çağı ve Viyana Düzeninin Sonu
  8. Küresel Düzenin Hikayesi, VIII. Bölüm, Birleşik Almanya’nın Doğumu
  9. Küresel Düzenin Hikayesi, IX. Bölüm, Çok Kutuplu Dünyanın Doğumu ve Yeni Emperyalizm Çağı (1861-1899)
  10. Küresel Düzenin Hikayesi, X. Bölüm, Büyük Savaşa Doğru (1899-1914)
  11. Küresel Düzenin Hikayesi, XI. Bölüm, Dünyayı Değiştiren Yüz Gün, I. Dünya Savaşı Başlıyor
  12. Küresel Düzenin Hikayesi, XII. Bölüm, Büyük Savaş (1914-1918)
  13. Küresel Düzenin Hikayesi, XIII. Bölüm, Son Gambit ve I. Dünya Savaşı’nın Sonu
  14. Küresel Düzenin Hikayesi, XIV. Bölüm, Versay Düzeni
  15. Küresel Düzenin Hikayesi, XV. Bölüm, Çılgın 1920’li Yıllar
  16. Küresel Düzenin Hikayesi, XVI. Bölüm, Büyük Buhran ve Hayallerin Sonu (1929-1934)
  17. Küresel Düzenin Hikayesi, XVII. Bölüm, II. Dünya Savaşı’na Doğru (1935-1939)
  18. Küresel Düzenin Hikayesi, XVIII. Bölüm, Yıldırım Savaşı (1939-1940)
  19. Küresel Düzenin Hikayesi, XIX. Bölüm, Küresel Savaşa Doğru (1940-1941)
  20. Küresel Düzenin Hikayesi, XX. Bölüm, Devlerin Savaşı

Küresel düzenin nasıl oluştuğunu anlattığım yazı dizisi 19. bölüm ile devam ediyor.

Bir önce yazımda Almanların; Manstein Planı ve Yıldırım Savaşı doktrini ile sadece iki hafta içinde, I. Dünya Savaşında dört yıl boyunca elde edemedikleri büyük zaferi, nasıl elde ettiğini anlatmıştım.

Alman A Ordular Grubu ve B Ordular Grubu tarafından yaklaşık 2400 km2 alana sahip, arkası Manş Denizi olan cepte kuşatılan İngiliz ve Fransız ordularını kurtaran, Hitler’in panzer tümenlerine verdiği “Halt” yani dur emri idi.

Hitler bölgenin tankların operasyonu için uygun olmadığına inanmıştı. Nazi Partisinin güçlü adamlarından ve hava kuvvetleri komutanı olan Hermann Göring’in cepte sıkışmış olan İngiliz ve Fransızların hava gücü ile imha edilebileceği önerisi, Alman diktatörünün aklına yatmıştı. Hitler I. Dünya Savaşı sırasında dört yıl boyunca görev yaptığı engebeli ve su içinde olan Flanders bölgesini iyi tanıyor, İngilizlerin inatçı bir şekilde bölgeyi savunabileceğini düşünüyordu. Alman diktatörünün de kafası 25 yıl öncesinde kalmıştı. İngilizler üç gün boyunca Alman zırhlı birliklerinin durdurulması sonucunda, kazandıkları değerli zamanı iyi kullandılar ve tüm İngiliz Sefer Gücünü (British Expedition Force) Dunkirk limanına çekerek tahliye ettiler. Bölge üzerinde hava üstünlüğünü İngilizler sayıca dezavantajlı olmalarına rağmen muhafaza ederek tahliyeye büyük destek verdi. Tam 339,000 asker İngiltere’ye deniz yolu ile tahliye edilecekti.

Hitler ve üst düzey komutanlarının zırhlı birliklere verdiği dur emri, Almanya’ya savaşı kaybettiren ilk stratejik hatasıdır. İngiliz Sefer Gücü, bu tarihte İngiltere’yi koruyabilecek tek önemli kara gücü idi. Ancak İngilizler tüm ağır silahlarını Dunkirk ve çevresinde bırakmak zorunda kalmıştı. Haziran 1940 tarihinde İngiltere’de sadece ve sadece 2 tümeni donatacak ağır silah, envanterde mevcuttu.

Dunkirk’ten sonra Almanların karşısında Fransızlar hem moral hem sayıca, hem de ateş gücü olarak çok zayıftı. Almanların tam donanımlı 142 tümeni ve tam hava üstünlüğü karşısında, Fransızlar sadece 64 zayıf ve moralsiz tümen ile 965 km. cephe hattını tutmaya çalışıyordu. Üstelik 6-10 milyon sivil yollarda Alman işgalinden kaçarken tam bir kargaşa yaratmıştı.

Almanlar, rakiplerine korku yaratmak için yollardaki kafilelere Junkers Ju-87 “Stuka” pike bombardıman uçaklarını kullanıyorlardı. Bu uçakların iniş takımları tasarım gereği sabit ve açıktı. Alman mühendislerin uçakların iniş takımlarına monte ettikleri “hava sirenleri”, uçaklar pike yaptığı zaman korkunç bir ses çıkararak inanılmaz bir etki yaratıyordu. Sivil konvoyların üzerinden uçan bu uçakların korkusu, milyonlarca insanı yerinden etmişti.

Almanlar harekata başladığı zaman Fransız direnişi sağlam olmasına rağmen kolayca birçok yerden kırılacaktı. Paris’in tahrip olmaması için “Işıklar Şehri” açık şehir olarak ilan edildi. Alman harekâtı üç haftada sonuçlandı ve Fransa ateşkes isteyerek teslim oldu.

Hitler Haziran 1940 tarihinde savaşın başlamasından sadece 9 ay sonra gücünün doruğunda idi.

Alman-Fransız ateşkes anlaşması sonucunda Almanlar tüm kuzey ve batı Fransa’yı ve Paris’i işgal etti. Fransız hükümeti düştü ve yeni Fransız hükümeti Vichy şehrinde, kalan Fransız egemenliğindeki bölgeyi yönetmek üzere kuruldu.

Savaşın son döneminde İtalya da savaşa girmişti. Mussolini ganimet masasından pay almak için “birkaç bin kayba ihtiyacım var” demişti.

Almanya’nın ikinci stratejik hatası ise “İngiltere Savaşı” olacaktı. Hitler ve avenesinin İngiliz Adalarını savunmaya geçmiş olan İngilizler karşısında en basit bir planı dahi yoktu. İngiltere’nin işgali için iki şart gerekiyordu: Manş Denizi üzerinde mutlak bir Alman hava üstünlüğü ve işgal filosunu savunabilecek kadar bir deniz gücü üstünlüğü. Almanlar 1940 yazında İngiliz hava gücünü aşındırmak için İngiliz havaalanlarına, radar istasyonlarına, hava komuta merkezlerine, uçak fabrikalarına ve limanlara taarruza başladı. Bu arada da tam Nazilerin plansızlığını gösterir şekilde, alelacele kısa bir süre içinde işgal güçlerini taşıyacak büyük nakliye mavnaları inşa ediliyordu. 1940 yaz aylarında hava üstünlüğü tesis edilse dahi, işgal için süre çok kısıtlı idi. Manş Denizi hırçın bir denizdir, ekim ayından sonra deniz yolu ile işgal, dönemin teknolojisi anlamında olanaksız idi.

“İngiltere Savaşı” yani İngiliz hava sahası üzerindeki hava savaşı Ağustos 1940 tarihine kadar İngilizlerin hava gücünü neredeyse çöküş noktasına getirmişti. İngilizler kendi hava sahalarında uçmalarının avantajına rağmen sayıca dezavantajlı idi. Almanların taktik hatalarına ve düşman hava sahası çok daha fazla kayıp vermelerine rağmen, İngiliz hava gücünü tükenme noktasına getirebilmişlerdi.

Her şey, 15 Ağustos 1940 günü gerçekleşen önemsiz görünen bir vaka ile değişecekti. Bir Alman Heinkel He-111 orta bombardıman uçağı filosu, bir İngiliz havalimanını hedef almak yerine, yanlışlıkla Londra’nın dış mahallelerini bombaladı. Hitler Londra’nın bombalanmasını sadece kendi kararına bağlamış ve genel olarak şehrin bombalanmamasını emretmişti. 

İngiliz Başbakanı Winston Churchill derhal Berlin’in uzun menzilli uçaklar ile bombalanmasını emretti. Berlin üzerindeki hava taarruzunun yarattığı tahribat önemsizdi ama çılgına dönen Hitler ve Göring; İngiliz havalimanlarını, komuta merkezlerini ve tesislerini hedef olarak ikinci önceliğe iterek, Londra başta olmak üzere şehirlerin bombalanmasını istedi. Almanların yeni stratejileri; İngiliz şehirlerini korumak için havalanan İngiliz avcı uçaklarını, yaklaşan Alman filolarına doğru çekerek imha etmek üzere kurulu idi.

Bu strateji işe yaramadı. Almanlar hava savaşını şehirlere kaydırarak, İngilizlere uçak pistlerini onarmaları, radar ve komuta merkezlerini tekrar işler hale sokmaları ve avcı uçaklarını arzu ettikleri yerde ve zamanda kullanmaları olanağı vermiş oldu.

Bu şekilde Almanlar ellerindeki şansı kaçırdı ve İngiltere Savaşı Ekim 1940 tarihinde daha fazla Alman uçağı ve pilot kaybı ile sona erdi. Uçaklar her zaman yerine konulabilirdi ama İngiliz hava sahasında düşürülen Alman pilotları ya hayatını kaybetti ya da esir düştü. Düşürülen İngiliz uçaklarının pilotlarından sağ kalanlar, yeniden savaşa döndü.

İngiliz Adaları artık güvendeydi. Almanlar hiçbir zaman tam hazır olmadıkları İngiltere’yi işgal planı için çok sayıda uçak ve pilot kaybetmişti.

Yine de Almanya’nın 1940 Ekim tarihinde, kara gücü olarak yenilmez, hava kuvvetleri açısından eşit, deniz gücünde oldukça geri bir pozisyonda idi. Almanlar; İspanya sınırından, Rusya sınırına, kuzeyde kutup dairesinden, güneyde Akdeniz’e kadar muazzam bir alanı kontrol ediyordu. Fransız sanayisi, demir cevheri başta olmak üzere Fransa’nın hammadde kaynakları ve madenleri Almanya’nın kontrolü altına geçtiği gibi, Almanlar Fransa seferinden beklemedikleri kadar bol yakıt ile geri dönmüştü.

Bu noktada “Savaş Almanya ve İtalya ile Britanya İmparatorluğu arasında sürmüş olsa nasıl sonuçlanırdı? sorusu üzerinde düşünmek oldukça ilgi çekicidir.

Henüz Almanya geleceğin süper güçleri ile boy ölçüşmemişti.

Alman diktatörünün kafasında daha 15 yıl önce kaleme aldığı “Mein Kampf” isimli kitapta da yer aldığı üzere ezeli ideolojik düşmanı olan Sovyetler Birliği’ni fethetmek vardı. Almanya, Sovyetler Birliği’ni mağlup eder ise bu geniş ülkenin hammadde ve tarım kapasitesini kendi endüstriyel tabanına entegre edecek, milyonlarca Slav kökenli insan ise Nazi Almanyası’nın hesabına bedava ve köle işçi olarak çalışacaktı. Alman diktatörü bilinç altında Almanya’yı bu şekilde Amerika Birleşik Devletleri’nin muazzam ekonomik  kapasitesine çıkarma düşünü bu şekilde kuruyordu.

 Aslında Almanya 1940 sonbaharında bu muazzam güce ulaştığı zaman dahi, Sovyetler Birliği’nden gelen yoğun hammadde ithalatına bağımlı idi. 1939 Ağustos’unda imza edilmiş olan Alman-Sovyet Paktı sadece gizli bir protokol ile Doğu Avrupa’yı iki dev güç arasında bölmekle kalmamış, Almanya Sovyetler Birliği’nden çok büyük ölçekte hammadde ve yakıt temin etmesini sağlamıştı

Fransa’nın kısa bir savaş sonucunda düşmesi, Sovyet lideri Stalin’i dehşete düşürmüş, Sovyet-Fin Savaşı ise Sovyet askeri gücünün tüm zayıflıklarını ortaya çıkarmıştı. Stalin, Almanya’yı kışkırtmadan işgal ettiği Doğu Polonya ve Baltık cumhuriyetlerinde geniş bir savunma sistemi kurmaya çalışırken, devasa ordusunu donatmaya çalışıyordu. Stalin ve Sovyet genelkurmayı Stavka’ya göre Sovyetler Birliği en erken iki yıl sonra 1942 ortalarında savaşa hazır olabilirdi. Bu nokta atış bir öngörü idi.

Bu arada Almanya-İtalya-Japonya 1940 Eylül ayında “Mihver İttifakını” kurdu. Bu ittifak Almanya ve Japonya için ayrı ayrı birer stratejik hatadır. Almanya; bu ittifak ile Japonya’nın Uzakdoğu’daki serüveni nedeni ile Amerika Birleşik Devletleri ile savaşa girmeye eninde sonunda angaje olmuştu.

Japonya ise Almanya’nın kâğıt üzerindeki gücüne ve desteğine dayanarak, Pasifik ve Hint Denizinde çok daha atak davranacaktı. Japonya, Fransa’nın en büyük sömürgesi olan Indochine (Hint Çini) yani bugünkü Vietnam, Kamboçya, Laos bölgesini oluşturan devasa alanı ilhak edecekti. Japonya için Indochine bölgesi oldukça stratejik öneme sahipti. Japonya’nın hedefi; tüm hızı ile devam eden Japonya-Çin Savaşı çerçevesinde, Haipong-Hanoi-Kunming  demiryolu hattını keserek, Çin’in silah ve yakıt ithalatını kesmek, bölgenin kritik hammadde kaynaklarına el koymaktı. Fransızlarla yapılan anlaşma ile bölgenin kontrolü Japonya’ya verilecek, Fransız bürokrasisi Japon askeri yönetimi altında görev yapmaya devam edecekti.

Amerikalılar bu hamleye karşı, Japonya’ya karşı uçak ve uçak yedek parçaları, bazı yatırım malları ve en önemlisi yüksek oktanlı havacılık yakıtını oluşturan geniş bir liste mal grubunda ambargo uygulayarak yanıt verdi. Amerikalılar; Japonya-Çin Savaşı nedeni ile 1938 yılından beri Japonya’ya çeşitli mal gruplarının ihracatını engelliyordu. Ancak şimdi uçak yakıtının ambargoya dahil olması kritik bir adımdı. Japonya yakıt ithalatı yapamadığı zaman, Çin’deki savaşı sürdüremezdi. Petrolü ithal edemediği zaman, petrole ulaşacağı tek yer, o zamanki Hollanda sömürgesi olan Hollanda Doğu Hindistan Bölgesi (Dutch East Indies) olarak anılan bugünkü Endonezya idi. Bu bölgede yer alan petrol sahaları bugün eski adı ile Royal Dutch Shell bilinen devasa Shell Inc. enerji firmasının muazzam sermayesinin elde edildiği, bu yıllarda ise dünyanın 3. büyük petrol sahasıdır.     

Japonya petrole ulaşmak için Almanya’ya teslim olmuş olan ama halen sömürgeleri Almanya’ya karşı savaşan Hollanda’nın elindeki Endonezya’yı işgal etmek zorundaydı. Böyle bir hamleye karşı Amerikalıların Japonya’ya karşı savaşa gireceği kesin sayılabilirdi.

Olası bir Amerikan askeri müdahalesi öncesinde, Japonlar ABD Pasifik Donanması’nı ilk önce imha etmek zorunda kalacaklarını hesaplamışlardı. Uçak yakıtı ambargosu sonucunda Japon hükümeti ve denizcilik bakanlığı; Japon Birleşik İmparatorluk Donanması komutanı Amiral Isoruku Yamamoto’ya, Amerikan donanmasını imha edecek stratejik planı hazırlanmasını emretti.

Amiral Yamamoto, Harvard Üniversitesi’nde çalışmalar yapmış, ABD’de askeri ateşe olarak görev yapmış parlak bir subaydı. ABD ile savaşa girmenin çılgınlık olduğunu çok iyi biliyordu. ABD’nin dört bir yanını gezmiş, ülkenin muazzam kaynaklarının ve sanayi gücünün kapasitesini gözlemlemişti. Japonya’nın Çin ile savaşmasına, Sovyetler ile sınır çatışmasına girmesine ve Japonya’nın Mihver İttifakına katılmasına karşı çıkmıştı. Yamamoto modern uçak gemisi konseptinin ve deniz havacılığının öncülerindendi. Dünyadaki yaygın donanma doktrininin aksine, büyük tonajlı, güçlü zırhlı, muazzam ateş gücüne sahip ana muharebe gemilerinin (battleship olarak bilinir) devrinin artık sona erdiğini biliyordu.

Japonya, ABD, İngiltere ve Fransa dönemin en büyük donanma gücüne sahipti ve denizlerin kraliçeleri olarak bilinen ana muharebe gemileri tüm donanmaların en pahalı ve prestijli bölümünü oluşturuyordu. Bu dönemde Japonya bir dizi modern ana muharebe gemisine sahip olduğu gibi dünyanın en büyük tonajlı iki savaş gemisi olan Yamato ve Musashi hizmete girmek üzere idi. Bu gemiler yaklaşık 71500 tonluk muazzam ateş gücüne sahip gemilerdi ki, kıyaslamak gerekirse günümüzün nükleer güç ile çalışan, küçük bir ilçe nüfusu barındıran, modern süper uçak gemileri 100,000 tonluk bir tonaja sahiptir.   

Yamamoto; İngilizlerin 11-12 Kasım 1940’ta İtalyanların Taranto limanına olan başarılı saldırısını kendi teknikleri ile karşılaştırdı. Artık kafasındaki plan oluşmaya başlamıştı: Japon donanması güçlü bir uçak gemisi grubu ile Amerikan Pasifik donanmasını kendi üssünde imha etmeli idi. Hedef Pearl Harbor olacaktı.

Amerikan Pasifik donanması imha edilirse, Amerikalılar Hawai’den kendi ana karalarına yani San Diego’ya kadar geri atmış olacak; Japonlar bu süre zarfında Pasifik ve Hint okyanuslarındaki kritik hammadde kaynaklarını ve adaları ele geçirmiş olacaktı. Yamamoto, Japon politikacıların ve askeri liderlerinin aksine Amerikalıların ne kadar hızlı toparlanabileceklerinin farkındaydı.

Ancak Yamamoto’nun elinde önemli kozlar da vardı. Japon İmparatorluk Donanması’nın elinde Pearl Harbor taarruzu öncesinde toplam 14 uçak gemisi mevcut ya denize indirilmek üzere idi. Bu sayı, Amerikalıların iki okyanusa dağılmış olan 8 uçak gemisine karşı önemli bir üstünlük ifade ediyordu.

Ayrıca Japonların elinde, dönemin en iyi uçak gemisi temelli avcı uçağı olan Mitsubishi A6 “Zero” uçağı vardı. Japon donanmasının ağır sıkletleri olan ana muharebe gemileri ve ağır kruvazörleri çağına göre modern teçhizata sahipti, Japon deniz subayları özellikle gece çarpışmalarında çok deneyimli idi. Japon deniz pilotlarının kalitesi ise Amerikalılar ile kıyaslanamazdı. Yamamoto iyi bir poker oyuncusu olarak (ki fırsat bulduğunda Monte Carlo’da 1930’lu yıllarda ustaca poker oynardı) elindeki iyi kağıtları çok iyi biliyordu. Amerikalılar ile savaşa girmenin çılgınlık olduğunu bilmesine rağmen, Tokyo’dan esen savaş rüzgarlarını engelleyemezdi.  

Yamamoto, Japon İç Denizinin fırtınalı sularında sancak gemisi olan uçak gemisi Akagi’de kalarak, uçak gemisi grubunun ve hava filolarının tatbikatlarını hızlandırdı: Tıpkı olimpiyatlara hazırlanan bir atlet gibi.

Bu arada ABD’de iktidardaki Demokrat Partili Başkan Roosevelt ve kabinesi; ülkeyi tarafsızlıktan yavaş yavaş savaş konumuna doğru çevirmeye çalışıyordu. 1945 öncesi ABD’de siyasi olarak güçlü bir tarafsızlık eğilimi mevcuttu. Dünyadaki büyük çatışmalara ülkeyi sokmadan, ülkenin politik ve ekonomik gücünü muhafaza etmeye yönelik bu tercih; 1945 sonrası dünyanın jandarmalığına savunan ABD’den çok farklı bir politik çizgi idi. Özellikle Cumhuriyetçi Parti, tarafsızlık konusundaki güçlü politik ve yasal konjektürü kullanarak Başkan Roosevelt’e sıkı bir muhalefet yapıyordu. Ancak ABD Pearl Harbor baskınına kadar adım adım İngiltere’ye yaklaşacak, “Lend and Lease” programı ile henüz savaşa girmeden, İngiltere’nin en önemli müttefiki olacaktı. ABD’nin yönünün ağır ağır ama kesin bir şekilde tarafsızlıktan çevrilmesindeki en büyük pay İngiliz Başbakanı Churchill’e aitti. Churchill’in bu başarısı 20. Yüzyılın en büyük diplomatik başarısı olarak ifade edilebilir.

Almanya’da kafalar karışıktı. Hitler tüm ideolojik saplantısına rağmen Sovyetler Birliği’ni Almanya-İtalya- Japonya üçlü ittifakına katılması girişiminin önünü kesmedi. Sovyetler Birliği Haziran 1940’ta Baltık Cumhuriyetlerini ilhak etmiş, Romanya üzerindeki baskısını arttırmıştı. Almanlar bu dönemde Fransa savaşını bitirmiş ve İngiltere hava savaşını başlatmıştı. Bu dönemde Almanlar muazzam fetihlerine rağmen, Sovyet hammaddelerine olan ihtiyacı çok artmıştı. Sovyet lideri Stalin; Batı’daki savaşı  dikkat ile izlerken Almanlar üzerinde baskıyı arttırmak için hammadde akışını kısa bir süre kestirmiş, ancak İngilizlerin Almanları tek başına yenemeyeceğine karar verdiği zaman hammadde sevkiyatları yeniden başlamıştı. Almanlar Sovyetlerin, Romanya’nın Beserabya bölgesini ilhak etmesine ses çıkarmazken, Romanya’daki kritik Ploesti petrol sahalarını güvenceye aldılar.

Alman-Sovyet diplomasisi doruk noktasına Kasım 1940’ta ulaştı. Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov Berlin’e gelerek Almanlar ile ittifak görüşmeleri yaptı. Bu görüşmelerin en dramatik kısmı Hitler’in Molotov’u kabulü idi. Almanlar Molotov’u psikolojik olarak etkilemek için her yöntemi kullanmalarına rağmen, Molotov’un kendi patronu Stalin’e karşı duyduğu korku her şeyin üzerinde idi. Stalin kendi elinin zayıflığına rağmen poker oyununu fazla atak oynamış, Almanlardan Finlandiya, Bulgaristan ve Türkiye üzerinden bazı kritik ödünler istemişlerdi. Hitler’in bu hammadde işinin devamlı kullanılarak ilave ve parça parça ödünler istenmesi işine karşı sabrı tükendi. Alman dışişleri bakanının planlanan Moskova ziyareti iptal edildi.

Alman diktatörü Alman genelkurmayına Sovyetler Birliği’nin işgali için stratejik planların hazırlanmasını emretti. Bu stratejik taarruz o güne kadar gelmiş geçmiş en büyük askerî harekât olacaktı. Alman ordularının üç ana eksenden oluşan bir stratejik taarruz yapması düşünülmüştü.

Alman kuzey ordular grubu Baltık bölgesine girecek ve ülkenin ikinci büyük şehri olan Leningrad’ı ele geçirecekti. Güney ordular grubu ise, Almanya’nın müttefikleri İtalya, Romanya, Macaristan, Slovakya, Bulgaristan orduları ile ülkenin üçüncü büyük şehri Kiev’e taarruz ederken, daha sonra Harkov ve Rostov’a doğru uzanacaktı. Bu bölge Almanların en çok ihtiyaç duyduğu hammadde ve tarım ürünlerini üretiyordu. En güçlü kuvvet ise merkez ordular grubuna tahsis olmuştu. Merkez ordular grubu Minsk-Smolensk-Rzhev- Vyazma ekseninde kuvvetli bir taarruz yaparak Moskova’yı hedef alacaktı.

Mihver devletleri bu muazzam stratejik plana, yaklaşık 3.8 milyon asker, 6800 tank ve zırhlı araç ile 5300 savaş uçağı tahsis etmişti. Almanların sayısal üstünlükleri olmamasına rağmen, topçu hariç olmak üzere nitelik ve doktrinsel olarak rakibine karşı önemli bir nitelik üstünlüğü vardı.

Bu arada İtalya’nın Yunanistan ile savaşa girmesi ve Yugoslavya’daki İngiliz yanlısı darbe bu planlamayı etkileyecekti. Almanlar İtalyanlara yardımcı olmak için Yugoslavya ve Yunanistan’ı işgal etmek zorunda kaldı. Balkanlardaki savaş Sovyetler Birliği’ne olan taarruzu en az 45 gün ertelemelerine yol açacaktı.

Sovyet lideri Stalin, başta Japonya’da bulunan efsanevi Sovyet casusu Richard Sorge yolu ile bu taarruz planı konusunda bilgi almıştı. İngilizler de kırılan Alman Enigma verilerinden böyle bir taarruzun ipuçlarını elde etmişti. Avrupa ana karasında faaliyet gösteren “Kızıl Orkestra” isimli komünist casusluk şebekesi de operasyonun ana hatlarını Moskova’ya ulaştırmıştı. Doğu Polonya’da çok sayıda Alman tümeninin varlığı fark edilmişti. Alman keşif uçaklarının sınır ihlalleri artmıştı. Moskova’ya gelen çok sayıda bilgi bir operasyonun varlığını ortaya koymasına rağmen, bu taarruzun tarihi konusunda çelişkili bilgiler geliyordu. Stalin Almanları provoke etmemek için sınır ihlallerine göz yumacaktı.

Almanlar ve müttefikleri hazırlıklarını Haziran 1941’de tamamlamıştı. Tam da Tokyo’dan Richard Sorge’un en nihayetinde bildirdiği üzere, Mihver Devletleri 22 Haziran 1941 gecesi tarihin en büyük askeri harekâtını başlattı. Sınır boyunu savunmaya çalışan Sovyet orduları taarruzun başında muazzam kayıplara uğrayarak, geri çekilmeye çalışacaktı. Ancak Alman zırhlı birlikleri bu devasa birliklerin çekilmelerine mâni olarak, bunları kuşatıp, daha da ileriye atılıyordu. Sovyet hava kuvvetleri, gücünün %90’ınını ilk iki günde kaybetti.  

Tarihin o güne kadar ki en büyük operasyonu, Barbarossa Harekatı böyle başlamıştı.   

Bu arada çok daha uzakta Yamamoto ve kurmayları Pearl Harbor stratejik taarruzunun planlamasını bitirmişti. Yamamoto, savaş ve donanma bakanlıklarının tersine Amerikan ana muharebe gemilerinin değil; Amerikan uçak gemileri, Lexington, Yorktown, Enterprise, Saragota ve Hornet’in peşinde idi. Japonya’nın tek şansının Amerikan uçak gemilerini mutlaka imha edilmesine dayandığını çok iyi biliyordu.

Küresel savaşın ilk zarları atılmıştı. Almanlar ve müttefiklerinin başlattığı Barbarossa Harekâtı tüm dünyayı değiştirecekti. İki kutuplu dünyanın temeli 22 Haziran 1941 tarihinde atılmıştı.

Burak Köylüoğlu    

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

error: Tüm içerik koruma altındadır!