Küresel Düzenin Hikayesi, X. Bölüm, Büyük Savaşa Doğru (1899-1914)

Burak Köylüoğlu
  1. Küresel Düzenin Hikayesi, I. Bölüm, Westfalya Düzeni (1648-1789)
  2. Küresel Düzenin Hikayesi, II. Bölüm, Fransız Devrimi’nin Öyküsü  (1789-1799)
  3. Küresel Düzeninin Hikayesi, III. Bölüm, Napolyon Savaşları (1799-1815)
  4. Küresel Düzenin Hikâyesi, IV. Bölüm: Viyana Düzeni
  5. Küresel Düzenin Hikâyesi, V. Bölüm: Tek Kutuplu Dünya ve Pax Brittanica
  6. Küresel Düzenin Hikayesi, VI. Bölüm, Genç Amerika Birleşik Devletleri’nin Yükselişi
  7. Küresel Düzenin Hikayesi, VII. Bölüm, Devrimler Çağı ve Viyana Düzeninin Sonu
  8. Küresel Düzenin Hikayesi, VIII. Bölüm, Birleşik Almanya’nın Doğumu
  9. Küresel Düzenin Hikayesi, IX. Bölüm, Çok Kutuplu Dünyanın Doğumu ve Yeni Emperyalizm Çağı (1861-1899)
  10. Küresel Düzenin Hikayesi, X. Bölüm, Büyük Savaşa Doğru (1899-1914)
  11. Küresel Düzenin Hikayesi, XI. Bölüm, Dünyayı Değiştiren Yüz Gün, I. Dünya Savaşı Başlıyor
  12. Küresel Düzenin Hikayesi, XII. Bölüm, Büyük Savaş (1914-1918)
  13. Küresel Düzenin Hikayesi, XIII. Bölüm, Son Gambit ve I. Dünya Savaşı’nın Sonu
  14. Küresel Düzenin Hikayesi, XIV. Bölüm, Versay Düzeni
  15. Küresel Düzenin Hikayesi, XV. Bölüm, Çılgın 1920’li Yıllar
  16. Küresel Düzenin Hikayesi, XVI. Bölüm, Büyük Buhran ve Hayallerin Sonu (1929-1934)
  17. Küresel Düzenin Hikayesi, XVII. Bölüm, II. Dünya Savaşı’na Doğru (1935-1939)
  18. Küresel Düzenin Hikayesi, XVIII. Bölüm, Yıldırım Savaşı (1939-1940)

Büyük Savaş, diğer adı ile “The Great War”; I. Dünya Savaşı’na 1920’lerde verilmiş ismidir ki, dünya bu dönemde II. Dünya Savaşı’nın gerçekleşebileceğini aklından dahi geçirmiyordu.

Birinci Dünya Savaşı, çalışması her geçen yıl daha da geri çevrilemez olacak bir kıyamet makinesinin ürünü idi. Bu kıyamet makinesi art arda gelen ve giderek büyüyen krizlerden oluşuyordu.

Okuyucularımdan bu yazıyı okuduktan sonra, dünyanın 2000 yılından geçirmekte olduğu ekonomik ve politik krizleri göz önüne getirmelerini rica edeceğim. Benzerliklerin sizleri çok rahatsız edeceğini düşünüyorum.

Yazımızın dönemine geri dönelim…

Bismarck’ın Reel Politik Düzeni

Birleşik Almanya’nın 1871’de kurulması Avrupa’da muazzam bir güç dengesi değişimine yol açmıştı. Alman İmparatorluğu, Avrupa’nın ortasında 41 milyon nüfus ile Rusya’nın 90 milyonluk nüfusunun ardından ikinci büyük nüfusa sahip bir devlet olmuştu. Ancak Almanya’nın kişi başı sanayileşme düzeyi Rusya ile kıyaslanamayacak kadar büyüktü. Almanya’nın kurulmasında kaybedenler kulübünde olan Fransa ve Avusturya; Rusya ile beraber kağıt üzerinde Almanya’yı dizginleyebilir gibi dursa da, jeopolitik oyunda ipler “Reelpolitik” kavramının mucidi Almanya Şansölyesi Otto von Bismarck’ın eline geçmişti. 

Bismarck, yeni kurulan Almanya’nın gücünün ve zayıflıklarının farkında idi.

Bismarck Alman Birliği savaşları sırasında, 1866 yılında Avusturya’nın Sadowa’da bozguna uğradıktan sonra, Prusya Kralı ve genelkurmayına ordunun Viyana’ya girmemesinde ısrarcı olmuş, Avusturya İmparatorluğu’nun parçalanarak, Almanca konuşulan bölgelerinin ilhak edilmesine de engel olmuştu.

Bismarck, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun zayıflamış hali ile ileride Almanya’nın tek önemli müttefiki olabileceğini doğru hesaplamıştı.

Bismarck, Fransa’ya dayatılmış olan Frankfurt Anlaşması (10 Mayıs 1871) sonucunda, Almanya’nın Alsace-Lorraine bölgesini ilhak etmesi, Fransa’nın görülmemiş bir ölçüde, 5 milyar altın frank savaş tazminatı ödemesi ve Alman askerlerinin savaş tazminatı ödenene kadar Kuzey Fransa’yı işgal etme koşulları ile; Fransa’nın amansız ve rövanş arayan bir düşman olacağını da doğru hesaplamıştı. Fransa ile başka bir savaşı engellemek için Avrupa’da kendi ittifak sistemini kuracaktı. 22 Ekim 1873 yılında Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Rusya İmparatorluğu; Üç İmparator Ligi (Dreikaiserbund) isimli ittifakı kuracaktı. Bu sistem Almanya’nın güney ve doğu sınırlarında yer alan büyük iki gücü kendisi ile aynı yörüngeye soktuğu gibi, Fransa’nın baş edemeyeceği bir blok oluşturmuştu.

Almanya bu ittifak sistemini giderek zorlaşan jeopolitik ortama rağmen hem genişletecek hem de revize edecekti. Almanya 1879’da Avusturya ile çok daha yakın bir müttefiklik anlaşması yapacak, Üç imparator Ligi ise aksaya aksaya 1881 ve 1884’de yenilenecek, Almanya ayrıca 1882 yılında İtalya-Avusturya ile başka bir blok daha kuracaktı. Bu karmaşık ittifak sistemlerini çalıştırmak oldukça zordu. Rusya ve Avusturya; Balkanlar konusunda rakip iken, İtalya ve Avusturya ise Venezia Bölgesi ve Adriyatik konusunda ihtilaflı idi. Bismarck zaman zaman atları aynı arabaya koşarken bazen de atları ayrı arabalara koşarak bu karmaşık sistemi ayakta tutabilmişti. 

Bismarck, Fransa’yı 1871’den sonra özellikle tahrik etmekten de kaçınacak, hatta Afrika’da Britanya İmparatorluğu ile rekabete teşvik edecekti. Bismarck’ın vizyonu; uzun vadede Almanya’nın herhangi bir çatışmaya girmeksizin, eğitimli nüfusunu, hızla gelişen sanayi tabanı ile birleştirerek, ülkenin nispi gücünü arttırmaktı. Bismarck savaş karşıtı değildi, tersine Birleşik Almanya’nın kuruluşu için üç savaşı bir araç olarak kullanmış olup; bu aşamadan sonra Almanya’nın geleceğini ekonomik ve sanayi gelişim üzerine kurmuştu.  

Bismarck’ın bu politikalarının ilk sonucu, Avrupa’nın hasta adamı olarak nitelendirilen ancak Britanya İmparatorluğu tarafından Rusya’ya karşı bütünlüğü korunan (bakınız Kırım Savaşı) Osmanlı İmparatorluğu’nun başına gelen felaketti

Üç İmparator Ligi ile eli serbest kalan Rusya, “93 Harbi” olarak bildiğimiz, 1877-1878 Osmanlı-Rusya Savaşı ile Osmanlı İmparatorluğu’nu korkunç bir bozguna uğratacak, Rus orduları ilk defa İstanbul kapılarına gelecekti. Ancak İngilizler sürat ile harekete geçerek, Akdeniz donanmasını Marmara Denizi’ne sokacak, donanma İstanbul’a günler içinde ulaşacaktı. Savaş gemileri, Yeşilköy’de konuşlanmış Rus ordusuna ciddi bir dur uyarısı idi. Rusların, Osmanlı İmparatorluğu’na dayattığı Ayastefanos Anlaşması’nın koşullarına İngilizler karşı çıkınca, Bismarck devreye girip, Büyük Güçleri ve savaşın taraflarını Berlin’de toplayacak ve iş Berlin Anlaşması ile çözülecekti.  

Bismarck’ın bir sonraki büyük adımı 1884-1885 Berlin Konferansı ile Afrika’nın resmen bölüşülmesinin karara bağlandığı girişimdir. Her ne kadar Bismarck, Almanya’nın sömürgecilik yarışına asla katılmaması yönündeki politikasına rağmen, Almanya’nın uluslararası meselelerde arabulucu rolü oynayarak büyük gücünü kadife bir örtü altına sokmayı hedefliyordu. Konferans son derece başarılı olacaktı. Afrika’nın bölüşümü hızla Avrupalıların arasında bir çatışma çıkmadan devam edecekti. 

Bismarck’ın en büyük hatası bu karmaşık sistemler ağını yönetebilecek bir ardıl bırakmamış olmasıdır.

Almanya’nın ilk imparatoru I. Wilhelm 1888 yılında ölünce, yerine geçen oğlu III. Frederick sadece 99 gün tahtta kalmış ve kanserden ölmüştü. Bu durumda taht, 29 yaşındaki II. Wilhelm’e kalıyordu ki bu genç adam travmalar ile büyümüş ve halen zihnen çocuk kalmış bir kimlikti. “Kayzer Wilhelm” olarak bildiğimiz II. Wilhelm, doğumu sırasında (19. Yüzyıl şartları içinde çok zor bir doğumdur) doktorun acele ile bebeğin sol kolunu forseps ile sert bir şekilde çekmesi ile sol kolu kısmen sakat (kısa) olarak doğmuştu.

Genç prens bir Alman prensi idi ama daha da önemlisi bir Prusya prensi idi. Daha çocuk yaşta, sol kolunun kısalığına ve zayıflığına rağmen (sağ koluna göre 15 cm. kısa idi) Prusya ordusu içinde sert bir eğitim gördü. Genç delikanlının kolunun bu halde olmasına rağmen yıllar boyunca sert ve ödünsüz bir askeri eğitimden geçmesi ruhunda büyük yaralar açacaktı. Prusya askeri sisteminde sakatlık veya kişinin hangi soydan geldiği önemsizdir. Prusya prensleri eğitilirken, astsubaylara özellikle daha da sert ve katı olmaları emredilir ki, bu üç yüz yıllık bir gelenektir. Genç prensin sayısız geceler boyunca, tarifsiz bir fiziki acıdan (saatlerce at sırtında kılıç ve tüfekle talim yapmaktan dolayı) ve sakat kolundan dolayı duyduğu sözlerden dolayı ağlayarak yatağa girdiğini biliyoruz. Zaten küçücük bir çocukken bile fotoğraf çekilirken ya kollarını kavuşturması ya da kısa koluna ait elini cebine sokması ya da o eli ile eldiven ya da şapka tutması kendisine öğretilmişti. 

Meşhur Alman İmparatoru II. Wilhelm’in yaklaşık 30 yıl ara iki fotoğrafı…

II. Wilhelm imparator olduğu zaman Bismarck’ı yönetmeyi bırakın, bu büyük devlet adamına sabır gösterebilecek bir yapıda değildi. Almanya’nın 1890 yılında ulaşmış olduğu güç genç imparatorun tamahkarlığını arttırmış, genç imparator, Alman genelkurmayı ile beraber Bismarck’ın politikalarını açıkça eleştirmeye başlamıştı. 1890 yılında Bismarck’ın malikanesinde yaşanan bir sert tartışma sonrasında Bismarck’ın görevlerinden istifa ettiği açıklandı. Bismarck ölümüne kadar kurmuş olduğu sistemin nasıl bozulacağını kederle izleyecekti.

Ölmeden bir yıl evvel son söylediği ünlü sözünü olduğu gibi naklediyorum:

“Avrupa bugün bir barut fıçısı haline geldi ve Avrupa liderleri cephanelikte sigara içen adamlar gibiler… Tek bir kıvılcım öyle bir patlama yaratacak ki, hepimiz alevler içinde kalacağız. Bu patlamanın ne zaman olacağını söyleyemem ama nerede olacağını söyleyebilirim. Balkanlar’da saçma bir olay buna neden olacak…”

Bismarck 1895 yılında, 19 yıl sonraki geleceği görmüştü.

Ve Kıyamet Makinesi Çalışıyor…

Alman İmparatoru II. Wilhelm, Rus Çarı II. Nicholas ve Britanya Kralı V. George yakın akraba idi.

II. Wilhelm ve V. George doğrudan kuzen olduğu gibi, V. George ve II. Nicholas da doğrudan kuzendi. II. Wilhelm ile II. Nicholas ise, üçüncü dereceden kuzen idi.

Alman (Prusya) Hohenzollern hanedanı ile İngiliz hanedanı, Britanya Kraliçesi Victoria’nın eşi Prens Albert (of Saxe-Coburg and Gotha) vasıtası ile akraba olmuştu. Rus Romanov hanedanı ile Prusya hanedanının akrabalığı ise daha eskiye dayanıyordu. İngiliz Kralı ve Rusya Çarı arasındaki bağ ise iki Danimarkalı prensesin iki hanedana gelin giderek, iki kralın annesi olması ile pekişmişti. Lütfen aşağıdaki fotoğrafa bakın ve üç kralın nasıl birbirine benzediğini inceleyin.

Avrupa hanedanları arasındaki akrabalık, yaklaşan savaşı engellemeyecekti. 

II. Wilhelm’in, Bismarck’ın görevden ayrılışından sonraki sonraki ilk işi Almanya’nın Rusya ile olan ittifak bağını koparmak oldu. Rusya, batı sınırlarında hızla bir düşman haline gelen, dişine kadar silahlanmış ve güçlü bir sanayi ülkesi olan Almanya’ya karşı kendini koruyabilmek için Fransa’ya yanaşacak, 1891-1894 arasında bir dizi anlaşma ile iki ülke müttefik haline gelecekti. Almanya-Avusturya-Macaristan-İtalya ile karşı bloku zaten oluşmuş idi. 

II. Sanayi Devrimi sadece ekonomik verimlilik ve üretkenliği arttırmakla kalmamış, kitle halinde ordular toplamayı, bunları sınırlara sevk etmeyi hızlandırmış, aynı zamanda topçu sınıfında ve piyade tüfekleri anlamında da korkunç bir ateş gücü artışı sağlamıştı. Almanya, Prusya genelkurmay sistemini daha geniş bir nüfusa uygulama olanağına kavuşunca bir anda çok daha büyük bir nüfustan çok daha fazla asker seferber etme olanağına kavuşmuş, Avrupa’nın en etkin demiryolu şebekesi ile çok daha hızlı bir şekilde bu orduları nakledebilecek kapasiteye ulaşmıştı. Üstelik Almanya 19. Yüzyıl sonunda kara ordusunun eğitimi ve niteliği açısından rakipsizdi. Rakipleri açısından daha da korkutucu olan başka bir nokta ise Almanya kara güçleri ile 1900 yılına geldiğinde Fransa ve Rusya’yı aynı anda mağlup edebilecek bir güce ulaşmıştı. Fransa’nın 1870-1900 arasında endüstriyel gelişme hızı giderek düşerken Almanya’nınki daha da ivmelenmiş, Rusya ise devasa nüfusu, kaynakları ve coğrafyasına rağmen sanayileşmede bir orta sıklet güç dahi değildi. Prusya’nın daha Birleşik Almanya’nın olanaklarına sahip olmadan 1871’de Fransa’nın çıkarabildiğinin iki misli kadar asker çıkarıp, hızla Alsace-Lorraine sınırına sevk ederek, üzerine gönderilen Fransız ordularını perişan etmiş olduğu hatırası unutulmamıştı. 

Almanya’nın hızla büyüyen askeri kapasitesi, Britanya İmparatorluğu’nu da rahatsız etmişti. Örneğin tek bir Alman ordusu Manş Denizi’ni geçebilirse, İngiltere’nin zahmetsizce düşebileceği açıktı. 1900’lü yılların başındaki bilim kurgu romanlarında, Almanların gizlice deniz altından tüneller açtığı ya da devasa boyutta şilep görüntüsü altında asker taşıyabilecek gemiler yaptığı ve bir gece ansızın İngiltere’yi işgal ettiği çokça yazıldı ve çizildi.  

Büyük güçlerin nüfus dengesi ise Almanya’nın bu sanayi kapasitesi ve askeri niteliği ne kadar büyük bir tehlike arz ettiğini göstermektedir:

Büyük Güçlerin Nüfusları (milyon)
1890190019101913
Rusya116.8135.6159.3175.1
ABD62.675.991.997.3
Almanya49.25664.566.9
Avusturya-Macaristan42.646.750.852.1
Japonya39.943.849.151.3
Fransa38.338.939.539.7
İngiltere37.441.144.945.6
İtalya3032.234.435.1

Bu sayıların içerisinde sömürgelerin nüfusları yoktur.

Daha da önemlisi büyük güçlerin nispi sanayi potansiyellerinin kıyaslanmasıdır. Burada 1900 yılında Britanya İmparatorluğu’nun sanayi potansiyeli 100 olarak alınmıştır.

Büyük Güçlerin Sanayi Toplam Potansiyelleri 
(Britanya, 1900 senesi 100)
188019001913
İngiltere73.3100127.2
ABD46.9127.8298.1
Almanya27.471.2137.7
Fransa25.136.857.3
Rusya24.547.576.6
Avusturya-Macaristan1425.640.7
İtalya8.113.622.5
Japonya7.61325.1

Dünya düzeninin nasıl değiştiği bu iki temel tabloda yer almaktadır. Bir zamanların büyük güçleri olan Rusya ve Fransa’nın toplam sanayi kapasitesinin, Büyük Savaş öncesi Almanya tarafından geçildiğini, ABD ve Almanya’nın 1880-1900 arasındaki akıl almayan sanayi büyümesini, ABD’nin ise tek başına bir sanayi süper gücü haline gelişini görüyoruz.

Bu rakamlar değerlendirdiğimizde örneğin sanayi kapasitesi neredeyse var olmayan Osmanlı İmparatorluğu ve Çin’in; Büyük Güçler karşısında neredeyse hiçbir şanslarının olmadığını, bunların aslında sadece kağıt üzerinde birer imparatorluk olarak kaldığını anlıyoruz.  

Dünya Üretim Çıktısındaki Nispi Paylar (%)
188019001913
İngiltere22.9018.5013.60
ABD14.7023.6032.00
Almanya8.5013.2014.80
Fransa7.806.806.10
Rusya7.608.808.20
Avusturya-Macaristan4.404.704.40
İtalya2.502.502.40
Toplam68.4078.1081.50

Büyük güçler içinde Amerika Birleşik Devletleri kendi içine kapanık bir dış politika sürerken ve yüksek gümrük tarifeleri ile büyüyen ekonomisini koruyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nde ekonomik korumacılığın kalkması II. Dünya Savaşı sonrasında olacak, o da ABD dolarının dünyada çıpa para olarak kullanılacağı Bretton Woods Sistemi kurulduktan sonra söz konusu olacaktı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin politik anlamda içine kapanma eğilimi ise ilk defa 1917 meşhur Zimmerman Telgrafı vakası ile kırılacak ama esasen 7 Aralık 1941 Pearl Harbor saldırısı sonrasında ABD her zaman küresel politikanın en önemli aktörü olacaktı.

ABD’nin Büyük Savaş’a kadar olan süreçte katıldığı en önemli çatışma 4 ay süren 1899 ABD-İspanya Savaşı’dır ki, ABD Guam’ı, Filipinler’i ve Porto Rico’yu ele geçirmiş; bu zafer sonucunda Küba İspanya’ya karşı bağımsızlığını kazanmıştı. Jeopolitik böyle ironik bir kavramdır. Küba’nın bağımsızlığını kazandıran da ABD’dir, çok ileride Castro Kübası’nı yok etmeye çalışacak olan da ABD’dir.

Üzerinde güneş batmayan Britanya İmparatorluğu’nun zırhındaki çatlak ise Boer Savaşı’nda ortaya çıkacaktı. Boerler Hollanda kökenli bir halk olup, bugünkü Güney Afrika Cumhuriyeti içinde yer alan Kap Burnu kolonisinin sakinleri idi. Kap Kolonisi’ni İngilizler ele geçirdikten sonra, İngilizler ile anlaşamayan bu halk yerliler ile savaşarak kuzeye göç etmişlerdi. Burada Transvaal ve Orange Cumhuriyetlerini kuran Boerler’e şans da isabet etmiş, topraklarında devasa altın ve elmas yatakları keşfedilmişti.

Tarihin en uslanmaz ve tamahkar sömürgecilerinden İngiliz Cecil Rhodes’un dikkatini çeken bu küçük iki devleti ele geçirmek kolay değildi. İngilizlerin aksine Boerler Afrika’ya alışkın, çok iyi at ve silah kullanan bir halktı. En nihayetinde Boer Cumhuriyetleri ile İngiliz Kap Kolonisi arasındaki gerilim sıcak savaşa dönecekti. İngilizler ilk baştaki Boer taarruzunu durdurup, daha sonra Boerleri geri atmayı başardıktan sonra, kısa zamanda Transvaal ve Orange’ı işgal etti.

Ancak esas sorun bundan sonra başlayacaktı. Boer komandoları (komando kavramı buradan çıkmadır) başarılı bir gerilla savaşı sürdürecekler ve İngiliz ordusunu bayağı bir hırpalayacaklardı. İngilizlerin yanıtı ise gecikmeyecekti. Hartum fatihi Lord Kitchener komutasında 350,000 kişilik devasa bir ordu Güney Afrika’ya ayak basacak, bütün Boer topraklarına çok sayıda karakol kurulacak, Boer komandolarına yardım eden siviller, kadınlar ve çocuklar toplanacak ve toplama kamplarına konulacaktı. Toplama kamplarını Naziler değil, 30 yıl önce İngilizler Boer Savaşı’nda icat etmişti. Bu kamplarda yaklaşık 27,000 kadın ve çocuk açlıktan ve hastalıklardan ölecekti. İngiliz basını bu kampları ortaya çıkardığında Londra’da tam bir kıyamet kopacaktı.  Boer komandoları 1902 yılında 3 yıl savaştan sonra Vereeniging Anlaşması ile teslim olacaktı. Boer cumhuriyetleri, Kap Kolonisi’ne ilhak olacak ve bugünkü Güney Afrika Cumhuriyeti’nin sınırları ortaya çıkacaktı. 

Boer Savaşı, Almanya’da II. Wilhelm’i oldukça cesaretlendirmişti. İngilizler büyük bir donanmaya sahip olabilirdi ama kara güçleri çok yetersizdi. Altmış bin Hollandalı çiftçiden bozma Boerleri 3 yıl boyunca zor bela yenebilmişlerdi.

İngilizler Almanya’nın dehşet verici yükselişinin farkındaydı. Boer Savaşı ise güçlerinin sınırını göstermişti. Savaşın bitiminden sonra Fransa ile uzun süren görüşmeler sonrasında 1904 yılında ikili ittifakı kurdular (Entente Cordiale). Bir sene sonra bu yeni ittifak 1905 I. Fas Krizi ile denenecekti. Fas üzerinde etkisini arttıran Fransa, bir anda Almanya’nın da Fas üzerinde hak talepleri ile karşılaştı. Almanlar Fas konusunda bir uluslararası konferans toplanmasını, hak taleplerinin kabulünü isterken, üstü kapalı savaş tehdidinde de bulunmuştu. Sonuç Almanlar açısından tam bir fiyasko oldu. Fransız Dışişleri Bakanı Theophile Delcasse Alman savaş tehdidi üzerine istifa etmesine rağmen, Algericas Konferansı’nda Fransız talepleri genel olarak kabul gördü. İngilizler Fransızlara daha da yaklaşacaktı.

Bu arada Uzakdoğu’da Japonya ile Rusya savaşa girmiş, Japonlar Rusları karada yenerek stratejik Port Arthur limanını ablukaya aldığı gibi, Uzakdoğu’ya aylar sonra intikal eden Rus Baltık donanmasını da Tshusima’da tamamen imha etmişlerdi. Tshusima’da ilk defa savaş gemileri birbirini görmeksizin birbiri ile savaşmıştı. Japonya ilk defa büyük güçler sınıfına yükselirken Rusya’nın Çin üzerindeki nüfusunu Japonya devir alacaktı. Japonların ölümü göz ardı ederek Rus savunma mevzilerini ard arda düşürmeleri ve İngiliz modeline dayalı donanmaları hayranlık ve şaşkınlık yaratmıştı.

Rusya-Japonya savaşı Rusya’da 1905 Devrimi’ni de tetikleyecekti. Devrim ile Rus Çarı belli yetkilerini Duma’ya yani meclise ve Çarlık hükümetine devredecekti. Ama Rusya için artık esas büyük kırılma yani 1917 Devrimi artık kaçınılmazdı.

Rusya 1905’ten sonra hızla Britanya İmparatorluğu ile meselelerini bir yana koyup, Fransa’nın yardımı ile 1907 yılında İngiltere ile ittifak kuracaktı. 

Büyük Savaş’a giden yoldaki dönülmez nokta 1908-1909 Bosna Krizi’dir. Almanya Rusların zayıflığını iyice analiz ederek, 1878 Berlin Anlaşması ile Avusturya’nın işgal ettiği Bosna-Hersek’i ilhak etmesini destekledi. Ruslar, Avusturyalılar ile konuyu müzakere ederken, sert bir Alman ültimatomu St. Petersburg’a ulaştı. Rusların ve Sırpların Bosna konusunda tüm haklarından vazgeçtiklerini derhal açıklamalarını, yoksa Almanya’nın derhal seferberlik ilan edeceği kaba sözler ile iletiliyordu. Avusturya Dışişleri Bakanı ile görüşmekte olan Rus meslekdaşı Izvolsky gözyaşları içinde istifa etti. Ruslar geri adım atacak, Bosna-Hersek Avusturya tarafından ilhak edilecekti. Hukuken Osmanlı toprağı olan Bosna-Hersek’in kaybına Osmanlı İmparatorluğu da ses çıkaramayacak, sadece Avusturya’dan ithal edilen fes kumaşını boykot edecekti. İleride I. Dünya Savaşı çıktığında Izvolsky, sokağa fırlayacak, gördüğü herkese sarılarak “Bu savaş benim savaşım diyecekti.”

Rusya-İngiltere-Fransa 1911 yılında resmen üçlü İttifakı kurdu.

Avrupa’daki kriz 1911 yılında II. Fas Krizi ile doruğa çıkacaktı. Fransızlar Fas’a kayda değer bir askeri güç yollayınca, Almanlar bir gambotu Fas’ın Agadir limanına gönderecekti. Almanlar, Fransızlara eğer Fas’ı tamamen almak istiyorlarsa karşılığında Almanya’nın da Afrika’dan bir bölge almak istediklerini, eğer bu talepleri karşılanmadığı takdirde “Fransa’nın bu eyleminin sonuçlarına katlanacağı” mesajını vermişti. Almanlar Alsace-Lorraine içinde bir kısım askeri hareketlenme gösterirken, sorun Fransa’nın Fransız Kongosu’ndan devasa büyüklükte ama işe yaramaz (çeçe sinekleri ile dolu) bir bölgeyi Almanlar’a vermesi ile çözüldü. Almanlar bölgeyi mevcut Kamerun sömürgelerine ilave edecek ve hevesle ismini “Neu-Kamerun” olarak belirleyecekti. Fransızlar ise hukuken Fas’ı bir manda (protectorate) haline getirdi ve bu durum Büyük Güçler tarafından tanınmış oldu. Almanya bütün çıkardığı meseleye rağmen eline şeker verilerek uzaklaştırılmış bir kabadayıya benzemişti.

1912-1913 Balkan Savaşları sonunda iki blok arasında gerilim son noktaya ulaşacaktı. Sırplar, yeteri kadar Rumeli toprağına el koyamadığı için Bosna Hersek’teki ayrılıkçı Hristiyan Sırp çoğunluğunu kışkırtmaya başlamıştı. II. Balkan Savaşı’nı kaybeden Bulgaristan ise Almanya’ya yanaşıyor, Sırplara ve Yunanlılara karşı hançerini biliyordu. Osmanlı İmparatorluğu ise ekonomik varoluş kaynaklarından en önemlisi olan Rumeli’yi Selanik limanı ile beraber kaybetmişti. 

İngiltere ve Almanya arasındaki gerilimi arttıran başka bir mesele de 1898 yılından itibaren başlayan muazzam bir donanma yarışı vardı. Bu yarış 1905 yılında İngiltere’nin tam bir devrim niteliğindeki HMS Dreadnought ana muharebe gemisini (zırhlı savaş gemisi veya İngilizce karşığı ile battleship) denize indirmesi ile kızışacaktı. Dreadnought tasarımı nedeni ile çok güçlü bir zırha, güçlü türbin motorlarına ve aynı zamanda büyük kalibreli toplara sahipti. Kendinden önceki tüm büyük savaş gemilerini bir anda demode hale bırakmıştı. Almanlar buna sürat ile tepki verecek ve kendi tasarımlarını inşa etmeye başlayacaktı. Dreadnought yarışı tüm dünyayı kısa sürede sardı: Fransa, İtalya, Rusya, ABD hatta kara ülkesi sayılan Avusturya ve hatta Latin Amerika ülkeleri bile bu yarışa katılmıştı. Ancak esas yarış Almanya-İngiltere arasındaydı.

Donanma yarışı Almanya’nın yaptığı en büyük stratejik hatalardan biridir. İngiltere asla ve asla kendi güvenliğinin can damarı olan Manş Denizi ve Kuzey Denizi’nde üstünlüğü bırakamazdı. Almanya donanma yarışına ayırdığı kaynaklar ile zaten muazzam bir güç olan kara gücüne daha az kaynak ayırmak durumunda kalırken, İngiltere’yi de Fransa-Rusya eksenine itiyordu. İngiliz “Büyük Donanması” ile Alman “Uzak Denizler Donanması” arasındaki fark kapatılacak gibi değildi. Ama donanma II. Wilhelm’in bir gösteriş vesilesi, Alfred von Tirpitz gibi hırslı bakanların oyuncağı olacaktı. O dönemin “Dreadnought”, “Super Dreadnought”, “Battle Cruiser” gibi pahalı oyuncakları, bugünün nükleer silahlarına benzer. Alman ve İngiliz donanmaları ileride I. Dünya Savaşı’nda sadece bir kere, büyük bir deniz savaşında karşı karşıya gelecekti: 1916 Jutland Deniz Savaşı… 

Dreadnought çılgınlığı hiç ilgisiz bir bölgenin de kaderini değiştirdi. İngiliz Donanma Bakanı Winston Churchill ana savaş gemilerinin motorlarının yakıtını kömürden petrole çevirttirmişti. Bu sayede gemilerin menzili arttığı gibi, ana savaş gemileri daha az duman bırakıyordu ki radarın olmadığı bir çağda bu da önemli idi. Almanların elinde petrol yoktu, o yüzden modern ana savaş gemileri kömür ile çalışmaya devam edecekti.

Bu tarihlerde İran’da bir İngiliz rafinerisi bulunuyordu. Petrol genelde ABD, Romanya, İran, Hollanda’ya ait Endonezya ve Rusya’ya ait Bakü’de çıkartılıyordu. İngilizlerin gözü birden Osmanlı İmparatorluğu’nun elindeki Orta Doğu topraklarına dönecekti.

İngilizler meşhur arkeolog, keşifçi, dilbilimcisi (ve casus) Gertrude Bell ile petrol çıkartılabilecek bölgeleri saptamaya başlamıştı. Gertrude Bell muazzam yetenekli bir kadındı. Sonradan keşif ekibine genç bir adam da dahil olacak ve bu sarışın, mavi gözlü genç adam artık orta yaşa gelmek üzere olan Gertrude Bell’e bir tanrıçaya tapacak kadar hayranlık duyacaktı.

Bu genç adamın adı T.E. Lawrence idi. İleride Arap İsyanı’nın mimarı olacaktı.

Almanlar ise tam anlamı ile savaşa hazırlanıyordu. Alman Genelkurmay Başkanı Feldmareşal Alfred von Schlieffen müthiş bir stratejik plan hazırlamıştı. Rusya seferberliğini tamamlamadan Alman orduları Belçika ve Hollanda üzerinden Fransa’ya girecekti. Bu ordular grubu son derece güçlü bir sağ kanadı teşkil ediyordu. Sol kanat ise yani Alman-Fransız sınırındaki konuşlu ordular özellikle zayıf bırakılmıştı. Eğer Fransızlar Almanya’ya taarruz ederse, zayıf sol kanatın gerilemesine izin verilecekti. Asıl vurucu güç olan Alman sağ kanadı geniş yaylar çizerek Belçika’yı geçecek, Kuzey Fransa’ya girecek, Paris’i yaylar arasına alarak düşürecekti. Alman vurucu güçleri özellikle Alman-Fransız sınırındaki muazzam savunma sistemleri olan Belfort-Verdun-Epinal-Toul müstahkem mevziilerini by-pass ettiği gibi, Fransızlar eğer Alsace-Lorrainne’e taarruz ederse, Alman vurucu sağ kanadı Paris’i ele geçirdikten sonra birden batıya dönerek Fransız ordularının arkasına dönecek ve çekiç ve örs arasında Fransızlar Almanya sınırında ezilecekti. Alman sağ ve sol kanatlarının birleştiği Lüksemburg sınırını bir dev menteşe, Alman kanatlarını bu menteşe üzerinde dönen bir kapı gibi düşünün. Fransızlar Alman sol kanadını ne kadar sert iter ve Almanya’ya doğru güçlü bir taarruzda bulunursa, kapıyı o kadar sert itecek ve kapının sağ kanadı o kadar sert dönerek Fransızlara geri çarpacaktı.

Paris düştükten sonra Alman orduları hızla demiryolları ile Doğu Prusya ve Alman Polonyası’na sevk edilecek ve burada seferberliğini bitirmiş olacak Ruslara darbe indirecekti. Bu arada Doğu Prusya ve Alman Polonyası’nda yani doğu cephesinde çok az birlik bırakılacak ve bu bölgeler geçici bir süre Rusların taarruzuna karşı zayıf bir savunma ile savunulacaktı.

Almanya’nın şansızlığı Schlieffen’in 1913 yılında attan düşerek ölmesidir. Schlieffen’in ardılı Helmuth von  Moltke (genç Moltke) plan üzerinde hayati oynamalar yapacaktı. 

1914 yazı sıcak başlamıştı ama her şey süt limandı. Avrupa başkentleri Haziran 1914’de boştu. Kraliyet aileleri ve hükümet üyelerinin çoğu tatile çıkmış, II. Wilhelm de Baltık Denizi’nde kraliyeti yatı ve donanmasının bir bölümü ile beraber vakit öldürüyordu.

28 Haziran 1914 günü bir anda acil kodlu telgraflar uçuşmaya başladı: Avusturya veliahdı, Arşidük Franz-Ferdinand Saray Bosna’da bir Sırp tarafından suikaste uğramıştı. Bu Sırp tedhişçisinin Sırbistan’ın desteklediği bir terör örgütüne mensup olduğu düşünülüyordu.

Bir ay sonra Büyük Savaş başlayacaktı.  

Burak Köylüoğlu

7 Ocak 2024

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

error: Tüm içerik koruma altındadır!