Küresel Düzenin Hikayesi, XI. Bölüm, Dünyayı Değiştiren Yüz Gün, I. Dünya Savaşı Başlıyor

Burak Köylüoğlu
  1. Küresel Düzenin Hikayesi, I. Bölüm, Westfalya Düzeni (1648-1789)
  2. Küresel Düzenin Hikayesi, II. Bölüm, Fransız Devrimi’nin Öyküsü  (1789-1799)
  3. Küresel Düzeninin Hikayesi, III. Bölüm, Napolyon Savaşları (1799-1815)
  4. Küresel Düzenin Hikâyesi, IV. Bölüm: Viyana Düzeni
  5. Küresel Düzenin Hikâyesi, V. Bölüm: Tek Kutuplu Dünya ve Pax Brittanica
  6. Küresel Düzenin Hikayesi, VI. Bölüm, Genç Amerika Birleşik Devletleri’nin Yükselişi
  7. Küresel Düzenin Hikayesi, VII. Bölüm, Devrimler Çağı ve Viyana Düzeninin Sonu
  8. Küresel Düzenin Hikayesi, VIII. Bölüm, Birleşik Almanya’nın Doğumu
  9. Küresel Düzenin Hikayesi, IX. Bölüm, Çok Kutuplu Dünyanın Doğumu ve Yeni Emperyalizm Çağı (1861-1899)
  10. Küresel Düzenin Hikayesi, X. Bölüm, Büyük Savaşa Doğru (1899-1914)
  11. Küresel Düzenin Hikayesi, XI. Bölüm, Dünyayı Değiştiren Yüz Gün, I. Dünya Savaşı Başlıyor
  12. Küresel Düzenin Hikayesi, XII. Bölüm, Büyük Savaş (1914-1918)
  13. Küresel Düzenin Hikayesi, XIII. Bölüm, Son Gambit ve I. Dünya Savaşı’nın Sonu

Bugünkü modern dünyanın temeli I. Dünya Savaşı ile atıldı. Birçok okurum bu dönemi tarih derslerinden hatırlayacaktır ancak ben size bu dört yıldaki muazzam değişimin ekonomik, jeopolitik, sosyal, askeri anlamda nasıl gerçekleştiğini anlatacağım.

Ama ilk önce savaşın nasıl başladığını ve Almanya’nın müthiş büyüklükteki zaferi nasıl elinden kaçırdığını anlatmam gerekir…

Temmuz Krizi: Bir ay içinde çıkan bir dünya savaşı…

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahdı Arşidük Franz-Ferdinand ve eşi Hohenberg Düşesi Sophie’nin Saraybosna’yı ziyaretinde bir Sırp terörist hücresi tarafından 28 Haziran 1914 tarihinde öldürülmesi, yaz tatilindeki Avrupa’ya bir şok etkisi yaratmıştı. Avusturyalıların elinde bu işin arkasında Sırbistan’ın desteğini kanıtlayacak yeterince maddi delil vardı. Sırbistan bu dönemde içinde aşırı milliyetçi hiziplerin yarıştığı, toprakları dışındaki Sırp toplumunu kışkırtmayı politika haline getirmiş bir devletti.

Avusturya kendi topraklarındaki (bugünkü Bosna Hersek, Slovenya, Hırvatistan) Sırp nüfusu devamlı kışkırtan Sırbistan’ı ortadan kaldırmak için savaş planlarını masaya indirecekti.

Berlin ve Viyana arasındaki hararetli görüşmeler sonrasında, Alman Dışişleri Bakanlığı; Alman İmparatoru II. Wilhelm ve Şansölye Bethmann Hollweg’in tam açık olmayan onayı ile Viyana’ya “diplomatik bir açık çek” verdi. Bu çek açıkça Avusturya’ya, Sırbistan’a karşı bir askeri müdahalede bulunması halinde, Berlin’in tam desteğini içeriyordu. Berlin’in hesabı, Almanya’nın Avusturya’ya olan kayıtsız şartsız desteğinin, Ruslara bir gözdağı vereceği yönünde idi. Böylece Avusturya, Rus desteğinden yoksun kalacak Sırpları ezecekti.

 “Açık çeki” cebine koyan Viyana Sırbistan’a 23 Temmuz’da 10 maddeden oluşan, herhangi bir bağımsız devletin kabul etmesinin olanaksız olduğu içerikte bir ültimatom verdi. Üstelik bu ültimatomun kabulü için Sırplara 48 saat süre tanınmıştı.

Bu ana kadar Londra hariç, Büyük Güçlerin hiçbiri bu işin bir dünya savaşına doğru gideceğini kavrayamamıştı. İngilizler yaklaşan felaketi kavrayıp sürat ile arabuluculuk teklifinde bulundular ama artık her şey için çok geçti. 24 Temmuz günü Sırbistan askeri anlamda seferberlik durumuna geçti.

Size tam bu aşamada, bir seferberlik ilanının savaşı nasıl kaçınılmaz hale getirdiğini anlatayım.

Seferberlik sivil hayata devam eden yüzbinlerce erkeğin silah altına alınarak, derhal sınır hattındaki toplanma merkezlerine sevk edilmesi ile başlar.  Seferberlik ilanı asimetrik bir karardır, alınması kolay ama geri dönüşü zordur.

Bu dönemde bir devletin, seferberlik ilan eden ülkeye karşı seferberlik ilan etmemesi, seferberlik ilan eden ülkeye karşı sınırlarını savunmasız bırakması eşdeğerdir. Örneğin Avusturya’nın seferberlik ilan etmesi sadece Sırbistan sınırında değil, bu ülkenin İtalya ve Rusya ile olan sınırında da askeri yoğunlaşmaya gitmesi anlamına gelir.

Sırplar şaşırtıcı bir şekilde 25 Temmuz tarihinde ültimatomu tek bir madde dışında kabul ettiğini açıkladı. O kabul edilmeyen tek madde; Avusturya’nın suikastı Sırbistan sınırları içinde arzu ettiği kapsamda ve düzeyde soruşturma talebini içeriyordu. Avusturyalılar Sırplar ile diplomatik ilişkiyi kestiğini açıkladı. İşte burada Berlin’in “açık çekinin” nasıl hatalı bir karar olduğu ortaya çıkmıştı.

Avusturya’nın askeri anlamdaki hareketliliği Rusların 25 Temmuz’da askeri olarak alarm durumuna geçmesine (seferberlik anlamına gelmez) yol açtı.

Ruslar savaşı kışkırtmamak için henüz seferberlik ilan etmemişti.  Ruslar müttefikleri olan Sırpları desteklemekle beraber savaşı körükleyecek adımları atmamaya çalışıyordu. Bu arada Almanlar 26 Temmuz’da İngiliz arabuluculuk girişimini reddetti. Aynı gün Fransızlar Kuzey Afrika’dan askerlerini çekerek, olası bir Alman taarruzuna karşı, bu birlikleri Fransa’ya sevk etmeye başladı.

Sırbistan’ın yanıtı Alman İmparatoru II. Wilhelm’i tatmin etmişti. İmparator “Artık savaşa gerek kalmadı.” demişti ama savaş heyecanı Alman hükümetini ve Alman genelkurmayını sarmıştı. Suikastın hemen sonrasında, temmuz başında Avrupa’da hiçbir siyasi ya da askeri lider savaşın patlayacağını öngörmüyordu ancak Alman genelkurmayı temmuz sonunda en azından Sırbistan’ın ezilmesini istiyordu.

Alman Dışişleri Bakanlığı Şansölyenin emri ile; İmparator’un barışın mümkün olduğunu ifade etmiş olduğu metinleri çıkartarak, Viyana’ya Sırbistan’a karşı savaşa girmesi için yeşil ışık yakacaktı.

Daha da önemlisi Prusya Savaş Bakanı (Prusya Krallığı Birleşik Almanya’nın en önemli alt devletidir, Alman İmparatoru aynı zamanda Prusya Kralı’dır.) General Erich von Falkenhayn;  II. Wilhelm’e “artık işlerin imparatorun kontrolünden çıktığını” eğer barış girişiminde bulunursa, bir askeri darbe ile çok daha şahin duruşa sahip Alman veliaht prensinin, Prusya Prensi Wilhelm’in tahta geçirilebileceğini ima edecekti. Bu arada Alman genelkurmayı, Sırbistan’a karşı savaş ilan etmek için iki hafta süre isteyen Avusturya genelkurmay başkanını da sıkı bir şekilde azarlayacaktı.  

Alman İmparatoru II. Wilhelm; hükümeti ve genelkurmayı üzerindeki gücünü artık yitirmişti. 1914 yılında Alman İmparatoru’nun siyasi gücü, bugünkü Orta Doğu, Asya ve Latin Amerika’daki yarı başkanlık rejimlerindeki başkan rolüne yakındır. Başbakan ve kabine, parlamentoya değil, doğrudan imparatora veya başkana hesap verir. 

26 Temmuz’da Ruslar Avusturya ile olan sınırında (bugünkü güneydoğu Polonya) kısmi seferberlik ilan etti. Rus Çarı, savaştan kaçınmak için Almanya sınırında seferberlik ilan etmemişti. Rus Çarı’nın çok büyük bir risk aldığını not düşmem gerekir çünkü Alman seferberliği çok kısa sürede tamamlanacak bir yapıda iken Rusya’nın hantal ve geri kalmış yapısı nedeni ile seferberliğini en geç tamamlayacak ülke olduğunu belirteyim.

27 Temmuz’da Avusturya acele bir savaş için tüm hazırlığını bitirmişti. 28 Temmuz’da bir Avusturya gambotu Tuna Nehri üzerinden Belgrad’a ateş açtı.

Savaş başlamıştı. Ama henüz dünya savaşı başlamamıştı.

Rus Çarı ve Alman İmparatoru halen savaşın Büyük Güçler arasında başlamaması için telgraflaşıyordu. Ancak Rusların kısmi seferberliği artık büyük savaşı büyük ölçüde kaçınılmaz kılmıştı.

Çünkü Alman genelkurmayı yeterince şahin bulmadığı Şansölye Behtmann Hollweg’i de sıkıştırmaya başlamıştı. Moltke ve Falkenhayn, Alman Şansölyesine Rus kısmi seferberliğinin başladığı anda Schlieffen Planı’nın işletilmesi gerektiğini yani, Belçika ve Lüksemburg’a Alman ordularının girerek, buradan Kuzey Fransa üzerinden Paris’e doğru geniş cepheden taarruzun derhal başlatılmasında ısrar ediyordu. Alman genelkurmayı her geçen saatin Schlieffen Planı’nı riske attığını üsteliyordu. Askerlerin politikacılar üzerindeki bu yoğun baskısına imparator ve şansölye direnemeyecekti.  

İngiltere 29 Temmuz’da Almanya’ya Fransa ve Rusya’ya karşı savaş açması halinde tarafsız kalamayacağını bildirdi.

30 Temmuz’da Alman askeri hazırlığının son raddeye geldiğini gören Rusya tam seferberlik ilan etti. Bu adım Almanya’nın en zayıf noktası olan Alman Polonya’sı (bugünkü Varşova’nın batısı) ve Doğu Prusya sınırında askeri hazırlığın başlaması anlamına gelir.

İşte bu noktadan sonra artık dünya savaşını durdurmak olanaksızdır. Çünkü Almanlar Rus seferberliği tamamlanmadan, Fransa’ya öldürücü vuruşu vurmak zorundadır. Ellerindeki tek stratejik plan budur ve bu planın alternatifi yoktur.

31 Temmuz’da Almanya Rusya’ya seferberliği durdurmasını ihtar edecek, St. Petersburg’dan Berlin’e yanıt verilmeyecekti.

1 Ağustos’ta Almanya Rusya’ya savaş ilan etti.  Bu noktada Alman genelkurmayı haklıdır.

Bu tarihte Fransa ve Almanya tam seferberlik ilan etti.

Almanya Fransa’ya kesin bir ültimatom vererek, Fransa-Almanya sınırındaki Verdun-Toul- Epinal-Belfort müstahkem mevkilerinin Almanya’ya teslimini ve bunun karşılığında Almanya’nın Fransa’ya savaş ilan etmeyeceğini ifade etti.

Bu savunma sistemleri Fransa’nın on yıllar boyunca inşa etmiş olduğu, Almanya’ya karşı hazırlamış olduğu muazzam ölçekteki sistemlerdir.

Bu ültimatomun kabul edilmeyeceği, kabul edilmesinin olanaksız olduğu tüm taraflarca çok iyi biliniyordu.

2 Ağustos’ta Almanlar Schlieffen Planı çerçevesinde Lüksemburg’a girdi. Almanlar Belçika’ya ültimatom vererek Alman ordularının geçişine izin verilmesini talep etti.

3 Ağustos’ta Almanya Fransa’ya savaş ilan etti. Alman orduları Schlieffen Planı’ndaki meşhur yaylarını çizmeye başladı.

Bu kez Berlin’e İngiliz ültimatomu ulaştı. Almanya’nın derhal Belçika’daki birliklerini çekmesi isteniyordu. İngiltere’nin bu safhada savaştan kaçınması olanaksızdı. Almanya rahatlıkla Rusya ve Fransa’yı yenecek kapasitede idi ve Almanya’nın tam zaferi Avrupa’nın Napolyon’dan çok daha tehlikeli bir güç tarafından kontrolü anlamına geliyordu. Üstelik Belçika’daki deniz üsleri ve limanlarının Almanların elinde olması İngiltere için çok büyük bir tehlike idi.

4 Ağustos gecesi, herkes heyecan ile Almanya’nın yanıtını bekliyordu. Londra’da Trafalgar Meydanı hınca hınç dolu idi. Kalabalıklar marşlar söylüyordu.

Tam o sırada İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey şu unutulmaz ve dokunaklı sözü söyleyecekti: “Gece yarısı Avrupa’da lambalar sönüyor ve bu lambaların bir daha hayatımız boyunca yeniden yandığını göremeyeceğiz.”

Big Ben saat 23:00’ü vurduğu anda Berlin’de saat 24:00’dü. Berlin’den yanıt gelmemişti. Ve İngiltere savaşa girmişti.

Size esas ironiyi burada ifade edeyim. Büyük Savaş’ın kaçınılmaz noktaya gelişi, ilk defa iki büyük gücün, Avusturya ile Rusya’nın karşılıklı olarak ordularını alarm durumuna geçmesi ile olmuştu. I. Dünya Savaşı başladıktan sonra, Avusturya ile Rusya halen savaş halinde değildi.

6 Ağustos günü Berlin’den Viyana’ya gelen sert mesajlar sonrasında Avusturya Rusya’ya savaş ilan edecekti.

Ve Almanya tüm zarlarını atıyor… Schlieffen Planı

Büyük Savaş başladığı zaman tüm Avrupa’da muazzam bir coşku vardı. Halk meydanlarda toplanıyor, gençler gönüllü olarak askerlik başvurusu yapıyor, sokaklar yürüyüş yapan kalabalıklardan geçilmiyordu. Tüm taraflar Noel’de yani dört ay sonra savaşın bitmiş olacağını düşünüyordu.

Savaş 1914 Noel’inde bitmeyecek, hevesle gönüllü olan milyonlarca gencin büyük bir çoğunluğu 1915 Noel’ini dahi göremeyecekti.

Almanya bilgisayarların olmadığı, içten yanmalı motorlu araçların pek az olduğu, askerlerin trenlerle taşındığı, harekatın ekseninde demiryolların bittiği yerde orduların yürüyüşe geçtiği, bir askerin yaklaşık 30 kg. yük taşıdığı bir çağda; yüzbinlerce askeri yüzlerce kilometre bir mesafe içinde hareket ettirerek 6 hafta içinde Paris’i düşürecek olağanüstü bir plan oluşturmuştu: Schlieffen Planı. Bu plana göre demiryolları, köprüler, lojistik merkezleri, bölük bazında birliklerin hareketi planlanmıştı. Plan birçok risk içeriyordu: Doğu cephesi oldukça zayıf bırakılmıştı, Ruslar mobilize oldukları takdirde Doğu Prusya ve Alman Polonya’sı neredeyse savunmasızdı. Plan bırakınız günleri, saatlik anlamda dahi sapmalara karşı hassastı.

Daha da önemlisi, Schlieffen Planı’nda Alman vurucu gücünü oluşturan sağ kanadın tarafsız Belçika üzerinden geçeceği için, İngiltere’nin de savaşa dahil olacağı hesaba katılmıştı. Fransa-Almanya sınırında yer alan Alman sol kanadı özellikle zayıf tutulmuştu; böylece Fransızların Alman topraklarına başarılı bir taarruz yapması özendirilmişti.

Plan müthiş bir zekâ ile yazılmıştı. Eğer Fransızlar Alman sol kanadına taarruz ederlerse, Alman sağ kanadı bir döner kapı gibi davranacak, Paris düştükten sonra, Alman orduları aniden doğuya dönecek, sınırı geçmiş olan Fransızlara arkadan gelip çarpıp imha edecekti. Tıpkı bir örs ve çekiç gibi…

Döner kapının ekseni Lüksemburg sınırındaki Ardennes ormanlarına çakılmıştı.

Aşağıda orijinal 1905 yılındaki Schlieffen Planı’nı görüyorsunuz. En dıştaki yayın Hollanda’nın üzerinden geçtiğini ve Paris’in güney batısından itibaren doğuya döndüğünü görüyorsunuz. Sağ kanat ile sol kanat güç dengesi 85:15 oranındadır. Fransız taarruzunun özendirilmesinin, nasıl bir tuzak olduğunu (döner kapı) analiz edebilirsiniz.

Schlieffen Planı başarılı olursa Alman İmparatorluğu, kazanacağı zafer ile Avrupa’ya hâkim tek büyük güç olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomik gücüne erişecek bir kazanıma sahip olacaktı.

Ancak savaş başladığı zaman planın kurucusu Prens Alfred von Schlieffen hayatta değildi. Bir yıl önce ölüm döşeğinde söylediği rivayet edilen son sözleri “Sağ kanadı güçlü tutun…” idi.

Yerine geçen Helmuth Johannes Ludwig von Moltke, amcası meşhur Prusya mareşali Helmuth Karl Bernhard Graf von Moltke  ya da Alfred von Schlieffen kalibresinde değildi.

Moltke planla baş başa kaldığında, duygusal davranacak, Alman sağ kanadından sol kanadına güç kaydıracak, daha da kötüsü sağ kanattan belli birlikleri alıp doğuya sevk edecekti. Duygusallığın sebebi Almanya’nın doğu bölgelerinin özellikle Doğu Prusya’nın savunmasız bırakıldığı düşüncesidir.

Yeni plana göre, Batı Cephesi’nde Alman vurucu sağ kanadı halen çok güçlüydü ama bu kez buradan alınan birlikler nedeni ile harekatın şekli de değiştirilecekti. En dıştaki yay Hollanda üzerinden geçerken bu yay daha içe döndürülecek, Hollanda’nın tarafsızlığı korunacak ama en dıştaki yay Paris’in batısında şehrin üzerine kapanması yerine şehrin doğusuna gelecekti.

Aşağıda Moltke’nin stratejik plan ile nasıl oynadığını görüyorsunuz. Alman sağ kanadı ile sol kanadının güç dengesi 70:30 oranındadır. En batıdaki yay, Brüksel üzerinden geldiği için Paris’in doğusunda kapanmaya başlamıştı. Halbuki bu da bir hatadır. Bu yay daha kuzeyden Hollanda üzerinden başlasa idi, Almanlar Brüksel gibi büyük bir şehir ile uğraşmaksızın daha erken Paris’e ulaşacaklardı. Ama esas sorunu yaylar birbirine yaklaşmış olsa dahi, I. Alman Ordusu ile II. Alman Ordusu arasındaki boşluğu örtecek bir Alman birliğinin olmamasıdır. Bu da sağ kanadın zayıflatılması sonucudur.

İşte bu revizyon Almanya’ya ABD ölçeğinde bir güç olma fırsatını kaçırtacaktı… İleride Hitler II. Dünya Savaşı’nda 1939-1941 arasında kazanacağı zaferler ile Moskova önlerinden İspanya sınırına kadar muazzam bir alana hükmettiği zamanda dahi, Almanya’nın 1914 Ağustos-Eylül döneminde ulaşabileceği nispi güce yaklaşamayacaktı bile…

Alman orduları sürat ile revize edilmiş Schlieffen Planı’na göre harekata başladığı zaman Belçika’yı ezerek Kuzey Fransa’ya girdi. Fransızların karşı taarruzları yeni bir silahın gerçek gücünü ortaya çıkardı: Makineli tüfek.

Fransızlar karşı taarruzlarında korkunç kayıplara uğrarken, bir yandan da sınırı geçip Alman sol kanadını zorlamaya çalışmışlardı. Halbuki orijinal Alman planına göre sınırda konuşlanan Fransızlar Alman savunmasını iterek Alman topraklarına girerken, esas vurucu gücün Belçika üzerinden çizdiği yaylar ile Paris’e olan taarruzuna karşı yetişemeyecek durumda olmalıydı. Almanya-Fransa sınırındaki Alman sol kanadı gereksiz yere güçlü tutulunca hazırlanmış tuzak da tam işlememişti.

Bu arada Rus I. ve II. Orduları, ağustos ortasında Doğu Prusya’ya girmişti. Moltke’nin korktuğu olmuş Doğu Prusya’nın başkenti Königsberg doğrudan tehlike altına girmişti. Moltke derhal Batı Cephesi’nin vurucu gücünden 2 kolordu çekerek doğuya gönderdi. İşte bu çok büyük hata idi. Almanlar Rusları 26 Ağustos’ta Tannenberg Savaşı’nda perişan edecek ve iki Rus ordusunu imha edeceklerdi ama bu zaferin bedeli Almanlar için çok ağır olacaktı.  

Dikkat ediniz Ruslar iki kuvvetli orduyu birbirinden kopuk şekilde Doğu Prusya’ya sokmuştur. Almanlar, ilk önce Samsonov’un ordusunu, daha sonra yardıma koşan Rennenkampf’ın ordusunı ayrı ayrı imha etmişlerdi. Ruslar için doğru olan strateji, muazzam bir savunma sistemine sahip olan Königsberg’i by-pass edip, Vistula Nehri’nin doğusundaki Alman birliklerini nehir ile kendi aralarına alıp ezmeleridir. Böylece Batı Prusya ve Silezya doğrudan tehlike altına girecektir ki, Silezya’nın Almanya’nın 2. büyük sanayi bölgesi olduğunu not düşeyim…

Alman sağ kanadı Eylül 1914 başında öngörüldüğü gibi Paris’e ulaşmak üzereydi. Yaklaşık 750,000 Alman askeri Paris’in 40 km. ötesindeki Marne Nehri’ne ulaşmıştı.

2 Eylül 1914 tarihinde Fransız hükümeti Paris’i terk etti. Paris bir askeri kamp ilan edildi. Almanlar Paris’e ulaşırsa köprüler ve hükümet binaları havaya uçurulacaktı. 

Fransa’yı korumak için gönderilmiş olan İngiliz sefer gücü durumun ümitsiz olduğunu düşünerek, mevzilerinden çekilmeyi ve Manş Denizi limanlarına çekilerek, tahliye edilmeyi düşünürken, Fransız genelkurmay başkanı Joseph Joffre  İngiliz karargahına bizzat giderek, İngiliz sefer gücü komutanı General John French’e adeta yalvarmış ve İngilizler’in Paris’in doğusundaki mevzilerini terk etmemesini sağlamıştı.

Alman orduları Paris üzerine inecek yayları çizerken aralarındaki eşgüdüm azalırken, aralarındaki boşluk artıyordu. Alman ordularının arasının açılmasında I. Ordu komutanının inisiyatif kullanıp, “bozulmuş” olduğunu düşündüğü Fransız ordularının peşinden gitmesinin büyük rolü vardı.

Dikkat ediniz Paris’e yaklaşmış olan Alman I. ve II. ordularının arasında muazzam bir boşluk var. Aradaki boşluğa BEF yani İngiliz sefer gücü ve Fransız 5. Ordusu girerken, Paris’ten taksiler ile taşınan Fransız askerleri dahil Paris garnizonu da I. Alman Ordusu’nun kanadına taarruz ediyor. Hiçbir büyük şehir çevresinde, tam kuşatma harekatı haricinde manevra yapılmaz. Ruslar, 2022 yılında Ukrayna-Rusya savaşının ilk haftalarında, aynı hatayı Kiev’de yapmıştı.

Alman I. Ordusu ile komşu yaydaki Alman II. Ordusu arasında açılan boşluğa ise Joffre’nin planladığı Fransız-İngiliz taarruzu gerçekleşince savaşın ve dünyanın kaderi değişti. Alman orduları bu taarruzu karşılamak ve aralarındaki eşgüdümü sağlamak için geri çekilmeye başladı.

Bozulan Alman cephesi yaklaşık 65 km. geri çekilecek ve Aisne Nehri’ne çekilip siper kazacaktı. Fransızlar da karşılarında siper kazınca, dört yıl sürecek siper savaşı başlayacaktı. I. Marne Savaşı, belki de tüm 20. yüzyılın en önemli ( en az 1941 Moskova Savaşı ve 1942 Stalingrad Savaşı kadar önemlidir) savaşıdır.

Almanya düşmanlarına öldürücü darbeyi indirememiş, Britanya İmparatorluğu-Fransa- Rusya ile her zaman çok çekindiği iki cepheli savaş tuzağına düşmüştü. Üstelik Almanya uzun süreli bir savaşa ekonomik olarak da hazır değildi, dünyanın en güçlü donanması olan Britanya İmparatorluğu yeni tip Dreadnought ana muharebe gemilerinden oluşan donanması ile Almanya’yı abluka altına almıştı. Alman “Uzak Denizler Donanması” böyle bir güçle baş edecek ve Kuzey Denizi’nde Almanya’ya karşı kurulmuş ablukayı kaldıracak durumda değildi.

Almanya, artık Batı Cephesi’nde stratejik savunmaya geçecekti. Doğu Cephesi’nde ise Almanlar stratejik taarruz konumuna geçerken, Rus ordularının gücünü bölecek ve Avusturya üzerindeki baskıyı azaltacak yeni bir müttefik arayacaklardı.

Bu müttefik aslında ellerinin altındaydı. Genç bir subayken devletin başına geçmiş Enver Paşa, artık çökmüş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun elindeki tüm bakiyesini adeta bir kumar masasına koymaya çok istekliydi. Enver Paşa, genç bir generaldi ama askeri, iktisadi ve jeopolitik büyük stratejiden pek anlamıyordu.

I. Marne Savaşı’ndan iki ay sonra Almanya; Rusların gücünü bölecek yeni müttefikini savaşa sokacaktı.

Enver Paşa’nın bu kumarının bedelini kahraman Türk askerleri 1914 sonunda -40 derece soğukta Sarıkamış’ta,1915 başında doğru düzgün donatılmadan ve Sina Çölü’nü geçtikten sonra iyi tahkim edilmiş Süveyş Kanalı önünde (Kanal Harekatı), hayatları ile ödemeye başlayacaklardı.

Türk askerleri daha sonra Çanakkale’de, Doğu Anadolu’da, Filistin Cephesi’nde, Irak Cephesi’nde, Hicaz’da, Kafkasya’da Enver Paşa’nın bu kumarının bedelini ödeyeceklerdi. Askerlerimiz sadece imparatorluk topraklarında savaşmayacak, daha ileride bozulan Avusturya’nın Ruslara karşı olan doğu cephesinde yani Galiçya’da dahi savaşmak zorunda kalacaklardı.

Epilog:

Bu yazıyı, Kanal Harekatı’nda esir düşen ve yıllarca İngiliz esir kamplarında kaldıktan sonra iskorbüt hastalığından dişlerini kaybederek, anavatana dönmüş olan dedem Sabri Köylüoğlu’nun anısı için kaleme aldım.

Kendisi esaret hayatında yaşadıklarını, anavatana döndükten sonra yaşadığı 50 sene boyunca tek bir cümle ile dahi anlatmamıştır.

Burak Köylüoğlu,

21 Ocak 2024

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

error: Tüm içerik koruma altındadır!