Tarihi Her Zaman Kazananlar Yazar: Wilhelm Gustloff’un Unutulmuş Hikayesi

Burak Köylüoğlu

 

Eminim pek çok kişi (ben de dahil), Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet’in başrolünü oynadıkları “Titanic” filmini (1997) bir duygu seli içinde izlemiştir. Nitekim bugün sokakta, “Tarihin en büyük deniz faciası nedir?” sorusunu sorsak, tereddütsüz bir şekilde Titanik Faciası yanıtını alırız. Biraz daha yaşlı ve okumuş Amerikalılar, muhtemelen, 1915 yılında Alman denizaltısı tarafından torpillenen “Lusitania” yanıtını verebilirler. Nedense bu iki vakadan (her birinde yaklaşık 1,500 kişi ölmüştür) çok daha feci bir vaka olan Wilhelm Gustloff ’un ismini pek az kişi anımsayabilir.

Wilhelm Gustloff gemisi, Alman Deniz Kuvvetlerine ait bir hastane gemisi olarak 1937 yılında denize indirilmiştir. Adını İsviçre Nazi partisinin liderliğini yapmış ve daha sonra suikast sonucu hayatını kaybeden Wilhelm Gustloff’dan almıştır. Geminin adını aldığı Wilhelm Gustloff ne kadar kaba saba bir tip ise, geminin tasarımı bir o kadar zarif hatlara sahiptir. Gemi II. Dünya Savaşının sonuna kadar hastane ve eğitim gemisi hizmeti vermiş, zamanının büyük bir bölümünü de Gotenhafen’da (bugünkü ismi Gydnia) demirli geçirmiştir.

Savaşın sonu Almanya için de, Wilhelm Gustloff için de çok dramatik olacaktır.

1944 yılı sonlarında Sovyet Orduları; Doğu Prusya sınırından başlayarak, Varşova önlerine kadar devam eden, buradan Budapeşte’ye kadar uzanan ve en sonunda Belgrad önlerinde biten geniş bir cephede büyük bir kış taarruzuna hazırlanmaktadır. Sovyetler yaklaşık beş ay önce (22 Haz. 1944) Vitebsk’te (bugünkü Beyaz Rusya) başlattıkları Bagration Taarruzu ile yakıtları ve cephaneleri tükenene kadar 8 hafta içinde yaklaşık 600 km. ilerlemiş ve tüm Alman Merkez Ordular Grubunu imha ederek muazzam bir zafer kazanmış idi. İnsanlık tarihinin gelmiş geçmiş en büyük harekâtı sonucunda Sovyet Orduları ilk defa Doğu Prusya’da Alman sınırını da geçmiş ancak buradaki muazzam savunma sistemlerini aşamamış ve toparlanan Almanların karşı taarruzu ile geri püskürtülmüştür.

Prusya, Roma döneminde Kavimler Göçünde Alman kabilelerinin Avrupa’daki ilk yerleştikleri bölgedir. Ortaçağ boyunca Töton Şövalyelerinin anayurdu olan Prusya, Aydınlanma Çağı ile küçük ama askeri açıdan güçlü bir orta sıklet Avrupa gücü haline gelmiştir. Prusya en nihayetinde 1871’de Almanya’yı birleştiren lider ülke olmuş, Prusya Kralı, Alman İmparatoru olarak Versailles’da taç giymiştir. İmparatorun taç giyme töreni esnasında, Prusya önderliğindeki birleşik Alman orduları Paris’i kuşatmış durumdadır. Prusya bu tarihi ve duygusal nedenler ile Almanya için her şeye rağmen, her ne pahasına olursa olsun savunulması gereken bir eyalet konumundadır. Alman Ordusunun üst düzeyinin o dönemde önemli ölçüde Prusya kökenli subaylardan (ki Nazilerin Prusya askeri düzeni ve aristokrasisinden hiç hoşlanmamalarına rağmen) teşkil olması bu bölgenin savunulmasına ayrı bir önem verilmesine yol açmıştır.

Son olarak Sovyetler ilk defa Alman topraklarına ayak bastıkları Ekim 1944 tarihinde, sınır kasabalarında sivillere yönelik savaş suçları işlemişlerdir. Nemmersdorf’ta olanları, Naziler iç ve dış propaganda malzemesi olarak kullanmış ancak bu propaganda Sovyet tehdidi altındaki tüm Doğu Almanya’da sivil halkta büyük bir panik başlatmıştır. Bir Alman subayının izinli olarak Berlin’e döndüğünde söyledikleri bu kuralsız ve zalim savaşı en güzel bir şekilde tanımlamaktadır. “Nemmersdorf’ta olanlar korkunç ancak biz Almanlar’ın Rusya’da (1941-1944) yaptıklarının yanında hiçbir şey.”

Batı Cephesinde Eisenhower’ın komutasındaki Batılı Müttefikler 1944 sonuna geldikleri zaman ellerindeki müthiş niteliksel ve niceliksel üstünlüğe rağmen Hollanda, Belçika ve Almanya’nın batı sınırında duraksamışlar, üstelik beceriksizlikleri nedeni ile Almanların Ardennes Taarruzu (Aralık 1944) ile az daha dengelerini yitirecek duruma gelmişlerdir. Almanların bu karşı taarruzu Batılı Müttefikleri iyice duraklatmış olmasına rağmen, hiçbir stratejik bir başarı sağlayamamış, üstelik bu taarruz ile Almanlar’ın ellerinde kalan son seçkin ve iyi donatılmış birlikler önemli ölçüde yıpranmıştır. Alman diktatörü, sayıca giderek azalan usta ve deneyimli subaylarının uyarılarına kulak tıkamış, Doğu’da giderek gücü artan ve takviye alan Sovyet gücünü bir defa daha görmezden gelmiştir.

Sovyetler yaklaşık altı aydan beri önemli bir doğal sınır olan Vistula Nehri üzerinde tuttukları iki köprübaşına muazzam kuvvetler yığmaktadır. Nitekim 12 Ocak 1945’de son hazırlıklar da tamamlandığı zaman Sovyet Kış Taarruzu, kendilerini zor durumda hisseden Amerikalıların ricası ile erken başlayacaktır. Sovyetlerin ana taarruz sıkleti Merkezi Polonya yönünde olacak, bu bölgedeki Alman ordularını parçalayacak ve yaklaşık 10 günde Oder Nehrine yani Berlin’in 40 km. yakınına gelecektir. Diğer bir kol ise Almanların Ruhr havzasından sonraki en önemli sanayi havzası olan Silezya ’ya girecek, Silezya Almanlar için her adımı umutsuzca savunulan bir savaş alanı olacaktır. Üçüncü kol ise doğrudan Prusya’nın muazzam savunma sistemlerine taarruz etmek yerine, Varşova’nın kuzeyinden geniş bir yay çizerek Doğu Prusya’nın gerisine, Baltık Denizine ulaşacaktır. Baltık Denizine ulaşan Sovyetler, Prusya’nın Almanya’nın kalanı ile olan kara bağlantısını koparırlar.

Sovyet askerleri Doğu ve Güney Polonya’daki hızlı ilerleyişlerinde soykırımın sistematik yapıldığı toplama kamplarının hayatta kalan kurbanlarını da kurtarırlar. II. Dünya Savaşında Müttefiklerin bildiği ama büyük ölçüde gözünü kapadığı korkunç gerçek bu şekilde ortaya çıkar. Sovyet askerlerinin bu toplama kamplarında tanık oldukları manzara, daha sonra çekilen çeşitli filmlerde yansıtılan manzaradan çok daha vahimdir.

Bu arada Almanlar, Doğu Prusya’da sıkışmış milyonlarca sivili kurtarmak için insanlık tarihinin en büyük tahliye operasyonunu düzenlerler. Operasyonun adı “Unternehmen Hannibal” yani Hannibal Operasyonudur. Operasyonun ismi, İtalya’ya girip, meşhur Cannae Savaşını kazanmış, Roma Şehrini ele geçirmek yerine imparatorluğu oluşturan birliği parçalamak üzere yıllarca İtalya’da savaşmış olan meşhur Kartaca lideri Hannibal’in İtalya’dan Kartaca’ya deniz yolu ile tahliye edilmesinden esinlenilmiştir.

Hannibal Operasyon uzak ara insanlık tarihinin en büyük deniz tahliye operasyonudur. Kuşatılmış olan Prusya’dan tam 1,000,000 sivil ve 350,000 asker; Ocak 1945’den Mayıs 1945 sonuna kadar (Avrupa’da savaşın bitimine kadar) denizyolu ile Hamburg, Kiel ve Danimarka’ya tahliye edilebilmiştir. Almanya’nın sahip olduğu kalan her sivil ve savaş gemisi bu operasyona tahsis edilmiş; binlerce gemi yaklaşık 800-1,000 km. gibi mesafeleri Sovyet hava ve deniz kuvvetlerinin taarruzu altında kat etmiştir.

Wilhelm Gustloff da doğal olarak bu muazzam tahliye harekâtına katılır. Cenevre Anlaşmasına göre Wilhelm Gustloff; tarafsızlık işaretlerini güvertesinde barındırmayan (hastane gemilerinin Kızılhaç/Kızılay işareti taşıması gerekir), üzerinde uçaksavar topları olan bir donanma gemisi hüviyetindedir. Hoş, Doğu Cephesinde Cenevre Konvansiyonu savaşın başından beri uygulanmamıştır. Gemi çoğunluğu sivil gemilerden oluşan bir küçük filotilla ile beraber 30 Ocak 1945 tarihinde Danzig (bugünkü Gdansk) limanından ayrılır. Bu filotillaya sadece birkaç mayın tarama gemisi ve küçük kıyı koruma gemisi eşlik eder. Eskort gemileri dahil, tüm gemiler ağzına kadar insan ile doludur. Sadece Wilhelm Gustloff’a yaklaşık 10,500 kişi sığdırılmıştır. Gemide 9,000 sivil (ki bunların 5,000’i çocuktur), yaralı askerler, denizciler, kadın askerler ve rüşvetle kapağı gemiye atmış birkaç Nazi kodamanı ve yakınları vardır. Gemilerin işi kolay değildir. Baltık Denizi yoğun bir şekilde mayınlanmıştır ve bu tehlikeli sularda Sovyet denizaltıları köpekbalıkları gibi cirit atmaktadır. Daha da kötüsü, Hannibal Operasyonu çerçevesinde çok sayıda gemi, telsiz sessizliğini muhafaza ederek, yoğun bir siste birbirinden habersiz hareket etmektedir. Üstelik gemiler kapasitelerinin çok üzerinde yüklü ve zor manevra yapabilir durumdadır. Wilhelm Gustloff, dost gemilerce yoğun siste fark edilmek için seyir ışıklarını yakmış, pruvası siste görünür hale gelmiştir.

Baltık Denizinde devriye gezen S-13 isimli Sovyet denizaltısı, seyir ışıklarını yakmış olan Wilhelm Gustloff’u fark eder. Üç torpil atar ve isabet ettirir. Geminin yaklaşık 10,500 yolcusundan sadece 900’ü kurtarılabilecektir. Hava sıcaklığı bu tarihte Baltık Denizinde -14 C derecedir. Kurtarma filikaları buz tuttuğu için yerlerinden dahi kıpırdatılamayacaktır.

Sovyetler, Almanların telsiz konuşmalarından ertesi gün geminin akıbetini ve büyük can kaybını öğrenirler. Denizaltı kaptanı Alexander Marinesko’nun en yüksek düzeyde ödüllendirilmesine karar verilir. Ne de olsa demode bir denizaltı ve kötü torpillerle yoğun bir siste hedefini tam vurabilme becerisini göstermiştir. Ne var ki, o dönemde Marinesko sarhoşluk ve disiplinsizlikten dolayı hali hazırda, divan-ı harpte yargılanır durumdadır. Üstelik aynı alışkanlıkları sürdürmekte de ısrarcıdır. Bu neden ile daha alt düzeyden taltif edilir. Marinesko; Wilhelm Gustloff’u batırdıktan tam 10 gün sonra “Steuben“isimli Alman nakliye gemisini de batıracaktır. Bu gemide de çoğunluğu asker olan yaklaşık 4,200 kişi hayatını kaybedecek; Marinesko on gün ara ile insanlık tarihinin en büyük iki deniz felaketinin baş aktörü olacaktır. Bu başarılarına rağmen disiplinsizlik ve sarhoşluk Marinesko’nun kariyerine noktayı koyacak, savaşın bitiminden tam beş ay sonra rütbeleri sökülerek donanmadan atılacaktır. Marinesko’nun ölümünden yıllar sonra, Gorbaçov Marinesko’nun itibarını iade edecek ve en üst düzeyde onurlandırılmasını sağlayacaktır.

Wilhelm Gustloff ve Hannibal Operasyonu bugün neredeyse tamamen unutulmuş durumdadır. Bu şaşırtıcı olaylar zinciri, Almanların savaş sırasında işledikleri müthiş boyuttaki insanlığa karşı suçların gölgesinde kalmıştır. Tabii savaşı kazanan Anglo-Amerikan Bloku ve Sovyetler Birliği tarihi kendi açılarından yazmışlar, doğal olarak da savaşı kaybedenler de bu dönemi pek hatırlamak istememişlerdir.

Bu neden ile bugün 1,500 kişinin hayatını kaybetmiş olduğu Titanik Faciası, romantik bir aşk hikayesi altında kitlelere sunulurken, salonlarında vals yapılmayan tıka basa dolu bir yolcu gemisinin trajik hikayesinin unutulması doğaldır.

Değişmez bir kuralı yeniden tekrar etmekte fayda var: Tarihi her zaman muzafferler ve güçlüler yazar. Bugün dünyada olan bitenleri anlamak için bu kuralı her zaman hatırlamakta büyük fayda var.

Burak Köylüoğlu

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Arkadaşınız ile paylaşın