ABD-Kuzey Kore Bunalımının Perde Arkası

Burak Köylüoğlu

 

Herhalde Soğuk Savaş’ın (1946-1990) son kalıntılarından biri Kore meselesidir. 25 Haziran 1950-27 Temmuz 1953 yılları arasında tam bir gel-git şeklinde süre gelen Kore Savaşı sonucunda taraflar, savaşın sonunu kendi lehlerinde sonuçlanmayacağını anlayınca huzursuz bir ateşkese razı olmuşlardır. Herhangi bir barış anlaşması imza edilmediğine göre, ateşkesten itibaren Kore Yarımadası halen teknik bir savaş pozisyonu halindedir.

Kore Savaşı Türkiye’nin tarihinde de özel bir öneme sahiptir. Giderek daha az hatırlansa da Türk Tugayı’nın Kunuri’de yaptığı kahramanca savunma savaşı halen zihinlerdedir. Ancak pek anlatılamayan bir noktayı da es geçmek istemem. Birleşmiş Milletler’in Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye karşı taarruzuna karşı bir müdahale kararına Türkiye de iştirak etmiş ve ülkemiz Batılı Güçler ile beraber savaşmak üzere bir tugay göndermiştir. Türk Tugayı Kore’ye savaşın dengeleri tamamen değiştiği zaman ulaşmıştır. Artık bu safhada ABD öncülüğündeki BM kuvvetlerinin hedefi Güney Kore’yi savunmak değil, Kuzey Kore’yi tamamen imha ederek, Kore’yi Güney ile birleştirmek idi. Nitekim Türk Tugay’ının kahramanca savaştığı Kunuri, Güney Kore-Kuzey Kore sınırının yaklaşık 220 km. kuzeyinde yer alır. ABD öncülüğündeki BM Birlikleri Kuzey Kore’nin başkenti Pyonyang’ı düşürmüş, artık nakavt vuruşunu indirmek üzere Çin sınırına doğru sürat ile ilerlerken, Çin’in savaşa fiilen girmesi (de jure değil de facto olarak) esaslı bir karşı darbe almış, ABD ordularının düzeni bozulmuştur. Amerikalılar bu aşamada temel lojistik merkezleri olan İncheon’dan yüzlerce kilometre uzakta olup, bir anda karşılarında Çin İç Savaşında deneyim kazanmış yüzbinlerce Çin askerinden teşkil büyük bir kuvvet bulmuştur. Bu dramatik anda Türk Tugayı, hızla geri çekilen 1. ve 9. ABD kolordularının (ki bu iki kolordu mevcudu büyük bir Amerikan Ordusu eşdeğeridir.) en kritik kanadını büyük kayıplar pahasına tutarak, cephenin çökmemesi için çok kritik bir rol oynamıştır.

Ne yazık ki BM Gücünün komutanı sözde “Pasifik Savaşı” kahramanı Douglas MacArthur’un hayalleri Çin’i Kore Savaşına çekmiş, savaş gereksiz yere ve sonuçsuz olarak 3 yıl daha uzamıştır. MacArthur, komutasındaki ABD Ordusunu 1941 yılında Filipinler’de yenen Japon Orduları komutanı Yamaşita’yı savaş bitiminde alelacele düzmece bir mahkeme kurdurup, idam ettirmiş (Yamaşita’nın Amerikalı avukatları bu yargılamanın ne kadar düzmece olduğunu belgelemiştir.), aynı zamanda Japonya’nın biyolojik silah programını yürüten tüm kadroya deneylerinin sonuçlarını paylaşma karşılığı af çıkarttırmıştır. Savaş sonrası 1950 yılına kadar işgal birlikleri komutanı olarak Japonya’nın fiilen tek hükümdarı olarak görev yaptığı süre içinde, ülkeyi bir derebeyi gibi yönetmiş, bu dönemde de çoğu zaman Washington ile inatlaşmayı göze almıştır. Beyaz Saray, Kore Savaşı çıktığı zaman, MacArthur’u BM Ordular Grubu komutanı yaparak, kendisinin Japonya’daki bir nevi çiftlik yönetimine son vermiştir.

Nitekim Türk Tugay’ının Kunuri’deki müthiş kayıpları, MacArthur’un temelsiz stratejisi sonucudur. MacArthur, biraz tarih okumuş olsaydı, Çin’in Kore’de asla tam anlamı ile bir yabancı varlığına izin vermeyeceğini, müthiş Amerikan ateş gücüne rağmen hesap edebilirdi.

MacArthur, 1950-1951 dönemindeki dramatik olaylar sonucu Başkan Truman’a Kore’de nükleer silah kullanılmasını önerecek ve bu konuda açıkça ABD’de bir kamuoyu oluşturacak kadar ileri gitti. Başkan Truman’ın artık sabrı tükenmişti. Sözde “Pasifik Kahramanı’nı” gözünü kırpmadan görevden aldı. Bu vaka, o günden sonra Batı Dünyasında politikacı-asker ilişkisinin temel taşı oldu. Seçilmiş politikacıların amir, yüksek rütbeli askerlerin yüksek rütbeli bir kamu hizmetkarı olduğu bir ilişkinin temel taşı. Başkan Truman’ın 1945 Ağustos’unda Japonya’ya iki atom bombası atılmasının talimatını vermiş olması tarihin ilginç ironilerinden biridir.

Türk Tugay’ının Kore’deki kahramanca savaşması Türkiye’ye NATO’nun yolunu açtığı düşünüldü. Aslında bu da bir yanılsamaydı. NATO için, Türkiye zaten vazgeçilmez konumdaydı. Nitekim Türkiye’nin rolü NATO’da, bir III. Dünya Savaşı senaryosunda Batıya doğru Orta Avrupa boşluğunda muazzam bir güç ile taarruz edecek Sovyet zırhlı ve kara kuvvetlerinin bir bölümünü Trakya ve Doğu Anadolu’da oluşturulacak cephelerde oyalama olarak tanımlanmıştı. Böyle bir rolü tatbik ederken ülkemizin nasıl kayıp verebileceği pek hesaba katılmamış olmalıdır. NATO’nun Türkiye için düşündüğü rol söz gelimi, Almanların I. Dünya Savaşında Osmanlı İmparatorluğuna olan bakışından çok da farklı değil idi.

İnönü Hükümetleri’nin II. Dünya Savaşı sırasında ve hemen sonrasında yapmış olduğu hataları, Bayar-Menderes iktidarının başka bir boyut ve şekilde devam ettirmiş olması anlaşılır gibi değildir.

Kısa bir tarih gezintisinden sonra bugüne gelelim. Kuzey Kore-ABD gerilimi arkasında ABD-Çin mücadelesi bulunmaktadır. ABD ve Batı Dünyası 2000’li yılların başından itibaren Çin’in ucuz işgücü ile üretilmiş tüketici malları ile kendi tüketicisinin satın alma gücünü arttırmış, Çin’in ucuz işgücü ile üretilen mallar Batı Dünyasına makul bir enflasyon ile istikrarlı bir büyüme sağlamıştır. 2008 Küresel Ekonomik Krizi Batı Dünyasını derinden etkilemiş ama sistem neo Keynesyen (QE ve QQE) politikaları ve Çin’in küresel sisteme arz etmeye devam ettiği ucuz tüketim malları ayakta durmuştur. Krizin en sert hissedilmiş olduğu 2009 yılını hatırlayalım. Toplumsal olayların başladığı bir dönemde, ucuz işgücü ile üretilerek arz edilmiş Çin malları eğer sistemin içinde olmasaydı, ekonomik krizin sosyal etkisi çok daha sert olurdu.

Ancak temel Amerikan stratejisi çok daha temel bir tarihsel gerçeği temel almaktadır. ABD, Batı Dünyasının lideri olarak (Batı Dünyasının ayrılmaz parçaları olan Japonya ve Güney Kore’yi unutmamak gerekir.) çok kutuplu bir dünyanın oluşmasını arzu etmemektedir. ABD’li stratejisyenler; İngiltere’de başlamış olan Sanayi Devriminin 19. Yüzyılda İngitere’yi tek kutuplu dünyanın merkezine oturttuğunu, daha sonra bu devrimin en büyük faydalarını o zamanların hafif sıklet oyuncular olan ABD ve Almanya’ya transfer ettiğini unutmamıştır. Nitekim 19. Yüzyılın son çeyreğinde ilk önce ABD sonra Almanya, İngiltere’nin GSYH’nı geçebilmiştir. ABD hali hazırda büyük bir ekonomik güç olan Çin’in; ekonomik, politik ve askeri bir süper güç olmasını arzu etmemektedir. Şimdi “Sanayi 4.0” diye ağızdan ağıza dolaşan, aslında kökeni çok daha eski olan kavram, Çin’in ekonomik yükselişinin ilerideki dalgakıranı olarak tasarlanmış olması şaşırtıcı değildir.

Çin’in açmazı ise Batı ile karşılıklı simbiyotik ekonomik gücün, nasıl siyasi güce tahvil edeceği meselesidir. Çin bir bakıma kuzeyde Japonya’dan güneyde Filipinler’e kadar bir nevi “cordon sanitaire” ile çevrelenmiş durumdadır. Çin’in bu duruma reaksiyon olarak “uluslararası sularda” batmaz uçak gemileri olarak görev yapacak yapay adalar inşa etmesi, karadan denize uzun menzilli füzeler geliştirmesi ve bir uçak gemisi görev kuvveti kurmaya çalışması şaşırtıcı değildir.

Kuzey Kore’deki bir çiftlik yönetimini andıran rejim de, Çin’in joker kartlarından biridir. Kuzey Kore rejimi, tarihsel anlamda Stalinist bir yapıyı andırsa da, aslında bu rejim Uzakdoğu kültürünün kült hanedanlar yaratma geleneği ile komünizmin garip bir bileşkesidir. Çin bu rejimi muhafaza ederek Batının ayağına zaman zaman bir diken gibi batırırken, bu dikeni çıkarmak için de bedeli karşılığı bir arabuluculuk rolü üstlenmektedir. Çin’li stratejisyenlerin aynı zamanda 1914 Temmuzundaki gelişmelerden önemli dersler çıkardıkları anlaşılmaktadır. Çin şu ana kadar, garip müttefiklerinin çılgınca bir hamle yapmasını ustaca engelleyebilmiştir.

Uzakdoğu’daki garip krizin bir başka aktörü de Trump’tır. Trump ABD Başkanı olduğundan beri vaat ettiği temel icraatların hiçbirini yapamamış, ABD’nin geleneksel sistemi kendisini bir deli gömleği gibi hareketlerini kısıtlar durumdadır. Kuzey Kore meselesi Trump’a gündem değiştirme ve hareket alanı sağlamak üzere iyi bir fırsattır.

Kuzey Kore rejimi halkını aç bırakmak pahasına “Batılı şeytanlara” karşı müthiş bir silahlanma programı ile atom silahlarına ulaşabilmiştir. Rejimin karikatür kitabından fırlamış gibi görünen liderinin görünürdeki amacı termonükleer silahlara ve balistik füze teknolojisine ulaşmaktır. Bu sayede rejimini her şeye rağmen devam ettirecek şantaj amaçlı daha büyük oyuncaklara kavuşmuş olacaktır. Kuzey Kore’nin elindeki en önemli tehdit aracı, Güney Kore’nin en hayati alanlarını tahrip edecek, yaklaşık 15,000 adet olarak tahmin edilen topçu silahlarıdır. Bu topçu bataryalarının menzilinde sadece Güney Kore’nin başkenti Seul değil, aynı zamanda ülkenin en önemli sanayi tesisleri de bulunmaktadır. Uzmanlara göre bu topçu bataryaları ile Kuzey Kore küçük bir II. Dünya Savaşı trajedisi yaratabilir durumdadır. Rejimin son tehdidi olan ABD’nin Guam üssüne bir saldırı düzenleme işi ise basit bir blöftür. Guam ya da Mariana Adaları, ABD için vazgeçilmez önemde bir stratejik noktadır. Mariana Adaları, tüm Pasifik Bölgesini kontrol eder. Japonların II. Dünya Savaşında bu adalara sahipken, bu adaları savunmak için tarihin en büyük deniz savaşı olan Filipinler Denizi Savaşında tüm uçak gemilerini nasıl riske attıklarını unutmamak gerekir. Bu adalar düştükten (Haziran 1944) yaklaşık bir yıl sonra (Ağustos 1945) Pasifik Savaşı tamamlanmıştır. Guam’a yapılacak bir saldırının kapsamlı bir nükleer karşılık göreceğini Kuzey Kore ve Çin çok iyi bilmektedir.

Uzakdoğu’daki bu garip mücadele bir süre sürecek ve konu Çin’in arabuluculuk rolü ile buzdolabına kalkacaktır. Çünkü hali hazırdaki stratejik durum tam bir denge ya da “Go” terimi ile “Seki” konumundadır. Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye taarruz ederek ülkeyi kendi rejimi altında birleştirme olanağı yoktur. Bunun karşılığında Amerikalıların elinde de Kuzey Kore rejimini yıkacak basit bir çözüm yolu bulunmamaktadır. Nitekim iki Kore’yi ayıran sınıra konuşlu çok sayıda topçu bataryaları veya Kuzey Kore’nin atom silahları basitçe yok edilemez durumdadır. Bunun tek yolu Kuzey Kore’ye çok kapsamlı bir termonükleer (yani çok sayıda hidrojen bombası içeren başlıklar ile) taarruzda bulunmaktır ki bunun şartları da şu oluşmamıştır.

Bu sebeple önümüzdeki dönemde bu gerginliğin büyük bir olasılıkla “detente” konumuna yani yavaş yavaş yumuşadığı bir döneme gireceğiz.

Yeter ki Trump veya Kuzey Kore’nin genç lideri Kim Jong-Un’un tahmin edilemez bir hamle yapmamaları kaydı ile. Her ne kadar olasılığı düşük de olsa, böyle bir hamle Uzakdoğu’da bir kıyamet makinesinin kurulmasını tetikleyecektir.

 

Epilog:

Kore Savaşında, Güney Kore’nin başkenti üç defa el değiştirmiş, şehri ele geçiren taraf, her seferinde şehirde muhalif olarak gördüklerini ortadan kaldırmıştır. Savaş bitiminde şehir bir harabe haline gelmiş, şehrin nitelikli nüfusu yok edilmiş, kalanlar göç etmek zorunda kalmıştır. Bugün Seul Şehri, dünyanın kişi başına en yüksek doktoralı bilim insanına sahip şehridir. Kore, tarihin en kötü sömürge yönetiminden sonra (Japonya’nın hükümdarlığı altında), Kore Savaşını yaşamış, daha sonra Güney Kore 1990’lı yıllara kadar Amerikalıların kaba saba bir eyaleti gibi yönetilmiş idi. Bugüne gelmelerinin sırrı ise başka bir yazının konusudur.

Burak Köylüoğlu

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

Arkadaşınız ile paylaşın