Türk Turistlerin Yunan Adaları Tutkusu ve Georgios Averof’un Hikayesi

Burak Köylüoğlu

 

Kısa bir tatilde yoğun bir iş temposuna ara vererek, ailem ile beraber İzmir Çeşme’de sakin bir tatil yapıyorum. Eylül ayı, bence Çeşme’nin en güzel zamanı. Çeşme’de bu dönem, iklimin daha yumuşak, denizin daha sıcak ve kuru kalabalığın azaldığı bir dönem. Ne yazık ki İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Çeşme Belediyesinin bu güzel ilçeye iyi hizmet veremediğini düşünüyorum. Ölçüsüz yapılaşma bu şekil ile devam ederse bir beş seneye kalmaz Çeşme, Bodrum’un bir kopyası olur, çıkar.

Ege sahillerine her gelişimde bir taş atımı uzaklıktaki Ege Adalarına bakar, için için hüzün duyarım. Ailemin bir bölümünün Rumeli ve Kafkasya’dan elde kalmış olan bir avuç vatan toprağına nasıl geldiklerinin hikayesini bildiğim için bu duygularımın bir bölümünün, sübjektif nedenlere dayandığını kabul ediyorum.

Son yıllarda Ege Adalarında tatil yapmak, Türk turistler için bir moda hatta bir tutku haline geldi. Yunanistan’ın batmış olan ekonomisinin yeniden ayağa kalkması yolunda Türk turistlerin katkısı yadsınamaz. Ege Adaları, turizm potansiyeline rağmen Yunanistan’ın konsolide bütçesi için önemli bir yük halinde. Bu yükün başlıca nedeni de bu adaların Lozan Anlaşmasına rağmen önemli ölçüde silahlandırılmasıdır.

Yunanistan ile Türkiye arasında, kıta sahanlığı anlaşmazlığından Kıbrıs’a kadar, Ege Adalarının statüsünden, uluslararası uçuş hatlarına kadar bir dizi temel sorun halen devam ediyor. Bu sorunların bazıları, örneğin kıta sahanlığı meselesi gibi, savaş sebebi yani “casus belli” durumundadır. Kıbrıs Harekâtından sonra Yunanistan’ın Türkiye ile doğrudan askeri anlamda karşı karşıya gelmeme stratejisi belirleyerek, Türkiye ile mücadelesini sürdürmek amacı ile ayrılıkçı terör örgütünün ilk kuruluş aşamasında destek veren iki ülkeden biri olduğunu (diğeri Sovyetler Birliği) unutulmuş görünüyor.

Yunanistan’ın sorunlu ekonomisi ve Türkiye’nin kendi meseleleri, bir süreliğine iki ülke arasındaki temel sorunları gündemden kaldırdı. Bu yüzden iki ülke arasında, 2000’li yılların başından itibaren geçici olarak “detente” yani yumuşama süreci yaşanıyor. Yunanistan’ın ekonomik durumu iki ülke arasındaki ilişkiyi temel olarak belirler durumdadır.

Coğrafi olarak Ege Adaları, Anadolu’nun girintili çıkıntılı coğrafyasını bir yap boz gibi tamamlayan kara kütleleridir. Bu adaları nasıl kaybettiğimizin hikayesi ise Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl çöktüğünün kısa bir özeti gibidir. Size bu dokunaklı hikâyeyi nakletmek isterim.

Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğundan tam bağımsızlığını kazanan ilk ülkedir. Aynı zamanda, Yunanistan’ın bağımsızlığı (1830) ilk defa sınırları yavaş yavaş gerileyen Osmanlı İmparatorluğunun toprak bütünlüğünü bozan ilk önemli vakadır. Diğer bir deyişle, Yunanistan’ın bağımsızlığı, imparatorluk sınırlarının yüzlerce kilometre gerisinde yer alan bir büyük toprak parçasının ilk defa imparatorluktan ayrılmasıdır. Yunanistan Bağımsızlık Savaşı (1821-1830), Osmanlı İmparatorluğuna aynı zamanda fiilen zengin Mısır Eyaletini de kaybettirmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun gerçek anlamda çöküş dönemi, Yunanistan’ın bağımsızlığı ile başlar. Gerçekten de 1830-1918 arası, imparatorluğun en acı dönemidir.

Georgios Averof, 84 yaşında öldüğünde (1815-1899) genç Yunanistan’ın en önemli iş adamlarından biridir. Oldukça zeki ve girişimci bir iş adamı olan Averof, uzun hayatı boyunca Yunanistan, Mısır ve Doğu Akdeniz Bölgesinde büyük bir servet kazanmış, ilk modern Olimpiyat Oyunlarının (Atina 1896) sponsoru olmuştur. Ateşli bir Yunan milliyetçisi olan Averof, vasiyetinde Yunanistan donanmasına modern bir savaş gemisi satın alınması için müthiş bir fon bağışlamıştır. Bu fon ile İtalyan tersanelerinde inşa edilmiş modern bir zırhlı bir kruvazör satın alınacak ve gemi “Georgios Averof” adını alacaktır. Averof zırhlı kruvazörü, 1911 yılında hizmete girdiğinde Osmanlı İmparatorluğu dahil, tüm Balkan coğrafyasının en modern ve güçlü savaş gemisi olacaktır.

Büyük devletlerin, 19.yüzyılın son çeyreğinden, I. Dünya Savaşı başlangıcına kadar olan dönemdeki güçlü donanma kurma yarışı, Soğuk Savaş (1946-1990) döneminin nükleer silah yarışına benzer. Bu yarışın adını koyan, bir Amerikan donanma yüzbaşısı, meşhur stratejisyen Alfred Thayer Mahan’dır. Mahan’ın (1840-1914) yazmış olduğu iki ünlü kitap, “Influence of Sea Power Upon History” ve “Influence of Sea Power Upon the French Revolution and Empire” bütün Batı Dünyasını derinden etkilemiş, bu iki kitap muazzam bütçelerin ayrıldığı büyük bir donanma yarışına yol açmıştır. Tarihin en büyük stratejisyenlerinden biri olan Mahan, deniz gücünün ulusları nasıl zenginleştirdiğini, nasıl rakipleri üzerinde boğucu bir etki yarattığını ve nasıl kritik kaynak ve pazarlara ulaşmakta kritik rol oynadığını bu iki kitabında tarihsel örnekler ile açıklamıştır. Mahan’ın temel öğretileri, 1901-1914 arasındaki Alman-İngiliz donanma yarışına (ki o zamanki en büyük iki donanma gücünün silahlanma yarışı I. Dünya Savaşı’nın temel nedenlerinden biridir.), I. ve II. Dünya Savaşlarının gidişatına ve Soğuk Savaş dönemine etki etmiştir. Bugün Mahan’ın öğretileri ile, modern ABD Donanması filolar halinde örgütlenerek, dünyanın en kritik deniz sahalarında konuşlanmış durumdadır.

Mahan’ın öğretileri, Yunanistan tarafında da dikkatle izlenmiştir. Averof zırhlı kruvazörünün alınmasının arka planında, bu öğretilerin dikkatli bir analizi yatar.

Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde, askeri çöküşün ekonomik çöküşü, ekonomik çöküşün siyasi çöküşü, siyasi çöküşün de askeri çöküşü tetiklediği bir fasit daire içindedir. Genel olarak bu yıllarda padişah II. Abdülhamid’in donanmayı Haliç’te çürüttüğü yazılır, çizilir. II. Abdülhamid’in olası bir darbeye karşı oldukça tedbirli, şüpheci ve merkeziyetçi davrandığı doğrudur ancak 1877-1878 Osmanlı-Rusya Savaşından sonra Osmanlı İmparatorluğu fiilen ve hukuken iflas durumundadır. Donanmayı yenilemek çok uzun bir dönem alacağı gibi, aynı zamanda çok pahalı bir projedir. Böyle bir projeyi gerçekleştirmek, imparatorluk için olanaklı değildir. Daha da acı olan, genç Yunanistan büyük servetler yapıp bağışlayabilen girişimciler yaratırken, imparatorluk sınırları içinde girişimcilik ve servet birikimi kültürü oluşmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda servet birikimi ve girişimci gücü, gayri Müslim vatandaşlarının elindedir. Zaten imparatorluk bir ulusal devlete (Almanya, Fransa veya İtalya gibi) ya da ekonomik bir ülkü üzerinde birleşmiş bir devlet yapısına (ABD gibi) evirilmediği için, bir servet sahibinin de ülkenin menfaati için servet bağışlaması için ortada bir neden yoktur.

Tarihin bir ironisi ise Averof ’un servetini ağırlıklı olarak Mısır ve Doğu Akdeniz’de halen Osmanlı toprağı olan İskenderiye, Hayfa, Trablus, Beyrut, Sayda gibi ticaret bölgelerinde kazanmış olmasıdır.

Osmanlı İmparatorluğu bu haldeyken, hazırlıksız olarak kendisini büyük bir savaşın içinde bulur: Balkan Savaşı (1912-1913). Savaş, adım adım gelmesine rağmen imparatorluk savaşa hiçbir açıdan hazır değildir. “Domuz çobanları” olarak dalga geçilen Bulgaristan tek başına, Prusya modeli ile koca imparatorluktan daha kalabalık ve modern bir orduyu hazır etmiş, daha savaşın ilk haftalarında Bulgar Orduları Çatalca hattına gelerek, Rumeli’nin imparatorluğun geri kalanı ile olan bağlantısını koparmıştır.

Rumeli’de Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’a karşı savaşan ordular grubunun tek ikmal yolu seçeneği olarak denizyolu kalmıştır.

Balkan Savaşının en dramatik sahnelerinden birinin perdeleri Ege Denizi üzerinde açılmak üzeredir.

Averof, bir zırhlı kruvazör olmasına rağmen (armored cruiser), Osmanlı Donanmasındaki daha büyük sınıftaki zırhlı savaş gemilerine (battleship) göre hızlı, daha kuvvetli zırhlı, daha yüksek ateş gücüne sahip ve daha hızlı ve isabetli ateş edebilen bir savaş gemisidir. 1905’den sonra İngiliz “Dreadnought” konsepti tüm donanma literatüründe bir devrim yaratmış, bundan önceki tasarımların tamamı demode olmuştur. Averof, her yönü ile “Dreadnought” sonrası bir tasarımdır. İmparatorluk donanmasının en güçlü savaş gemileri olan Barbaros Hayreddin ve Turgut Reis gemileri ise 1890 yapımı olup, Almanların 1910 yılında artık demode olarak değerlendirerek, Osmanlı İmparatorluğuna satmış olduğu gemilerdir. Almanların, İngilizlere karşı yürüttükleri donanma yarışında tek geminin bile güç dengesinde önemli yeri vardır. Almanların bu iki gemiyi satmalarının nedeni, “Dreadnought” tasarımı sonrası bu iki geminin tamamen demode olmuş olmasıdır.

Donanmanın diğer iki “güçlü” gemisi olan Mesudiye 1874, Asar-i Tevfik ise 1868 yılı İngiliz yapımı olup; kurnaz Almanlar bu gemileri 20. yüzyılın başında “modernize” etmiştir. 40-45 yıllık gemiler artık nasıl modernize edilecek ise…

Averof, bu donanmaya karşı İmroz ve Mondros Deniz Muharebelerini tek başına kazanarak (diğer Yunan savaş gemileri Osmanlı gemilerinden çok farklı durumda değildir.), Osmanlı Donanmasını Marmara Denizine hapsetmiş, Rumeli’de savaşan Osmanlı Ordularının denizden ikmalini olanaksız kılmıştır. Hatta İmroz Deniz Savaşında, Averof daha eski ve yavaş Yunan gemilerine “serbest hareket edeceğim” sinyali vererek, Yunan donanmasını arkasında bırakmış ve tek başına Osmanlı Donanmasını geri püskürtebilmiştir. Yunan kruvazörü, her seferinde yüksek hızı ve manevra yeteneği ile imparatorluk donanmasının önüne geçerek borda ateşi açabilmiştir. Bu klasik stratejiye antik çağdan beri, “T harfini çizmek” yani “crossing the T” denir. Bu manevrayı yapan bir donanma ya da gemi, tüm toplarını kullanarak rakibine karşı bir ateş gücü avantajına sahiptir. Averof’un, tek başına imparatorluk donanmasına karşı zafer kazanması bu klasik stratejiyi uygulama becerisi sonucudur. Aşağıda bu stratejinin görseli yer almaktadır.

Ege Denizinde mutlak deniz üstünlüğünü ele geçiren Yunanlılar, Ege Adalarını zahmetsizce ele geçirmeye başlarlar. Trablusgarp Savaşı sırasında İtalyanlara karşı kaybedilmiş olan On İki Ada hariç, Gökçeada ve Bozcaada dahil tüm Ege Adaları sadece dört ay içinde kaybedilir. I. Balkan Savaşını bitiren ve 1913 tarihinde imza edilen Londra Barış Anlaşmasının 5. maddesi bu adaların kaderini belirler:

“His Majesty the Emperor of the Ottomans and their Majesties the Allied Sovereigns declare that they entrust to His Majesty the Emperor of Germany; His Majesty the Emperor of Austria, King of Hungary; the President of the French Republic; His Majesty the King of Great Britain and Ireland, Emperor of India; His Majesty the King of Italy; His Majesty the Emperor of All the Russias the task of determining the title to all the Ottoman islands in the Aegean Sea (except the island of Crete) and to the peninsula of Mount Athos.”

Bu diplomatik dille kaleme alınmış bu madde ile bu adalar hukuken Yunanistan’ın malı olur.

Şanlı Kurtuluş Savaşımız sonucunda, Lozan’da sadece Gökçeada ve Bozcaada geri alınabilmiştir.

On İki Ada ise, II. Dünya Savaşı sonrası 1947 yılında İtalya ile yapılan barış anlaşması ile İtalya’dan Yunanistan’a geçer. Türkiye bu anlaşmanın tarafı dahi değildir.

Yunanistan’a On iki Ada hariç tüm Ege Adalarını (Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığı tarihte kazanmış olduğu anakarasına yakın adalar hariç) kazandıran Averof zırhlı kruvazörü, I. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul’un işgali sırasında İstanbul’a demirler. II. Dünya Savaşında da Müttefik Donanması ile beraber savaşan gemi, 1952 yılında emekli edilir. Yunanlılar, bu tarihi gemiyi başarı ile muhafaza etmeyi tercih ederler. Halen Averof zırhlı kruvazörü, Pire limanında bir “müze gemisi” olarak görev yapmaktadır.

Vatandaşlarımız son yıllarda; ucuzluğu, bozulmamış doğası, turistlere gösterilen genel hoşgörü ve verilen iyi hizmet gibi temel nedenler ile Ege Adalarında tatil yapmayı tercih etmektedir. Bu konuda kendilerini eleştiremem. Ben de kıyı şeridini işgal etmiş, ölçüsüz fiyatlarla vasat hizmet veren işletmelerden hizmet almıyorum. Diğer yandan da tarihi boyunca, boyundan büyük hedeflere ulaşmak için aşırı borçlanarak, kısa tarihi boyunca tam sekiz defa borçlarını ödeyemeyip, “default” etmiş bir ülkeye vize alıp gidip, bu ülkeye döviz bırakmayı da tercih etmiyorum. Çünkü biliyorum ki, Yunanistan’ın Kıbrıs ve Ege’deki pozisyonu ve beklentileri, yaşadığı ekonomik sorunlara rağmen değişmemiş durumdadır.

Son söz: İnsanlar ve halklar dost olabilir, ama devletlerin bir arada kalıcı bir barış içinde yaşamaları temel sorunlarını çözme niyet ve başarılarına bağlıdır. Yunanistan ve Türkiye’nin kalıcı bir barışı tesis etmeleri, Ege ve Kıbrıs’ta makul bir çözüme ulaşmaları ile mümkündür. Makul çözüm ise Yunanistan’ın beklentilerinden ve hedeflerinden geri adım atması halinde mümkün olabilir. Bu çözüme ulaşılması, her ülkenin de kazancına olacaktır.

Burak Köylüoğlu

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

Arkadaşınız ile paylaşın