Menu

Çanakkale Savaşı: Stratejik Bakış Açısı ile

Burak Köylüoğlu

Stratejik yönetimin kaynağı, insanoğlunun 6000 yıllık zengin askeri mücadele geçmişine dayanır. 20. Yüzyılın en kanlı savaşları olan I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı, yönetim bilimine, kalite kontrol (quality control), kitle üretim (mass production) , MRP, yöneylem (operations research) gibi kavramları nasıl soktuysa, stratejik yönetimin en önemli araç ve örnekleri bu iki kanlı savaştan doğmuştur.

Bugünlerde farklı bir şekilde hatırlanan Çanakkale Savaşı’nın belki de pek duymamış olduğunuz yönlerini, stratejik bir bakış açısı ile ve tarafsız bir yorum ile burada okuyacaksınız.

I. Dünya Savaşı, 1873 Ekonomik Krizinin (Long Depression) uzun dönemli ekonomik etkilerinin ve 1871’de oluşan Birleşik Almanya’nın yarattığı fay hatlarının tetiklemiş olduğu büyük bir depremdir. Bu fay hatlarının yaratmış olduğu kıyamet makinesi adım adım ve geri dönülmez bir şekilde, tam 15 yıl içinde Dünya Savaşını kaçınılmaz kılmıştır. 1899 Boer Savaşı, 1904-1905 Rus-Japon Savaşı, 1905 I. Fas Krizi, 1906’de başlayan İngiltere-Almanya donanma yarışı, 1908 Bosna Hersek Krizi, 1911 II. Fas Krizi, 1912-1913 Balkan Harbi bu sürecin en önemli kilometre taşlarıdır.

Almanya, 1900’lü yılların başında Avrupa’nın en güçlü devleti haline gelmiş olmasına rağmen, karşısında oluşmuş olan Fransa-Rusya paktı bu muazzam gücü dengelemiş, daha sonra Almanya’nın Bismarck sonrası beceriksiz ve ihtiraslı dış politikası İngiltere’nin de Rusya-Fransa eksenine katılmasını sağlamıştır. Artık Almanya karşısındaki üçlü blok, 1911’de tamamlanmış hali ile Almanya’nın baş edemeyeceği bir ekonomik ve askeri güce sahiptir.

Almanya’nın bu açmaza olan yanıtı, son derece karmaşık ve detaylı bir plan olan Schlieffen Planıdır. Alman Genelkurmay Başkanı Alfred von Schlieffen tarafından yaratılmış olan plan, Alman Ordusunun vurucu gücünün Belçika, Hollanda ve Lüksemburg üzerinden geniş yaylar çizerek, Fransa-Almanya sınırındaki son derece güçlü Fransız savunma sistemlerini by-pass ederek, yayların Paris’in batısına ulaştıktan sonra aniden doğuya dönerek, Paris’i ele geçirmesi ve tüm Fransız Ordusunu kendi savunma sistemleri ile Alman Ordusu arasında sıkıştırarak imha etmesi üzerine kuruludur. Almanya, İngiliz Ordusu seferber olamadan ve Ruslar Doğu Cephesinden Almanya’nın hayati bölgeleri olan Silezya ve Prusya’ya girmeden savaşı 4 haftada kazanmanın anahtarını Schlieffen Planı ile cebine koymuştur. Planın koca Alman Ordusunun nerdeyse bölük bazında nasıl hareket edeceğini öngörmesi ve son derece karmaşık bir lojistik sisteme dayanması, strateji yönetimi anlamında tam bir baş yapıttır. Unutmayalım ki, bu dönemde karmaşık hesaplamaları yapacak ne bilgisayarlar, ne de milyonlarca askeri hareket ettirecek kamyonlar (sadece trenler vardır) mevcuttur.

Almanya’nın en büyük şansızlığı, 1914’de başlayan I. Dünya Savaşında Schlieffen’in (1913’de ölmüştür.) hayatta olmamasıdır. Alman Genelkurmayı, sonradan plan üzerinde yaptığı değişiklikler ile saat gibi çalışması gereken sistemi bozmuş ve bunun sonuçları Almanya için bir felaket olmuştur. Alman Orduları, Paris’in 70 km. yakınına ulaşmasına rağmen, I. Marne Savaşı (6-12 Eylül 1914) sonrası Aisne hattına kadar çekilerek, artık 4 yıl sürecek bir siper savaşına mecbur kalmıştır.

Almanya, Paris’i savaşın başlamasından 6 hafta sonra ele geçirememesi ile çabuk bir zafer olanağından mahrum kaldığı gibi, savaşı aslında tamamen kaybetmiştir. Gerçi savaş 1918 yılına kadar, milyonlarca insanı içinde öğüterek devam edecektir.

Almanlar, Batı Cephesinde statik bir siper savaşına mahkum olduklarını kabul ederek, hantal yapısı nedeni ile geç seferberliğini tamamlamış olan Rusya’nın ezici sayıda (ama donanımsız) güçlerini Doğu Prusya ve Silezya önünde karşılamak üzere harekete geçmiştir.

Rus Ordusunun yarattığı baskıyı bölmek için, Almanya açısından Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa hemen girmesi çok kritik bir hale gelmiştir.

Nitekim I. Marne savaşından yaklaşık 1.5 ay sonra, Almanya’nın telkin ve vaatleri ile, Osmanlı İmparatorluğu 29 Ekim 1914’de savaşa alelacele girecektir. Ne yazık ki, 1914-1915 kışında Alman Polonyası ve Avusturya-Macaristan Galiçyası üzerine yapılan Rus taarruzlarını bölmek için, alelacele yapılan Sarıkamış Taarruzu büyük bir felaketle sonuçlanır.

Osmanlı İmparatorluğu’nu yönetenler bu savaşa girerek, tarımsal bir ekonomik sisteme dayanan bir ülkeyi endüstriyel bir savaşa soktuklarının farkınd değildir. Üstelik ülke, Balkan Savaşlarında (1912-1913) uğranılmış olan ağır yenilginin askeri, ekonomik ve sosyal etkisi ile fiilen çökmüş durumdadır.

Ülkeyi fiilen askeri diktatörlükle yöneten Enver, Cemal ve Talat Paşa üçlüsü adeta bir kumarbazın kazanılamayacak bir eli kazanmak için tüm parasını sürdüğü gibi, Almanya’nın orta vadede kaybedeceği bir savaşa Almanya’nın yanında girmeyi becermişlerdir.

Karşı cephede ise İngiliz ve Fransızlar, savaşın uzun süreceğini hesaplayarak, Batı Cephesinde stratejik savunmaya geçmiş Alman Ordusunu geri atmanın yüksek maliyetini yavaş yavaş anlamaya başlamışlardır. Bu neden ile, Müttefik Devletler için Osmanlı İmparatorluğu’nu bir darbede yıkarak, Balkanlar’dan Almanya’nın güney kanadını teşkil eden Avusturya Macaristan’ı zorlayarak savaş dışı bırakmak iyi bir seçenek gibi duruyordu.

Çanakkale Savaşı’nın temeli bu tezler ile atılmıştır.

Çanakkale Savaşı’nın planının mimarı İngiliz Denizcilik Bakanı Winston Churchill’dir. Churchill’in planı İngiliz ve Fransız Donanmasının nispeten eski parçalarını teşkil eden savaş gemileri ile Çanakkale Boğazını geçerek, İstanbul’a ulaşmak ve Osmanlı İmparatorluğunu tek bir darbede yıkmaktır. Kullanılacak gemilerin neredeyse tamamı denizcilik tarihinde bir milat olan 1905 Dreadnought tasarımı öncesinde yapılmış savaş gemilerinden (sadece bir dreadnought ve 3 battlecruiser dışında) oluşmaktadır. İngiliz ve Fransızların modern savaş gemileri, özellikle Kuzey Denizinde Alman Donanmasına karşı konuşlandırılmıştı. Diğer bir deyişle Çanakkale’deki İngiliz ve Fransız Donanması modern savaş gemilerine karşı savaş veremeyecek ancak kıyı bombardımanı anlamında çok yüksek ateş kapasitesine sahip gemilerden oluşmaktadır.

Churchill’in planı, Çanakkale’yi savunan tabyalardaki cesur askerlerimiz ve kahramanca dökülen deniz mayınları ile hezimete uğrar. Üstelik Çanakkale Boğazını koruyan tabyalardaki topların çoğu eski model ve askerlerimizin çoğu da eğitimsizdir.

Donanmanın boğazı geçemeyeceğini anlayan Müttefikler, ince ve uzun yarımadanın stratejik noktalarına asker çıkararak, yarımadayı ele geçirip, karadan ve denizden İstanbul’a ulaşmayı denerler. Çanakkale cephesinin komutanı Liman Von Sanders’in savunma stratejisi de İngiliz-Fransız planını kolaylaştıracak bir şekilde kurulmuştur.

Ancak o zamanlar ismi çok bilinmeyen bir genç subayın tarih sahnesine çıkışı her şeyi değiştirecektir. Müttefiklerin Arıburnu’na (Anzak Koyu olarak da bilinir) çıkarma yaparak, yarımadayı ortadan bölme ve tüm savunmayı parçalama planını, Yarbay Mustafa Kemal’in (Atatürk) komutasındaki birlikler engelleyecektir.

Çanakkale Savaşı, Müttefiklerin donanma desteğinin sağladığı muazzam ateş gücüne rağmen, kırılamayan bir siper savaşına dönüşecektir. Bu siper savaşı Kuzey Fransa’da Manş Denizinden, İsviçre’ye kadar olan muazzam siper savaşının bir kopyasıdır. Müttefiklerin denizden açılan ateş gücünü etkisizleştirmek için Mustafa Kemal (Atatürk), Türk savunma hatlarını düşman hatlarının dibine sokmuş, düşman donanmasını rahatlıkla hedef bulamaz hale getirmiştir.

Mustafa Kemal’in (Atatürk) savunma hatlarını kanatlardan çevirmek için art arda yapılan manevralar ve yeni çıkartma harekâtları başarısız olunca, Müttefikler Çanakkale Savaşı’ndan vazgeçme kararı alır.

Müttefiklerin tek başarısı, başarılı bir tahliye harekâtı ile yarımadayı boşaltmalarıdır. Muazzam bir ateş gücüne, diri ve zinde güçlere sahip olmalarına ve lojistik üstünlüklerine (Mısır’dan ve Yunan Adalarından Çanakkale Savaşını ikmal etmek, İstanbul’dan Çanakkale’yi ikmal etmeye göre çok daha basit ve kolay bir yol idi.) rağmen Müttefikler Çanakkale’yi geçememiştir.

Çanakkale Savaşı’nın Müttefikler tarafından kaybedilmesi sanılanın aksine Rusya’nın çöküşüne ve devrime yol açmamıştır. Rusya zaten 1905’den beri sosyal ve ekonomik sıkıntılar ile uğraşmaktadır. Almanya’nın I. Marne Savaşından sonra Batı Cephesinde stratejik savunmaya geçerek, son derece etkin bir şekilde Doğu Cephesinde taarruz etmesi Rusya’yı tükenme noktasına getirecektir.

Üstelik Çanakkale geçilmiş olsa bile, İngiliz ve Fransızların ellerinde Rusya’ya yardım olarak gönderebilecekleri ilave donanım ve silah yoktur.

1915 boyunca İngiliz ve Fransızlar müthiş Alman savunma sistemini kırmak için Artois (hem de üç defa), Ypres, Champagne ve Loos’da çok kanlı savaşlar verdiler. 1915 sonunda, 1914 yılında savaşa başlayan İngiliz ve Fransız Ordularının neredeyse %85’i Batı Cephesinde imha olmuştur. Ama asıl muazzam çarpışmalar 1916 yılından itibaren Verdun (1916), Somme (1916), Nivelle Taarruzu (1917), Passchendaele (1917) gibi bugün herkesin unuttuğu yerlerde olacaktır.

Savaşın son yılında ise, Rusya’yı çökertmiş olan Almanya son defa tüm savaşı kazanmak için 1918 Baharında tüm zarları masaya atacak, devrim sayılabilecek yeni bir askeri doktrin ile müthiş bir taarruza girişecektir. Alman med dalgası bir kez daha Paris yakınlarına kadar gelecek, ama bu hamle de savaşı kazandırmaya yetmeyecektir.

1915 yılı içinde cereyan eden Batı Cephesindeki muazzam çarpışmalara ve Doğu Cephesindeki Gorlice-Tarnow ve Masurya Gölleri Savaşları gibi önemli savaşlara göre, Çanakkale Savaşı sadece tiyatronun küçük bir parçası gibi görülebilir. Üstelik bu savaşın kazanılmasının I. Dünya Savaşı’nın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini değiştirmeyecek olduğu gerçeği, daha o tarihte çok açıktır.

Ancak daha geniş açıdan bakıldığı zaman Türkiye için bu savaş hayati bir başarıdır. Ülkemiz, Balkan Savaşlarındaki utanç verici yenilgi üzerine yeni bir mücadele ruhu kazanmış ve bu zafer Mustafa Kemal (Atatürk)’e sonraki askeri başarıları için mükemmel bir deneyim, ün ve azim gücü sağlamıştır. Atatürk, Trablusgarp’tan Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar olan süreçte, tüm imkânsızlıklara rağmen, hem taarruz, hem de savunma savaşlarından zaferle çıkabilen bir askeri deha olduğunu gösterecektir.

Çanakkale Savaşı’nın baş aktörü olan Winston Churchill’in parlak politik hayatı neredeyse bu başarısızlık nedeni ile bitecektir. Churchill’in II. Dünya Savaşındaki müthiş liderliği, Çanakkale’deki hezimeti unutturacaktır. Ayrıca Çanakkale Savaşından alınan dersler, İngiliz ve Amerikalılar tarafından çok daha büyük operasyonlar olan Sicilya (1943), Anzio (1944) ve Normandiya (1944) çıkarmalarının planlamasında kullanılacaktır.

Winston Churchill’e bu savaştan sonra kalan miraslardan biri ise Türkiye’ye ve Mustafa Kemal Atatürk’e olan sempatisi ve hayranlığıdır. Bu duygular ile, Churchill Kurtuluş Savaşı’nın bitiminde Türkiye lehine İngiliz iç siyasetinde çok kritik bir rol üstlenecektir.

Mondros Ateşkesi ile, 1918 Kasım’ında savaş düzeni ile Çanakkale’den geçen Müttefik donanması, 1922 yılı sonunda aynı boğazdan barış içinde geri dönecektir.

Türkiye, Boğazlar üzerindeki tüm haklarını 1936’da Montrö Anlaşması ile geri kazanacaktır.

Yazımı, Çanakkale Savaşından tam 28 yıl sonra, II. Dünya Savaşı’nın en civcivli zamanlarında Churchill’in Türkiye’yi Müttefiklerin yanında savaşa girmeye ikna etmek amacı ile yaptığı müzakerelerde sarfetmiş olduğu sözler ile noktalıyorum.

“There is a long story of the friendly rela­tions between Great Britain and Turkey. Across it is a ter­ri­ble slash of the last war, when Ger­man intrigues and British and Turk­ish mis­takes led to our being on oppo­site sides. We fought as brave and hon­ourable oppo­nents. But those days are done, and we…are pre­pared to make vig­or­ous exer­tions in order that we shall all be together…to move for­ward into a world arrange­ment in which peace­ful peo­ples will have a right to be let alone and in which all peo­ples will have a chance to help one another.”Winston Churchill

Burak Köylüoğlu

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar