Özel Sektör, Finansal Sektör ile İlişkisini Nasıl Yönetmelidir?

Burak Köylüoğlu

Türkiye, diğer gelişmekte olan ülkeler gibi, sermaye piyasaları (capital markets) görece dar, yabancı kaynak finansmanı ön planda olan bir ülkedir. Üstelik yabancı kaynak finansmanı, büyük çoğunlukla klasik banka kredilerine (kısa ve orta vade) dayanır. Toplam finansal sistem içinde proje finansmanı (project finance) , yapılandırılmış finansman (structured finance), dış ticaret finansmanı (trade finance), tedarikçi finansmanı (accounts payable financing) ve ticari alacak finansmanı (accounts receivable financing), ve diğer ürünler, ne yazık ki doğru noktaya gelememiştir.

Türkiye’de finansal sektör ve özel sektör ilişkisi asimetrik bir ilişkidir. Üst kurumsal segmentte, bankacılık sektörü az sayıda firmanın bankacılık işlemlerinden pay kapmak için yoğun bir rekabet içindedir. Ne de olsa bu kurumlar ekonominin kurumsal hacminin önemli bir kısmını oluşturur. Müşterileri, bayileri, tedarikçileri, maaş ödedikleri çalışanları, dış ticaret ve hazine ürünleri, vs. bankalar için mükemmel bir pazar alanıdır. Aynı zamanda bu kurumların genel olarak finansal verileri görece açık ve anlaşılabilir (aslında gerçek daha farklıdır.) olarak değerlendirilir.

Özel sektör içinde orta ölçekten başlayarak, üst kurumsal segmente kadar geniş alanda kurumların, finansal sektör ile ilişkisi belli bir dengededir. Burada bankanın riske bakışı ve pazarlama stratejisi ile kurumun sektörü, riski, yönetim şekli ve finansal yapısı bu ilişkinin kimliğini belirler.

Küçük ve orta ölçekli kurumların oluşturduğu segmentte ise, bankalar bu kurumlar karşısında asimetrik anlamda güçlüdür. Finansal sektörün bu segmentte net faiz gelir oranı (net interest margin) ve faiz dışı gelirleri (non-interest income) yüksektir. Ancak bu segmentin riski de, finansal sektör açısından çok daha yüksektir.

Finansal sektörün, özel sektör gibi kar amaçlı çalışan kurumlar olduğu genelde unutulur ya da bu gerçeğin unutulması tercih edilir. Klasik bir ekonomik sistemde, merkez bankası sistemin kalbi ise, bankacılık sektörü de damar sistemidir. Bankacılık sistemi temelde toplardamarlar gibi çalışarak yurtdışı finansman ve mevduatı kaynak olarak alır, özvarlıkları ile birleştirir, bu yarattığı toplam kaynağı atardamar gibi kamuya, kurumlara ve bireylere kredi olarak dağıtır. Kurumsal kredileri, faaliyetlerini finanse etmek için kullanan firmalar ise ekonomik sistemin organlarıdır. Ekonomide üretim ve ticaret yolu ile katma değer üretirler.

Bankalar, özel sektöre göre çok daha yüksek kaldıraç oranı ile (2017 Mart itibari ile 8.3) çalışırlar. Ekonomi yönetimi, pek çok alanda bu sektörü yakın bir gözlemde tutar. Finansal sektör, ekonomik ya da yasal uygulama değişikliklerinden birinci derecede etkilenir. Sektör aynı zamanda, önemli bir ekonomik politika aracı ve vergi toplama kaynağıdır. Sektörün finansal verilerinin genel anlamda doğruyu yansıttığı düşünülür (bu da tartışması keyifli bir konudur.).

Kurumlar için; bankacılık sektörü ile ilişkilerindeki temel amaç, uygun nitelik, tutar ve maliyet ile yabancı kaynaklara ve finansal ürünlere ulaşmaktır. Küresel Ekonomik Krizin nitelik ve nicelik değiştirerek sürdüğü ve Türkiye Ekonomisindeki birikimli sorunların varlığı dikkate alındığında bu amacın nasıl gerçekleştiği stratejik bir önemdedir.

Kurumun yönetim kalitesi, finansal kurumların risk algısını şekillendirir.

Açık ve güçlü bir vizyona ve buna bağlı sağlam bir stratejik plana sahip olan kurumlar, yönetim biçimi anlamında iyi bir rota çizmiş bir gemiye benzer. Finansal sektör, orta ve uzun vadede kurumun nerden gelip, nereye gideceğini izleyebilir ve bu rotayı finansal gerçekleşmeler ile ölçebilirler. Bu nitelikteki kurumlar, daha iyi finansallara sahip firmalara göre çok daha uygun nitelik ve tutarda yabancı kaynağa ulaşabilir.

Bu konuda en iyi örneklerden biri yaklaşık 20 yıl önce orta ölçekli bir yapıda faaliyet gösteren metal sektöründe bir firmanın gelişim hikâyesidir. Firmanın vizyonu, üretim kapasitesinde modüler bir büyüme ile ithal ürünlerin doldurduğu bir alanda rekabetçi bir üretimden satış modeli oluşturmaktır. Firma yirmi yıl boyunca bu vizyonunu ısrarla takip edip, bugün Türkiye’nin İSO 150 sıralamasına girmeyi başarmıştır. Başarısındaki en büyük pay da, iş ortağı olduğu bankalara stratejik hedeflerinden, operasyonel sonuçlarına kadar şeffaf bir ortam sağlaması ve bu ilişkiyi mükemmel bir şekilde yönetebilmesidir. Bir süreden sonra firmanın yatırım projeleri finansmanı bankacılık sektörü açısından “kaçırılmaması gereken” birer fırsat haline dönüşmüştür.

Kurum ile finansal sektörün ilişkisi, finans yönetiminin becerisi ile doğrudan orantılıdır.

İyi bir finans yönetiminin, kurumun stratejisine ve iş planlarına hakim bir genel bakış açısına sahip olması beklenir. Bu hakimiyet, aynı zamanda finansal stratejinin ve iş planının doğru ve uyumlu bir şekilde oluşturulmasını sağlar.

Bu sayede finans yönetimi, hangi finansal ürünü, hangi maliyet ile hangi finansal kurumdan sağlayacağını öngördüğü gibi, kullanılan finansal ürünlerin hangi derecede, hangi zaman diliminde firma için nasıl bir kaldıraç yaratacağını öngörür.

Bu finansal kararların yerindeliği, doğrudan kurumun kredibilitesini ve finansal sektörün algısını etkiler.

Örneğin bugün elektronik ve beyaz eşya sektöründe ilk sıralarda yer alan bir şirketler grubunun son 25 yıldaki başarısının hikâyesi, iyi bir iş modelinin yanı sıra mükemmel bir finansal yönetime dayanmaktadır. Uzun süre, nispeten oldukça yüksek bir kaldıraç oranı ile beraber finansal sektörün algısını da doğru yöneterek bu ölçeğe ve karlılığa gelebilmiş olmak önemli bir başarıdır.

Finansal sektör ile kurum ilişkisi iyi yönetilmesi gereken bir diplomatik ilişkidir.

İş hayatı bir satranç oyunu ya da ”Go” oyunu değildir. Taraflar oyuna eşit başlamazlar. Finansal sektör ile özel sektör arasındaki ilişki, basitçe “win and loose” matriksi gibi doğrusal bir mantığa dayanmaz. Daha çok, zayıf ve kuvvetli devletlerin bir arada yaşadığı karmaşık bir Dünya düzenine benzer.

Bu tabana dayanan ilişkiyi profesyonelce yöneten kurum yöneticilerinin yanı sıra acemi bir poker oyunu ile yönettiğini düşünen yöneticiler de mevcuttur. Blöf ve restlerle yönetim kısa vadelidir. Bir süreden sonra blöf ve restler görülmeye başlanır.

İyi bir banka ilişkisinin önemli unsurlarından biri de, firmanın ticari sırlarını koruyarak, bankanın risklerini yönetebilmesine olanak sağlayacak ölçüde açık ve şeffaf olmaktır. Finansal açıdan iyi yönetilen bir kurumda, firmanın finansal yapısını ve faaliyet unsurlarını detaylı ve açık bir şekilde gösterebilen ve bu ilişkide inisiyatifi elinde tutan profesyonel yöneticiler bulunur.

İyi finans yöneticileri, bankaları ve finansal kurumları aynı Bismarck’ın dediği gibi birbiri ile uyumsuz atları aynı arabaya koşabilen yöneticilerdir. Bunu sağlayamayan finans yöneticisinin o koltuğu terk etme zamanı gelmiştir.

İyi bir banka ilişkisi, iyi bir banka portföyüne dayanır.

Bir kurum için optimum çalışacağı banka sayısı, firmanın sektörüne, faaliyet biçimine, bilanço büyüklüğüne, yabancı kaynak kullanım oranına, satış büyüklüğüne, dış ticaret hacmine ve faaliyet yapısına bağlı olarak değişir. Ekonominin sorunlu olduğu dönemlerde, çalışılan banka sayısının, normal döneme göre arttırılması önerilir.

Kurum için kredili çalışılan bankaların sayısının artması, bankalar arasında rekabetin arttırılması için önemlidir. Bu rekabet (ceteris paribus), firmaya bilançosunun hak ettiğinin üzerindeki tutarlarda kredi limitlerine, daha zayıf teminatlar vererek, daha düşük finansman maliyetleri ile ulaşma fırsatı verebilir. Diğer yandan, banka sayısının artması özellikle finans ve muhasebe bölümlerinin iş yükünün artması anlamına gelir. Bu iş yükü bir noktadan sonra firma içindeki kayıt sistemini, mali operasyonu ve finansal yönetimi olumsuz olarak etkiler, sistem verimsizleşmeye başlar. Hatta uç durumlarda denetim eksikliklerine de yol açabilir. Pastanın çok dilime bölünmesi, dilimlerin büyüklüğünün çalışan bankalar açısından yetersiz olması ile sonuçlanır. Kurum için finansal giderler fark edilmeksizin artmaya başlar.

İyi banka portföyü banka riskinin ve ürünlerinin iyi dağıldığı bir portföydür. İyi organize edilmemiş bir portföy, finansal operasyonların niteliğini düşürür, finans giderlerini arttırır ve en önemlisi kurumun kreditör riskini artırır.

İyi ve kötü portföy nasıl kurulur meselesine bir örneği Bankacılık Kanununa dokunmadan vereyim: Sektörün içinde ağırbaşlı bankalarının yanı sıra daha esnek, hızlı hareket eden bankalar da mevcuttur. Kredi riskinin tamamını 2. grup üzerine kurarsanız, siz de fiyat ve kredi koşulları anlamında hızlı ve heyecanlı bir ilişki içinde olursunuz. Veya tersini yaparsanız, finansal yönetimin tüm ürünlerinde doğru dengeyi kuramazsınız. Bu iş tam bir tasarım ve mühendislik (mühendislik yapmak için mühendislik derecesine ihtiyaç yoktur.) işidir.

İş doğrusu tüm finansal ürünleri, kredi ve kredi dışı olmak üzere, doğru kurulmuş bir portföye dağıtmaktır.

İyi bankacılar, kurum için önemli bir iş ortağıdır.

İyi banka yöneticileri ve çalışanları, Türkiye’de oransal olarak hızla azalan önemli değerlerdir. Kurumun kullandığı finansal ürünleri, iyi bankalar ve iyi bankacılardan oluşan bir portföy ile yönetmek ve bu ilişkilere yatırım yapmanın sonsuz faydası vardır. Tabii ki bu ilişkiyi de rasyonel ve tutarlı yönetmek kaydı ile.

İyi bir bankacı pek çok yönü ile kendini belli eder. Donanımlı ve mesleğine bağlı bankacılar ile kurulan ilişkiler, yapılan toplantılar, yürütülen müzakereler ve tartışılan konular fayda sağlar, farklı bir bakış açısı sunar. Tersine bankacılığın temel prensiplerini, “Süpermarket Bankacılığı” düşüncesinin arkasına atan banka yöneticileri ve çalışanları ile kurulmuş olan ilişki, tam bir zaman kaybıdır, doğru bir temele oturmaz.

Kurumların temel fonksiyonlarından biri de risklerini doğru yönetmeleridir. Riskini yönetemeyen kurumların risklerini kreditörler yönetir/yönettirir.

İyi yönetilen bir kurumda, yönetim kurulu üyeleri ve profesyonel üst düzey yöneticiler, faaliyet tabanı ile (satış, kapasite, üretim, kalite, maliyet, vs.) finansal tabanın (finans, hazine, bütçe, genel muhasebe, yönetim muhasebesi, vs.) birbiri ile uyum içinde yürümesini sağlarlar. Bu süreçte, işin doğası gereği her zaman içsel ve dışsal riskler oluşacaktır. Bu riskler yönetilemezse, faaliyet ve finansal yapı bozulmaya başlar. Bugün Türkiye’de özel sektörün temel sorunlarından biri de risk yönetiminin yeterli olamamasıdır.

Finansal yapının bozulmaya başlaması, doğal olarak kreditör rolünü üstlenmiş finansal sektörün de yaklaşımını etkiler. Örneğin, bankaların kurum ile kredi ilişkisinde nitelik, nicelik, vade, teminat, fiyatlama ve diğer koşullarda, genel koşulların dışında bir bozulma yaşanıyorsa, bu önemli bir uyarı işaretidir.

Finansal bozulmada belli bir eşik geçilirse, faaliyet tabanı da bozulmaya başlar. Bu safhada da kurum yönetimi giderek kreditörlerin artan yönlendirmesi ve etkisi ile kurumu yönetmeye çalışır. Finansal sektör bu aşamada, daha az diplomatik ve daha doğrudan müdahil olur.

Özet olarak, finansal kurumlar ile ilişkinin niteliğini saptayan dört temel parametre vardır: kurumsal yönetim, finans yönetimi, risk yönetimi ve diplomasi.

Bu parametrelerin ilk üçünde usta olunabilir ancak dördüncü parametre olan diplomasi ustalık anlamında pek çok yöneticinin asla ulaşamayacağı bir sanattır.

Belki de unutmamamız gereken şu söz ile bu yazıyı noktalamak gerekir.

“Banks do not create money for the public good. They are businesses owned by private shareholders. Their purpose is to make a profit.” John Rogers

Burak Köylüoğlu

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Arkadaşınız ile paylaşın