Menu

Türk Ekonomisinde “Credit Rationing” Meselesinin Analizi

Burak Köylüoğlu

Türkiye’de bankacılık sektörü denilince, kredi ve mevduat bankacılığı yapan bankalar akla gelmelidir. Yoksa yatırım bankacılığı ve proje finansmanı üzerine özelleşmiş bir bankacılık sistemi veya varlığa dayalı finansmana dayalı kurumlar Türkiye’de yeterince gelişmemiştir. Ayrıca Kurumsal bankacılığın bir fonksiyonu olan bankaların proje finansman bölümlerinin gerçek anlamda “structured finance” yapmazlar. Var olan örnekler ise istisnadır. Bu bölümler, kurumsal bankacılık alanında daha uzun vadeli klasik finansman sağlar.

Türkiye’de bankacılık sektörü bir dönem, kişi başı borçluluk oranlarının gelişmiş ülke düzeylerinden uzak olduğu varsayımı ile bir dönem yabancı bankalar tarafından oldukça ilgi görmüş ve Türkiye’nin hızlı büyüme temposuna ayak uydurmuştur.

Ancak son ekonomik krizden önce dahi artan devlet regülasyon ve yönlendirmesi, artan kurumsal borçluluk sonucu sorunlu kredilerin büyümesi, fonlama maliyetlerinin artması ve bireysel kredilerin gerçek sağlıklı sınırlarına erişmiş olması, parlak bir geleceği olduğu düşünülen bu sektöre gölge düşürmüştür.

Son ekonomik kriz bize göstermiştir ki, uzun dönemli birikimli giden makro ekonomik dengesizliklerin tetiklediği her kriz en sağlam kalelerde dahi gedik açar. Bu gediğin en önemli göstergesi, sektörde başlamış olan “ credit rationing”, kötü bir çeviri ile Türkçeleştirir isek “kredi tayınlanması” meselesidir.

“Credit rationing”, yüksek bir kredi talebi olmasına ve kredi talep edenlerin daha yüksek faiz ödemeyi kabul etmesine rağmen; kredi arzının artmaması ve hatta bazı koşullarda kredi arzını kısıtlanması kavramıdır. Diğer bir deyişle, bankalar ve kredi müşteri arasındaki arz ve talep dengesinin fiyat mekanizması ile sağlanamaması durumudur.

Rationing ya da tayınlama, savaş veya olağanüstü dönemlerde, erzakın düşük arz nedeni ile talebin devlet tarafından düzenlenmesidir. Credit rationing (kredi tayınlanması) ise finansal kurumların yüksek talebe rağmen, kredi arzını kısıtlaması veya arzda çok seçici davranmasıdır. Birinci olgu devlet müdahalesi ile talebin kısıtlanması iken, ikinci tanım pazar dinamikleri sonucu, bankaların kredi vermede isteksiz davranmaları veya seçici davranmalarıdır.

Credit rationing, Dwight M. Jaffee (1943-2016) ve Franco Modigliani’nin (1918-2003) 1969 yılında yayınlamış oldukları, A Theory and Test of Credit Rationing isimli makalesi ile tam tanımı ile literatüre girmiştir.

Türkiye’de bankaların 2017 sonundan beri kredi musluklarını kısmaya başlaması pek yazılıp çizilmese de, sıklıkla konuşulan bir vakadır. Üstelik bu politika ekonomik krizin iyice belirginleştiği Ağustos 2018 döneminde iyice ortaya çıkmıştır. Reel sektörün kredi olanaklarına erişimi zorlaşmış, kısa vadeler hariç makul fiyatlı sabit faizli kredilere erişim olanağı kalmadığı gibi bazı kredi tipleri ise neredeyse piyasadan kalkmıştır.

Genel olarak bankalar kredi kullandırımlarında daha seçici davrandıkları gibi, kullandırım yaptıkları firmalarda teminat artışına gittikleri izlemektedir. Üstelik kaynak maliyetleri ile plasman fiyatlarındaki fark açılmasına yani net faiz getirisinde karlılık yükselmesine rağmen kredi verme konusunda bankaların seçiciliği artmaktadır.

Pekala bankalar, ekonomi yönetiminin her yönü ile, karşılıklar ve kredi grupları konusunda rahatlatıcı düzenlemelerine, genel telkin ve “ikna edici” yöntemlerine rağmen neden kredi vermekte ikircikli davranmaktadır? Bu faktörleri tek tek analiz edelim.

Reel sektörün ürettiği finansal tablo ve raporlarda belirsizlikler bulunmaktadır.

Reel sektörün en büyük sorunlarının başında 2001 sonrası dönemde iç pazar büyümesine endeksli, prodüktivite artışı yetersiz, sektöre giriş ve çıkışları zorlaştırmaya yönelik ölçek ekonomisi kurmaya dayanan büyüme modeli seçmesi gibi faktörler bulunmaktadır.

Kurumsal yönetimin istisna olduğu reel sektörde, kararlar işletme bilimine dayanmak yerine girişimcilik önsezisine dayanır. Bu neden ile rasyonellik her zaman önsezi ve risk alma güdüsünün gerisinde kalır.

Ekonominin nominal olarak parlak olduğu dönemlerde, reel sektör kazanımlarını bankalar ile paylaşmakta cimri davranırken, kayıpların ve zorlukların olduğu dönemlerde sivil sektör örgütleri yolu ile bankalara karşı bir lobi oluşturmaya çalışırlar.

Reel sektör içinde gerçek anlamda kurumsallaşamamış ve profesyonel yönetimin olmadığı çoğunluğu teşkil eden kütlenin bu yapısını asla büyüyememiş çocuklara benzetirim. Genelde bu kurumların temsilcileri haklı talepler hariç olmak kaydı ile oluşan sıkıntılarını ya devletin politikalarına ya da bankaların sert uygulamalarına bağlarlar. Elbette bankaların ve devletin hatalı uygulamaları vardır ama reel sektör içsel risklerini yönetmek veya kurumsal yönetimi geliştirmek yerine dışsal faktörlerden şikâyet ederler.

Bu neden ile varlıklarının bir kısmı ortaklar üzerine kaydırılmış, borçlanma düzeyi yüksek tutularak vergi kalkanı oluşturulmuş pek çok kurum aslında herhangi bir dış şoka karşı dayanıklı değildir.

Türkiye’de eğer bağımsız denetime tabi değil ise, vergi matrahını arttıracak yani maliyetleri aktifleştirecek bilanço makyajlarının önemli bir yaptırımı yoktur. Bağımsız denetime tabi kurumlarda ise bağımsız denetimi işin içine sokarak veya bağımsız denetimi yanıltarak finansal tablo üretmek de teorik yaptırımlara rağmen zahmetsizdir. Bu neden ile yüksek karlı görünen kurumlar, nasılsa aniden bir likidite sıkıntısına düşerler veya bazı örneklerde halka açılan kurumların özvarlıklarının aslında yeterli olmadığı sonradan anlaşılır.

Türkiye’de bu finansal tabloların oluşturduğu riskleri bilen ama ölçme konusunda adım atmayan bankacılık sektörü de ekonomi kışa döndüğü zaman muslukları kısar. Bu kez bankacılık sektörü hakkında “güneşli havada şemsiyesini ödünç veren ve yağmurlu havada şemsiyesini geri isteyen” yakıştırması yapılır. Aslında bu benzetme şemsiye ödünç alamayacak firmaların, şemsiyeyi ödünç verme analizini doğru yapmamış bankacılık sektörüne karşı yaptığı yaygaradan başka bir şey değildir. Bankanın kabahati aslında başta şemsiye verme sürecindeki eksikliği ile sınırlıdır.

Bankacılık sektörü iş stratejisi anlamında soğuk bir duş almıştır.

2000-2001 Ekonomik Krizi sonrasında uygulanan IMF programının en önemli dayanağı bankacılık sektörünün yeniden sermayelendirilmesi, denetim ve gözetimin güçlendirilmesi, sektörün zayıf oyuncularının sistem dışına çıkartılarak güçlü bir finansal sektör yaratılması idi.

Bu politika, krizin ardından da devam ettirildi. Türkiye’nin 2002-2008, 2010-2013 arasındaki büyüme periyodlarının arkasında her zaman güçlü olarak tesis edilmiş bankacılık sektörü yer aldı.

Bankacılık sektörüne aralıksız büyüyen Türkiye hikayesi ile önemli sayıda yabancı oyuncu girdi. Yabancı oyuncuların girmesi ile beraber, bu sermaye grupları ile yakın çalışabilecek yeni üst yönetici kadroları oluştu. Banka üst yönetimleri hızlı ekonomik büyümenin süregeleceği varsayımı ile bankacılık sektöründe kredi genişlemesi ve kredi dışı ürün pazarlanması üzerine dayalı bir iş modeli oluşturdular. Bu modelin en önemli dayanağı kişi başı kredi hacmi ve ürün satışını maksimize eden satış ve pazarlama stratejisi ve hedefleri idi. Bu model 2013 yılına kadar (2008 son çeyrek ve 2009 yılı hariç) doğru bir stratejiye dayanıyordu. Modelin en önemli zayıflığı ise bankacılığın olmazsa olmaz risk ölçümleme, analiz ve değerlendirme sistemlerinde geliştirme yapılmaması oldu. Bu kavrama aşağıda ayrıca değineceğim. 2013 yılında aslında, her bankacılık ürünün paketlenip pazarlanmaya çalışıldığı “Süpermarket Bankacılığı” dönemi sona ermiş idi.

2013 yılından itibaren Batı Dünyası’nın krizden çıkmaya başladığı netleşince, artık haddinden ucuz ve bol para kavramının sona ereceği anlaşıldı. Türkiye’nin tüm kurumları ile başlıca hatası bu yeni dönemin dinamiklerini öngörememesi ve hatta gözden kaçırmasıdır. Bankalar, 2016 yılı sonuna kadar eski iş modeline bağlı kaldılar.

2016 yılı sonundan itibaren, ekonomi yönetimi Neo-Keynesyen bir politikanın araçlarından biri sayılabilecek “Kredi Garanti Fonu” (KGF) aracının kapsamını genişletti ve reel sektörün krediye ulaşma olanaklarını arttırdı. Kamu garantisinin bu kadar yaygın bir şekilde bir havuç olarak bankaların önüne sunulması ile bankalar eski risk alma iştahlarına geri döndüler.

Ancak KGF, yapıcı yıkım (creative destruction) ile doğal bir seleksiyona tabi olması gereken reel sektörün yapısındaki bozulmayı engelleyemedi. Üstelik yapılması gereken içsel ve dışsal reformları da erteledi. Aynı dönemde bankalar da kredi analizi, değerlendirmesi ve izlemesi fonksiyonlarını geliştirmede gerekli adımları atamadılar. 2017 sonundan sonra artık reform yapmak için çok geçti. Ekonomik kriz kapıyı çalınca, bankalar derinlerde oluşmuş olan risklerin ilk defa farkına vardılar.

Kredi yönetim modelinde yapılan birikimli hatalar, kredilerde fren yapmaya yol açmıştır.

Bankacılık sektörünün en önemli zayıf noktası, kredi süreçlerini yeni ekonomik koşullara adapte edememeleridir. Kredi süreçleri ana beş süreçten oluşur:

  1. Kredi analizi veya finansal analiz

  2. Kredi limitlerinin oluşturulması

  3. Kredi limitlerinin kullandırılması

  4. Kredilerin sağlığının izlenmesi

  5. Sorunlu kredilerin yapılandırılması veya sonlandırılması

Bu beş temel süreç doğru tanımlanmış bir süreç, bu süreçlerin içinde yer aldığı iyi bir sistem, çalışkan yetenekli ve deneyimli bir profesyonel işgücü gerektirir. Bankalarımız hem süreçlerin geliştirilmesi hem sistemin ileriye götürülmesi hem de profesyonel işgücüne yatırım anlamında geride kalmıştır. Bu başlıkları tek tek aşağıda açacağım. Bunun sonucunda ise sağlıklı verildiği varsayılan pek çok kredi verildiği anda ve hemen sonrasında dahi sorunlu hale gelmiştir. Sorunlu hale kredi tutarı ve oranı arttıkça, bankaların kredi verme iştahı azalmıştır.

Kredi yönetimindeki en önemli sorun ölçüm yapan sistem ile profesyonel kadro bileşimindeki optimizasyon sorunudur.

2003 sonrasında ortaya konulmuş temel tez, kredi yönetiminin daha analitik ve sistemsel bakış açısı ile yönetilmesidir. Bu yaklaşım doğru ama eksiktir. Analitik araçlar, veriyi doğru süzen ve sonucu eksiksiz ve objektif olarak yorumlayan insan kaynağı ile değer kazanır. Ne yazık ki Türkiye’ye giren yabancı bankalar başta olmak üzere bankalarımız, profesyonel işgücünün faydasını daha az öncelikli olarak değerlendirmiş, kadrolarındaki büyümeyi teknik anlamda deneyimsiz ve satış tarafında görünürde dinamik kadrolar ile sağlamışlardır.

1990’lı yılların fırtınalı dönemini yaşamamış, 2000-2001 krizini görmemiş, bu vakaları sonradan analiz edememiş ve/veya risk analizi anlamında yeterince teknik beceri kazanamamış bankacıların çoğu; 2016 sonrası ortamda riskleri yönetmekte zorlanır hale geldiler. Bu faktör de için bankaların risk yönetiminde derin zaaflar oluşturdu. Bu neden ile finansal sistemde oluşan yük, deneyimli ve teknik bilgisi ile analiz aşamasından karar vermeye kadar donanımlı; oransal açıdan az sayıda bankacının oluşturduğu bir kümenin üzerine yığıldı. Kredi kararları bu neden ile merkezileşti ve sahadan uzaklaştı. Bu da seçiciliği arttırdı.

Kredilendirmede kullanılan analitik araçların değerliliği tartışılır haler geldi.

Kredilendirmede kullanılan analitik araçlar, yurt dışından getirildikten sonra tutarlı sonuçlar üretmekte zorlandı. Yıllar boyu kalibre edilmelerine rağmen, bu araçları veri ile besleyen ve çıktıyı yorumlayan donanımlı bankacıların eksikliği bu araçların doğru sonuçlar üretememesine yol açtı. Ekonomik kriz kapıyı çalınca, limitleri yeni revize edilmiş ve makul derecelendirme sonuçları olan bazı kurumların bir anda sıkıntıya düşmesi bir anda sektörde paniği arttırdı.

Yüksek kar marjı ile yüksek oranda teminatlanmaya dayalı kredi verme politikası çöktü.

Uzun bir dönem boyunca yüksek teminat ile görece yüksek riskli kurumlara karlı krediler vermek moda olmuştu. Bu metot sadece bazı küçük ve orta ölçekli bankalarda değil aynı zamanda piyasa yapıcı olan bazı bankalarda da uygulanır hale geldi. Aslında bu metodun en bilinir mucitlerinden biri, 2000-2001 krizi sonrasında bankasını hızla büyütüp, iyi bir fiyata satan, Hüsnü Özyeğin idi. Hüsnü Bey’in stratejisi 2000’li ve 2010’lu yıllarda sıklıkla kopyalandı ve uygulandı. Ancak bu metodu uygulayanların şöyle bir hatası oldu. Hüsnü Bey, 2000-2001 krizi sonrası IMF programının hasta bir çocuğa verilen şok antibiyotik tedavisi gibi ülkeyi nasıl hızla toparlayacağını ustaca görmüş idi. Üstelik bizzat kendisi ve alt ekibi 1990’lı yılları yaşamış, sektörel ve belli başı sermaye gruplarının dinamiklerine hâkim bir ekip idi. Daha da önemlisi Hüsnü Özyeğin bu yöntem ile kendi sermayesini riske atar durumdaydı. Daha sonra bu modeli benimseyenler, görünürde parlak ama riskleri artan bir ekonomik ortamda bu modeli olduğu gibi almak tersine bir etki yaptı.

Ekonomi politikasındaki yön de kredi krizini tetiklemiş oldu.

Uzun yıllar boyunca kredi genişlemesi, ekonomik büyümeye destek verdi. Ancak kredi büyümesine eşdeğer bir verimlilik ve/veya prodüktivite artışı olmayıp da kurumların borçluluğu artınca sistematik risk büyüdü.

Riskin arttığını gören ekonomi yönetimi, oluşan toplam borcun servis edilebilmesini sağlamak için KGF gibi önlemleri devreye aldığı gibi bankaların kredi gruplandırma ve karşılık ayırma konusundaki düzenlemelerini de hafifletti. Ayrıca sektöre verilen “nasihat” ve “telkinler” de kredi yapılandırmalarını kolaylaştırdı. Ancak bütün bunlar reel sektördeki sorunu çözmedi ve hatta sorunu erteledi. Ağustos 2018’den itibaren kur ve faiz yükselişi bir spirale döndü. Reel sektör ilk önce kısa döviz pozisyonu ile bilançosu hasar aldı, daha sonra faiz yükselişi borç servisinin yükünü arttırdı. Üstelik firmalar iç pazardaki dinamikler gereği maliyet artışı ile iç piyasa talep düşüşünün arasında kaldı. Üstüne de ödeme-tahsilat zincirindeki sorunlar geldi. Bankalar da haklı olarak, bu ortamda flu finansal tablolar yerine görebildikleri ve deneyimledikleri riskler üzerine yoğunlaştı. Piyasada zor oyunu bozmaya başladı. Geçici konkordato kararı almanın bu kadar kolay olduğu bir ortamda, iyi niyetli borçlulardan çok, iyi niyetli olmayan borçlular bu önemli hukuki süreci kullanır hale geldiler.

Özet ile Türkiye’de ekonomik ortamda oluşan fay hatlarından biri olan “credit rationing” kavramını analiz etmeye çalıştım. Bu eğilimi kırmak bu ekonomik ortamda kolay değildir. Reel sektörün zayıf halkalarının sistem dışına çıkarmak ve bu zayıf halkaların üzerinde yer alan varlıkların hızla devrini sağlayarak; finansal raporlama standartlarından, kredi derecelendirmeye kadar bir dizi yapısal önlem alarak sağlıklı bir ekonominin temelinin atılacağına inanıyorum.

Burak Köylüoğlu

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar