2018 Ekonomik Krizinin Görsel Bir Analizi

Burak Köylüoğlu

2010’lu yıllarda bir analizi görsel kaynaklar ile yapmak veya incelemek daha çok tercih edilir hale geldi. Mühendis kökenli yöneticiler, daha uzun bir süreden beri görsel araçlar ile tasarım ve analiz yapıyor. Ben de eski alışkanlıklarım ile karmaşık olay ve sistemleri, görsel öğeler kullanarak (örneğin aşağıdaki şema bir “Swimlane Chart” yöntemi üzerine kurulmuştur.) basitleştirmeyi tercih ediyorum. Eskiden bu analizleri bol bol renkli kalemler kullanarak yapardım. Artık bu alanda kullanılabilecek bir çok yazılım var.

Bu yöntemlerden esas olarak uzmanlık alanım olan finansal ve stratejik yönetimde çok faydalandım.

Türkiye’nin sürüklenmekte olduğu ekonomik krizin öncü göstergelerini yaklaşık beş yıldan beri izlemeye çalıştım. Yazılarımda da bu göstergelerin ne anlama geldiğini ve ne yönde geliştiğini anlatmaya çalıştım. Bu gösterge ve değişkenlerin ne şekilde bir ekonomik kriz yarattığını oluşturmuş olduğum ve aşağıda yer alan neden-sonuç şemasında size aktarmak istiyorum.

Bu şemayı öğrenmesi ve kullanımı çok kolay “Mind Mapping” aracı olan Lucidcharts ile oluşturdum. Sözü uzatmadan bu krizin nasıl oluştuğuna hep beraber göz atalım.

Bütün ekonomik krizler, mevcut sistemde dengeyi oluşturan (denge istenilen noktada olmayabilir.) parametrelerin mevcut durumdan farklı eğilimler üretmesi ile başlar.

Bu değişkenleri birbirinden bağımsız değil tersine birbirine bağımlı bir şekilde hareket ederler. Türkiye Ekonomisini analiz ederken başlıca değişkenleri şu şekilde sıralayabiliriz.

  • Dış politik ortamdaki gelişmeler

  • İç siyasetteki gelişmeler

  • Ekonomik yönetim (para ve maliye politikaları)

  • Özel sektörü

  • Kamu sektörü

  • Finansal sektör

  • Hane halkı

Türk Ekonomisindeki bu temel yedi değişken, 1939 yılından beri istikrarsız bir şekilde değiştiği için her dönemde bu değişkenler ayrı bir paradigma yaratmakta ve her paradigmanın çöküşü ise ayrı bir kriz oluşturmaktadır. Bu yüzden Türkiye son seksen yılda bir Almanya, Japonya, Güney Kore, Tayvan veya oluşmakta olan bir Çin mucizesi yaratamamıştır.

Türkiye’nin son ekonomik krizi, diğer ekonomik krizlerine benzemek ile beraber, bu krizi diğerlerinden ayıran önemli bir fark bulunmaktadır. Türkiye’nin GSYH’sı 2009 yılı hariç 2001’den beri aralıksız bir şekilde öz alıcı bir şekilde büyümüş ancak bu büyüme ülke nüfusunun yetkinlik veya bilgi birikimi artışından veya ülkede üretilen katma değerin çeşitlenmesi ve yükselişinden değil, tamamen iç tüketim ve iç tüketimin beslemiş olduğu rant ekonomisinden kaynaklanmıştır.

Bu eğilimi destekleyen iki önemli periyod oluşmuştur. Bu dönemlerin ilki , 11 Eylül 2001 terör saldırıları sonrasında ABD’den başlayarak tüm dünyayı etkisi altına alan bol ve ucuz paranın hükmettiği ve “laissez faire” tipi denetim ve regülasyonun gevşek olduğu bir ekonomik ortamdır. Bu neo-liberal ekonomik sistem 2008 Küresel Ekonomik Krizi ile önemli bir darbe almıştır.

İkinci dönem ise 2008 Küresel Ekonomik Kriz sonrası oluşan sistematik zararı sönümlemek amaçlı neo-Keynesyen para ve maliye politikasının hakim olduğu dönemdir. Bu dönem ise ekonomik kriz ile başlamış ve 2013 yılında bu sistemin temel araçlarının derece derece azaltılacağı açıklanmıştır.

Bu uzun dönemlerin sağladığı borçlanma olanaklarıTürkiye’nin büyümesinin temel yakıtı olmuştur. Her peri masalının bir sonu olduğu gibi Türkiye’nin şansı 2013 Mayıs ayında FED Başkanının ucuz ve bol para dönemini biteceğini açıkladığı zaman dönmüştür. İyi kumarbazlar ve trader’lar istatistiğin derinliğinde yatan olasılık teorisinin nasıl işlediğini bilirler ve masadan kalkma zamanını hissederler.

Türkiye’deki tüm oyuncular istisnalar hariç olmak üzere bu şansın döndüğünü ya hissetmediler ya da görmezden geldiler. Yoksa partinin biteceği 2013 Mayıs’ında resmen açıklanmıştı.

Krizi tetikleyen bir başka nokta da finansal sektör dahil, tüm oyunuların giderek büyüyen rant ekonomisinin oluşturduğu saadet zincirinin bir yerde kopmayacağını varsaymalarıdır. Sağlıklı bir ekonomide rant, toplamın içindeki payı sınırlı olmak kaydı ile doğal bir parametredir. Ancak Türkiye’deki rant ekonomisi, ahbap çavuş kapitalizmi eşliğinde (ki Türkiye’nin 1939 yılından itibaren temel hastalıklarından biridir.) öyle bir noktaya gelmiştir ki, diğer sektörler de bu ekonomik düzene farkında olarak ve olmayarak adapte olmuştur. Buna en güzel örnek çimento sektörüdür. Çimento sektörü, rant ekonomisinin önemli bir parçası olan inşaat sektörünün büyümesine eşlik etmiş ve yeni kapasiteler kurarak bu zincirin bir parçası olmuştur.

Bireyler de bu ekonomik büyümenin yeni gerçeklerine uyum göstermiştir. Yükselen konut fiyatları barınma ihtiyacının ötesinde bir konut talebi yaratmış, yaratılan bu talep bedava sayılabilecek (reel faiz anlamında) finansman ile beslenmiştir. Ortaya ise müthiş bir konut üretimi ve genişleyen ve büyüyen şehirler çıkmıştır. 2003-2016 döneminde bütün büyük şehirlerde konut ve ticari alanlarda müthiş bir değer artışı oluşmuş, bu varlıklara sahip olanlar ellerini ovuşturmuştur.

Ekonomide yaratılan dengesizlikler sadece rant ekonomisi ile sınırlı değildir. 1990’lı yılların yüksek enflasyon ve türbülanslı döneminden yorulmuş hane halkı 2001’den sonra tüketimin dayanılmaz afyon etkisinin çekiciliğine kapılmıştır. Tüketim yeni moda cep telefonlarından, giyim kuşama; dayanıklı tüketim mallarından yurtdışı seyahatlerine kadar geniş bir yelpazeye yayılmıştır. Oluşan bu tüketim, birikimli bir tasarruf açığına, birikimli tasarruf açığı ise matematiksel anlamda artan kişi başı borçlanma ve özel sektör borçlanmasına dönüşmüştür.

Özel sektör bu dönemde hızla büyüyen iç talebe uygun büyüme yarışına girmiştir. Bu büyüme; genel olarak ölçek ekonomisi kurma, pazara girişi zorlaştırma, kritik dağıtım kanallarında güçlenme, yatay ve dikey büyüme stratejileri ile yığınsal/conglomerate tipi büyüme stratejilerinden oluşmuştur.

Bu stratejilerin temel finansmanı orta ve uzun vadeli YP kaynak ile borçlanma olmuştur. Bilançolar ve gelir tabloları büyürken, aynı zamanda finansal tabloların kalitesi zayıflamıştır.

Operasyonel, organizasyonel ve finansal olarak büyümüş olan özel sektör ne stratejik yönetim ne finansal yönetim ne de risk yönetimi anlamında ileriye gidememiştir. Üstelik 2000’li yıllarda Dünya’da baş döndürücü anlamda değişen teknolojik alt yapı, ürün ve marka yönetimi, üretim süreçleri, insan ve yetenek yönetimi anlamında Batı Dünyası’nı (Japonya, G.Kore ve Tayvan dahil) farklı bir yere taşımıştır.

Bu eğilimi özetleyen en güzel karşılaştırma ise, Türkiye’nin dünyanın 17. Büyük ekonomisi olmasına rağmen, küresel rekabet endeksinde (The Global Competitiveness Report 2017-2018, World Economic Forum) 61. sıraya gerilemiş olmasıdır.

Krizi tetikleyen bir süreç de Türkiye’nin AB’nin siyasi ve demokratik anlamda gelişmişliğinin yansıması olan Kopenhag Kriterlerinden uzaklaşması olmuştur.

Dış politikada ise Dünya’yı doğru okuyamamanın yaratmış olduğu gelgitler ve Ortadoğu Coğrafyasına gereksiz derinlikte angaje olmak Türkiye’nin Batı Dünya’sı ile ilişkilerine menfi etkide bulunmuştur.

Ekonomik krizin son tetikleyicisi ise bağımsızlığı tartışmaya başlanan para politikası ile genişlemeci bir maliye politikasının bir arada bulunmasıdır. TCMB’nin faiz silahını doğru zamanda ve ölçekte kullanamaması en nihayetinde faiz ve döviz sepetini bir spiral şeklinde yükseltmiştir.

En nihayetinde Temmuz-Ağustos 2018 döneminde başlayan Rahip Brunson vakası, ekonomik krizin bahanesi olmuştur. ABD ile gerilen ilişkileri “Reel Politik” kavramından uzak bir şekilde yönetilmeye çalışılması ülke riskini arttırmış; faiz ve kur düzeyi yeni rekorlar kırmıştır. “Reel Politik”, şampiyon bir ağır sıklet boksörü (ABD) ile, idmansız ve hafif sıklet bir boksörün müsabakaya girmemesini gerektirirdi.

En nihayetinde, krize yüksek borçla giren özel sektör, iç talep düşüşü, ödeme-tahsilat zincirinin kopması, maliyet enflasyonu-kapasite kullanım zorluğu-fiyat esnekliğinin artması ile karşı karşıya kaldı. Krizin oluşturduğu sistematik zarar müthiş bir düzeye ulaştı. Ekonomi yönetimi ise vergi aflarından, dövizle borçlanmaya, döviz ile yapılmış sözleşme esaslarından swap piyasasına kadar birçok alanda yasal düzenleme getirmek zorunda kaldı. Bu düzenlemelerin bazıları serbest piyasa işleyişinden geri adım atmak anlamına geldiği gibi bazıları da geriye yönelik işlediği için evrensel hukuki normlara uyum anlamında tartışma yarattı. Ancak bu düzenlemeler olağanüstü bir dönemin zorladığı önlemler idi.

Rahip Brunson olayı çözülmesine (ve Batı Dünyası ile olan ilişkilerde yumuşama sağlanmasına) ve TCMB para politikasında faiz silahını kullanabilmesine rağmen, krizi yaratan temel değişkenlerin önemli bir bölümü halen masadadır. Üstelik bu değişkenlere ilave olarak krizin oluşturmuş olduğu sistematik zarar da bu değişkenlere ilave olmuştur.

Bu krizin nasıl seyir edeceği ve nasıl üstesinden gelineceği konusunda gelen sayısız soruya yanıtım şudur: Yukarıdaki diyagramı inceleyiniz ve krizin hangi parametrelerinin halen etkin olduğunu analiz ediniz. Bu diyagrama bir de krizin yaratmış olduğu sistematik zararı ve Türkiye’nin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ile oluşan prodüktivite farkını ekleyiniz. Sorunuzun yanıtını bulmuş olacaksınız.

Burak Köylüoğlu

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Arkadaşınız ile paylaşın