Menu

Kredi Garanti Fonu Sisteminin Kısa Bir Analizi

Burak Köylüoğlu

Kredi Garanti Fonu (KGF), diğer devlet teşvikleri ile beraber özellikle 2013 sonrasında soğumaya başlamış Türkiye Ekonomisi içinde önemli pay sahibi olan küçük ve orta ölçekli kurumların (KOBİ) finansal kaynaklara rahat ulaşımını sağlamak amacı ile kurulmuş (1993) bir garanti sistemidir.

KGF, genel olarak küçük ve orta ölçekli kurumlar lehine, banka kredilerinin teminatını oluşturmak için bankalara hitaben (genelde kredi tutarının %85’i kadar) garanti (kefalet) verir.

KGF bir anonim şirket olarak kurulmuştur. Bu anonim şirket yasa ile kurumlar vergisi başta olmak üzere çeşitli vergi ve harçlardan istisna ve muaf tutulmuştur. Ortaklık yapısı 16 özel banka,5 kamu bankası ile kamu ve yarı kamu nitelikli oda ve kurumlardan oluşmaktadır.

Teorik olarak, KGF tarafından garanti verilmiş olan bir kredi sorunlu hale düşer ise, banka KGF’ye başvurarak almış olduğu garantiyi nakde döndürmekte, ayrıca garanti harici riski varsa yasal takibe geçmektedir. KGF ise firma lehine vermiş olduğu garantinin tazmin olması ile almış olduğu teminatları paraya çevirmek üzere yasal takibe geçmektedir.

2016 yılından itibaren, ekonomi yönetiminin KGF konusuna verdiği önem artmış, Mart 2017 itibari ile KGF her anlamı ile ekonomik gündemin önemli bir parçası haline gelmiştir.

Kredi Garanti Fonunun henüz 2016 yılı faaliyet raporu yayınlanmamasına rağmen, fonun büyüme hızının göz alıcı olduğu anlaşılıyor. Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın 3 Mart 2017 tarihinde yer alan açıklamasına göre fondan verilen toplam garanti tutarının 70 Milyar TL’ye ulaşmış olduğu (sanırım kuruluştan itibaren toplam hacim) anlaşılıyor.

Fonun, 2015 sonu itibari ile sadece 2.45 Milyar TL verilmiş garantisi olduğu dikkate alındığında, verilen garantilerde son on beş ayda müthiş bir büyüme olduğu çıkarımı yapılabilir.

Kredi Garanti Fonu’nun işleyiş tasarımı gelişmiş ülkelerdeki örneklerden alınmıştır. Ancak genel ekonomik ortamdaki değişkenler ile beraber değerlendirildiğinde, KGF’unun bu kadar yaygın kullanılmaya başlanmasının bazı zafiyetler yaratabileceğini düşünüyorum.

KGF, Bankaları teminata kredi vermeyi özendirmektedir.

Sağlıklı bir kredi, temel olarak bankacılığın meşhur ve kadim 5C prensibine (cash flow, collateral, capital, character, conditions) dayanır. KGF garantisinin, perakende bankacılıkta (SME Banking) bu kadar ön plana çıkarılması kredi prensiplerinin, teminat ağırlıklı bir sistem ile yer değiştirmesi anlamına gelir.

Aristo mantığı ile konuya yaklaşırsak, sağlıklı bir ekonomide bankacılık sektörünün 5C prensibi başta olmak üzere, kredi değerlendirme süreçleri ile KGF teminatına gereksinim duymaksızın genel olarak KOBİ’lere rahatça kredi tesis ediyor olması gerekirdi.

Demek ki KGF garantilerinin bu kadar yaygın olarak kullanılması kredi değerliliği olmayan büyük bir KOBİ kitlesine kredi verilebilir hale getirmiştir.

Kredi değerliliğine sahip olmayan bu kitleye ek kaynak verilmesinin, tasarruf açığına sahip bir ekonomide kıt kaynakların verimli olmayan bir şekilde kullanımı anlamına gelir.

KOBİ’lerin kamu garantili kaynağa değil, ölçek ekonomisine, sağlıklı bir kayıt ve finansal sisteme gereksinimi vardır.

KGF’nin bu kadar yaygın bir araç olarak sunulmasında en önemli eleştiri noktası, bu garantinin yaratacağı ek fonların, KOBİ’lerin temel sorunları çözmeyecek olmasıdır. Türkiye’de KOBİ’nin tanımı 40 Milyon TL ciro ve 250 çalışanı aşmayan tüzel kişiliklerdir. Bu kurumların çok önemli bir kısmı (istisnaları dışarıda bırakırsak) iyi bir kayıt sistemi ve finansal yönetimden uzak, rekabette zorlanan, sanayi tarafında ekonomik ölçek ve maliyet yapısına yakın olmayan bir profil içermektedir. Kamunun en önemli görevi bu kurumların, rekabetçi bir yapıya dönüşümünü sağlayacak ortamı oluşturmaktır.

Ekonomik bir faaliyet tabanına dayanmayan ve yaptığı işi doğru ölçüp, doğru raporlayamayan ve gerçek anlamda bir tüzel kişilik oluşturmayan yapılara kamu garantisi ile kaynak transferi yapmak sorunu çözemeyecektir.

Kamu garantisi ile teminatlandırılan KOBİ’ler genelde vergi vermekte cimridir.

Türkiye’de vergi gelirlerinin neredeyse %70’i dolaylı vergilerden (temel kalemler ÖTV, dâhilde ve ithalde alınan KDV olmak üzere) sağlanır.

Toplam vergi gelirleri içinde gelir vergisinin payı yaklaşık %20’ler düzeyinde iken kurumlar vergisinin payı sadece %8’ler düzeyindedir. Gelir vergisi, ağırlıklı olarak ücretli çalışanların brüt ücretlerinden kesilen stopaj ile kurumsal şirketlerin ortaklarının kişisel gelirlerinin yarattığı vergi matrahından oluşur. Kurumlar vergisinin önemli bir kısmı da, Türkiye’nin en büyük kurumlarının beyan etmiş olduğu vergi matrahı üzerinden gerçekleşir.

Genel olarak KOBİ’lerin, kamunun kurumlar vergisi gelirleri içindeki payı küçüktür. Aynı şekilde KOBİ’lerin ortaklarının da gelir vergisi içindeki payı da yüksek değildir.

Eğer kamu kaynakları KGF garantisinin temelini oluşturmak gibi belli bir amaç ile riske ediliyorsa, kamuya düşen ödev bu kaynaklardan faydalanan kesimin vergi ödemesini sağlamaktır. Eğer, devlet bir kesime kamu gelirlerine dayanan bir fayda sağlayarak, vergi toplayamıyorsa ortada yanlış bir uygulama vardır.

Bu durumu özetleyecek en güzel örnek, bazı KOBİ’lerin bir banka şube yöneticisinin brüt ücretinden kesilen gelir vergisi toplamından daha az kurumlar vergisi ödemesidir.

KGF ile verilen garantiler, KOBİ’lerden çok bankacılık sektörüne yarayacaktır.

KGF garantileri, bankacılık sektörünün tahsis edeceği kredilerin genel olarak %85’ini teminatlandırmaktadır. Kalan teminat unsurunu ise bankalar kredi değerlendirme süreçlerinde belirlemektedir. Bankalar KGF ile hem yüksek nitelikli bir teminata sahip olmakta, hem de perakende bankacılığın yüksek net faiz farkları (spread) ve faiz dışı gelirlerinden kar etmektedir. Ayrıca KOBİ’ler hem KGF’una komisyon ödemekte, hem de ilgili bankanın KGF’una olan komisyon giderlerini de dolaylı bir şekilde ödemektedir. (bankalar bu giderleri de faiz farklarına ve faiz dışı gelirlerine yansıtmaktadır)

Bankaların KGF aracına sarılması, perakende bankacılık işkolunun yeniden yıldızının parlaması işte tam bu nedenden kaynaklanmaktadır. Sektörü uzaktan izliyorsanız bile, bankaların hızla KGF garantisi pastasından pay alma yarışının farkına varıyor olmalısınız. Bankacılık sektörü de bu segmentte daha az risk alarak, yüksek karlılığı sürdürme olanağını doğal olarak değerlendirmektedir.

KGF garantisi veren kurumlar orta vadede teminat yapılarının bozulması ile karşılaşabilirler.

Bankacılık sektöründe yazılı olmayan bir kural vardır. Kredili çalışan bir firma verdiği teminatların niteliğini ve kalitesini arttırdığı zaman niteliği artan teminat yapısı esnekliğini kaybeder.

Basit bir örnek vermek gerekirse; önceden sadece kefalet teminatı ile kredili çalışan bir firmanın, kredi teminatlarının maddi teminata (çek, temlik, ipotek, vs.) dönüşmesi halinde, firmanın içinde bulunduğu sektör ve firmanın finansal yapısı daha iyiye gitse dahi eski teminat koşullarına (daha hafif teminat koşullarına) geri dönüşü uzun ve zor bir süreçtir.

Maddi teminatlarını KGF’una verip, bankalara KGF garantisi veren bir kurum, KGF garantisine daha da bağımlı olacaktır. Bir de bankaların meşhur “pari passu” prensibini unutmayalım. Yani koşullarda eşitlik ilkesi. KGF garantisi bir bankaya verildiği zaman, başka bankalar da bu nitelikte teminat talep edecektir.


Elbette KGF sisteminin sağladığı pek çok fayda vardır. Bankacılık sektörünün kredi olanaklarına ulaşamayan pek çok küçük ve orta ölçekli kurum, bu olanaklara ulaşabilir duruma gelmiştir. Ekonomide 2016 ikinci yarısı ve 2017 ilk çeyreğindeki ödeme-tahsilat zincirindeki bozulmanın etkisinin büyümesi bu ve benzeri yöntemler ile engellenmiştir. KGF, bankalarla eşit ve toplam KGF garantili portföyün belli bir oranına kadar garanti vermektedir. Bu da oluşabilecek kamu zararını sınırlandırmaktadır. Ayrıca alınan komisyonlar (banka ve firmadan), ile KGF’una sorunlu alacak olarak yansıyacak tutarı karşılayacak bir gelir havuzu oluşturduğu varsayılmaktadır. KGF’nin Eximbank ile yapmış olduğu protokol, döviz kazandırıcı faaliyetlerin finansmanını KOBİ’ler için kolaylaştırabilecektir.

Ancak bütün bu faydalar, Türkiye Ekonomisinde önemli bir yer tutan orta ve küçük ölçekli kurumların içinde bulunduğu sorunu çözmemektedir. Kredi sistemi sağlıklı bir faaliyet yapısına ve finansal tabana dayanmalıdır. Bu da Kredi Garanti Fonu ile değil, küçük ve orta ölçekli kurumlardan daha büyük ve ekonomik ölçekli, finansal olarak iyi yönetilen, iyi bir kayıt sistemine sahip, profesyonel çalışan ve yöneticileri barındıran, kurumsallık çıtasında ileriye doğru hareket eden ve kamu için doğrudan vergi geliri yaratan yeni kurumların oluşmasını sağlamak ile olabilir.

Ancak bu hali ile KGF kısa vadede ekonomik olarak çalışmayan pek çok işletmeye, yaşamını sürdürme şansı vererek yapılması gereken ana değişimi kamu fonlarını kullanarak ötelemektedir. Daha da önemlisi, bu sistemin en büyük riski, kamu desteği ile yüzdürülmeye çalışılan büyük kitlenin üreteceği gerçek zararın ileride daha büyük risk ve maliyetlere yol açmasıdır.

Aslında bu durum ekonomide artık çözülemeyen bir açmazın bir tarafıdır. Özel sektördeki kurumsal firmalar, yüksek döviz kısa pozisyonu, tam kullanılamayan kapasiteler, maliyet enflasyonu ve talep yetersizliği arasında sıkışırken, KOBİ segmentindeki bozulma işi likidite tuzağına kadar getirmiştir. Doğal olarak ekonomi yönetimi kamu bütçesindeki sağlam görünen yapıyı da kullanarak bankacılık sektörü aracılığı ile likidite krizinin genişlemesine engel olmaya çalışmaktadır. Ancak bu politikaların Türkiye gibi yüksek cari açığa (ve zor savunulan yerel para birimine) sahip ülkelerde nasıl bir sonuç vereceği de belirsizdir.

Ancak daha da basit bir gerçeği sunarak yazımı bitirmek isterim. Türkiye’de ortalama TL kredi faizlerini basitçe yıllık bileşik olarak %16 (elbette kurumsal kredi oranları çok daha düşüktür.) olarak alalım. Çok kullanılan değişken faizli TL kredilerin faizleri 3 ayda bir ödenir. Bu da yaklaşık anaparanın %4’üne denk gelir. Üç ayda bir kredi anaparasının %4’ünü bile servis etmekte zorlanan bir segmente, kamu fonlarının desteklediği bir yaygın garanti programı uygulamak ne kadar doğrudur? Yanıtı okuyucuların yorumlarına bırakıyorum.

“One trouble is that when Government gets into a business it tends to make it uneconomic for anyone else.” John James Cowperthwaite

Burak Köylüoğlu

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar