Balkan Savaşları’nın Analizi

Burak Köylüoğlu

Bugün Balkan Savaşlarının başlangıcının tam 105.yıl dönümü. Balkan Savaşları tarihimizin en trajik sayfalarından biri olup, o dönemde yaşananlar bugün için tarihi dersler içermektedir.

Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyılda; Fransız Devriminin etkileri ile kurumsal, Sanayi Devrimi ile de ekonomik olarak çöküş evresinin son safhasına girmiştir. İmparatorluk, tarihsel misyonunu tamamen kaybetmiş; bu misyonun omurgası olan “Evrensel Hükümdarlık” (Universal Monarchy) kavramı Avrupa’nın Aydınlanma Çağına girmesi ile beraber tarihe karışmıştır. Bir imparatorluğun en temel hayati fonksiyonu olan çok uluslu bir yapıyı yönetme ve kontrol etme kapasitesi, Osmanlı İmparatorluğunda artık mevcut değildir. Fransız Devriminin dünyanın her köşesine yaymış olduğu milliyetçilik kavramına karşı Osmanlı İmparatorluğu Rumeli’de; Bulgar, Slav, Yunan ve Arnavut tebaasına ne vaat edebilirdi? Üstelik Islahat ve Tanzimat reformları ve I. Meşrutiyet gibi önemli değişikliklerin denenmiş olmasına rağmen.

İmparatorluğun çöküşünü hızlandıran en önemli faktörlerden biri de ekonomik durumdur. Mısır gibi çok önemli bir eyaletin 19. yüzyılın hemen başında fiilen kaybedilmesi, Sanayi Devriminin el becerisi ve işçiliğe dayalı üretimi neredeyse anlamsız kılması, Kırım Savaşı ve bir felaket olan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın finansmanı ile bitmeyen isyanlar ülke ekonomisini tamamen harap etmiştir. Ekonominin çöküşüne rağmen, Osmanlı İmparatorluğu elde tutulması artık mümkün olmayan ve hiçbir ekonomik fayda sağlamayan eyaletlerden (Trablusgarb ve Yemen) çekilmemiş, bu eyaletleri ısrarla her pahasına elde tutmaya çalışmıştır.

Bir başka önemli sorun ise imparatorluktaki siyasi çalkantıdır. 1909 yılında II. Abdülhamid’in iktidardan uzaklaştırmış olan Jön Türk hareketi, aynı zamanda ortada önemli bir siyasi boşluk da yaratmıştır. Bugün II. Abdülhamid hakkında ifade edilen övgü ve eleştirilerin çoğu duygusal ve politiktir. II. Abdülhamid; imparatorluğun klasik düzenini ve toprak bütünlüğünü muhafaza etmeye çalışırken bir tarafta bu amaç için merkeziyetçi, tam mutlakiyete dayanan vehimli bir idare kurmuş ve oluşabilecek tüm muhalefeti bastırmaktan çekinmemiştir. Diğer taraftan da devletin elindeki olanaklar ile ulaşım ve haberleşme anlamında büyük yatırımlar yapmış; dış siyasette “vakıflar ve kilise meselesini” kullanarak genç Balkan Ülkeleri arasındaki çıkar çatışmaları yaratmıştır. İç siyasette hafiyecilik, despotluk ve sürgünler ile anılmasına rağmen, Doğu Anadolu, Levant ve Arap topraklarındaki iç karışıklıkları karşıt kabile ve aşiretleri kullanarak “ekonomik” bir şekilde, bastırabilmiştir. Donanmayı ihmal etmiş (veya etmek durumda) olmasının ilerideki sonuçları da acı olacaktır. II. Abdülhamid eğitimi, dünya görüşü ve elindeki olanaklar ile tükenmiş bir imparatorluğu hataları ve sevapları ile beraber muhafaza eden son gerçek Osmanlı imparatorudur.

Döneminin sona ermesi ile beraber İttihat ve Terakki Partisinin siyasi egemenliğinin güçlenmesi, imparatorluğun sorunlarına çare üretmeyecektir. İttihat ve Terakki Partisi, II.Abdülhamid’i iktidardan edebilmiş olmasına rağmen, imparatorluğu tamamen modernleştirecek ve hayatını devam ettirecek devlet yönetimi deneyimine sahip değildir. Üstelik lider kadrosu, örgütçülük ve ihtilalcilik anlamında becerikli olmalarına rağmen, fazlası ile kendine güvenen ve hatta maceraperest bir yapıdadır. İttihatçılar için, 1905 yılında Japonya’nın Rusya karşısında dünya tarihini değiştiren büyük zaferi ve 1871’de birliğini sağlamış Alman İmparatorluğu’nun Kıta Avrupası’nın en güçlü ülkesi haline gelme süreci, gıpta edilecek örnekler olmasına rağmen, bu örneklerin bir uygulamaya dönüşmesi imparatorluk için olanaklı değildir.

Takvimler 1912’yi gösterdiği dönemde imparatorluğun durumunu daha da zorlaştıran başka bir durum da artık iki yıl sonra başlayacak kıyametin kaçınılmaz hale gelmiş olmasıdır.

Almanya’nın 1871’de birleşerek, Sanayi Devriminin 2. ve 3. safhalarının öncü ülkelerinden biri haline gelmiş olması, dünya siyasetindeki dengeleri tamamen değiştirmiştir. Dünya siyasetinde I. Dünya Savaşına götüren kıyamet makinesinin kurulması ise, Birleşik Almanya’nın fiili kurucusu olan Şansölye Otto von Bismarck’ın, genç imparator II. Wilhelm tarafından azledilmesi ile başlar. Genç imparator, Almanya’nın geleceği konusunda sabırsız ve hatta tamamen hayalperesttir. II. Wilhelm’in imparator olması erken ve tesadüfi olsa da, kişilik yapısındaki dengesizliğinin de hikayesi de bir o kadar ilginçtir. Doğum esnasında doktorun aceleci davranıp, bebeğin sağ kolunu forsepsle zorlayarak sakatlamış olması, Wilhelm’i hayatı boyunca etkileyecektir. Son derece katı bir Prusya askeri sisteminde sakat bir sağ kol ile at binmeyi ve kılıç kullanmayı öğrenen genç prense, eğitimi sırasında subaylar hiçbir ayrıcalık göstermemiş, tersine babası imparatorun talimatı ile daha da acımasız davranmışlardır. Wilhelm’in fotoğraflarında sağ kolunu zayıf ve kısa göstermemek için, elinde bir eldiven ya da kılıç kabzası tuttuğunu veya ellerini kavuşturarak gizlediğini görebilirsiniz.

Otto von Bismarck görevden azledilince, kıtanın merkezinde doğmuş büyük gücün ipleri, genç imparatorun eline tamamen geçmiştir. II. Wilhelm’in deneyimsiz ellerindeki Alman İmparatorluğu’nun yeni ihtirasları, ezeli düşman konumundaki Fransa ile yarı hasta bir kimlikte olan Rusya İmparatorluğu’nu bir araya getirmeyi becermiştir. Hemen ardından Almanya’nın İngiltere ile tutuştuğu donanma yarışı İngiltere’yi Fransa ile müttefik (Entente Cordiale, 1904) olmaya itmiştir. Halbuki aynı İngiltere ve Fransa daha 1890’larda Afrika’daki sömürgecilik köşe kapmacasında neredeyse savaşın eşiğine gelmiş idi. Almanya’nın giderek büyük bir tehdit haline gelmesi, 1907 yılında İngiltere’nin Rusya ile tüm anlaşmazlıklarını kenara atarak müttefik olmalarını ve İngiltere-Fransa-Rusya üçlü bir paktının doğmasını sağlamıştır. Bu paktın karşısında ise Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan oluşan üçlü başka bir ittifak mevcuttur. Dünya adım adım, 1899-1902 Boer Savaşı (Güney Afrika), Alman-İngiliz Donanma yarışı (1898-1914), Rusya-Japonya Savaşı (1904-1905), I. Fas Krizi (1905-1906), Bosna Hersek Krizi (1908-1909), II. Fas Krizi (1911) ile büyük bir savaşa gider durumdadır.

Balkan Savaşları ise, yaratacağı etkiler ile bu sürecin savaştan önce son adımı olacaktır.

Avusturya Macaristan’ın oldubittiye getirerek hukuken Osmanlı toprağı olan Bosna Hersek’i ilhak etmesi (fiilen 1878’den itibaren kendisi idare etmektedir.) artık Balkan Savaşı’nı ve I. Dünya Savaşını kaçınılmaz hale getirmiştir. Bosna Hersek’in ilhakı ile Sırbistan’ın gözleri Makedonya’ya dönmüş, ve birbirlerine rakip Balkan Devletleri arasındaki ihtilaflar bir süreliğine imparatorluk topraklarını paylaşmak üzere unutulmuştur.

Bu ortamda savaşa giden yolda Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri durumu da iç açıcı değildir. Orduya politika girmiş, ittihatçı ve eski imparatorluk düzeninden yetişmiş olan subaylar arasında alaylı-okullu çatışması her kademede hissedilir hale gelmiştir. Üstelik çok daha büyük bir tehdidin de farkına varılmamış durumdadır. Balkan Ülkelerinin askerî açıdan en güçlü devleti olan Bulgaristan, Prusya Modeli ile 4,338,000 kişilik nüfusuna nispeten yaklaşık 370,000 kişilik bir orduyu seferber etmiştir. Üstelik Bulgar Ordusu, yıllardan beri komuta düzeyinden erat düzeyine kadar Alman subayları tarafından eğitilmiş, zinde bir ordudur. 1894’de Osmanlı karşısında büyük bir yenilgiye uğramış Yunan Ordusu ise Fransız subayları gözetiminde eğitilmiş 120,000 kişiden oluşmaktadır. Sırp Ordusunun ise yaklaşık 200,000 kişiyi seferber ettiği bilinmektedir. Karadağ Krallığı ile beraber Balkan Paktı, yaklaşık 700,000-800,000 kişilik bir ordular grubu seferber edebilmiş, buna karşılık Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş başladığı anda Rumeli’yi savunmak için yalnız 250,000 kişiden oluşan Batı ve Doğu Rumeli Ordular Grubu mevcuttur.

Osmanlı İmpratorluğu’nun Rumeli’deki askeri gücünün önemli bir kısmı deneyimsiz yedeklerden (redif) oluşmaktadır. Daha da acısı ise savaş başlamadan önce Rumeli’de deneyimli askerlerden teşkil 120 tabur (yaklaşık 60,000-70,000 asker) terhis edilmiştir. İmparatorluk olan bitenden o kadar habersizdir ki, hükümet Sırpların Fransa’dan ithal etmiş olduğu seri atış yapan 75 mm. topların Selanik limanına indirilerek Sırbistan’a kara yolu ile nakil edilmesine izin vermiştir. Sırbistan’ın o tarihte denize çıkışı olmadığı ve Avusturya Macaristan’ın bu silahların kara yolu ile geçişine izin vermediği düşünülürse, imparatorluğun ne halde olduğu rahatlıkla anlaşılabilir.

Tüm bu gelişmeler olurken, Dışişleri bakanlığı ve hükümet derin bir uykudadır. Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) Asım Bey’in savaştan tam üç ay önce Balkanları kastederek, “Bu devletin atisinden imanım gibi eminim.” sözü bu derin uykunun ispat vesikasıdır. Bu söz söylendiği tarihte, 15 Temmuz 1912, Balkan Devletleri savaş için, siyasi anlaşmalarını bitirmiş, tüm askeri hazırlıklarını ise tamamlamak üzeredir. Asım Bey’den sonraki dışişleri bakanı Gabriel Noradingiyan ise Rusya’nın Balkanlar’da bir savaşa izin vermeyeceği şeklinde bir “teminatı” olduğunu açıklamış, 120 taburun terhisinin sağlamıştır. Aynı zat, I. Dünya Savaşı sonrasında 1919 Paris Barış Konferansında muzaffer İngiliz ve Fransız politikacılara yönelik olarak , Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulması için lobi yapacaktır.

İmparatorluk için yenilginin tüm koşulları hazırdır.

8 Ekim 1912’de hukuken başlayan savaşın kaderi iki hafta içinde belli olur. Sırplar Üsküp ve Manastır ekseninde ilerlerken sayıca daha az Osmanlı Ordusu’nun Kumanovo’daki zamansız taarruzu müthiş bir yenilgi ile sonuçlanır. 550 yıllık imparatorluk toprağı olan Kosova, Manastır ve Üsküp iki hafta içinde düşecektir. Kuzey Makedonya’yı savunan imparatorluk orduları ağırlıklarını bırakarak, Arnavutluk ve Epirüs’e (Bugünkü Kuzeybatı Yunanistan) çekilir.

Teselya ve Selanik’in kaderi ise savaşın başlangıcından bir gün sonra mühürlenecektir. Yunanistan’a karşı Teselya’nın tüm savunması Sarantaporo geçidindeki uzun yıllar boyunca özen ile hazırlanmış müstahkem savunma hattı üzerine kuruludur. Alman mareşali Colmar Freiherr von der Goltz tarafından hazırlanmış olan bu savunma hattı, derin vadilerin oluşturduğu coğrafi engeller ve çapraz olarak inşa edilmiş ateş noktaları ile teoride muazzam bir savunma hattıdır. Von der Goltz, bu savunma hattı için “Yunan Ordusunun mezarlığı” olacağı kehanetinde bulunmuş, ancak bu kehanet tutmamıştır. Ne yazık ki savunma hattı az sayıda yedek sınıfından oluşan kuvvet ile tutulmuş olup, Yunanlılar hattı oldukça zahmetsizce geçebilmiştir. Savunma hattını tutan askerlerimizin elindeki yeni tip Mauser tipi tüfekler ve Krups tipi toplar olmasına rağmen, eğitim verilmediği için, bu silahlar kullanılamamıştır. Teselya cephesindeki kuvvetlerin başındaki komutan ise Selanik’i tek kurşun atmadan teslim edecek olan Hasan Tahsin Paşa’dır. Savaştan önce bu zat, rüşvet suçu işlediği tespit edilerek rütbesi indirilmiş ve Selanik garnizonunun komutanı yapılmıştır. Yunanlılara Selanik’i 25 Kasım 1912’de tek bir kurşun atmadan, 25,000 asker ile teslim etmiş olan Hasan Tahsin Paşa ve oğlu (ve yaveri) Hasan Mesare’nin mezarları bugün Yunan Kara Kuvvetlerinin Selanik’te yer alan Balkan Savaşı müzesinde muhafaza altındadır. Aynı zamanda ressam olan oğlunun çizmiş olduğu teslim protokolüne ait resimler ise aynı müzede sergilenmektedir.

İmparatorluğun İstanbul’dan sonra ikinci büyük liman şehri olan Selanik’in kaybının öyküsü bu şekildedir.

Savaşın en kritik cephesi ise Trakya’dadır. Bulgarlar, Lüleburgaz ve Kırklareli savaşları ile Trakya’daki Osmanlı Ordularını bozguna uğratmış, Edirne Şehri kuşatılmıştır. Osmanlı Orduları, Trakya’da tam anlamı ile sapır sapır dökülmüştür. Örnek vermek gerekirse, kritik önemde olan Lüleburgaz savaşında, birbirinden habersiz birliklerimizin birbirine ateş açması paniği arttırmış, savunma hattı bozularak asker bir bozguna uğramış gibi geri çekilmeye başlamıştır. Birliklerin komutanı olan Abdullah Paşa ise sığınmış olduğu bir köy evinde, bir İngiliz gazetecinin getirdiği bisküvileri yiyerek hayatta kalabilmiştir.

Bulgar Ordularının hedefi İstanbul’dur. Trakya’nın tamamına yakını Ekim 1912 sonunda düşmüş ve imparatorluk orduları İstanbul’u örten son savunma hattı olan Çatalca’ya çekilmiştir. İstanbul’un düşebileceğini düşünen büyük devletler; İstanbul’a demir atmış savaş gemileri ile vatandaşlarını tahliye etmeye başlamıştır.

Ekim 1912 sonu itibari ile Epirüs’te Yanya, Arnavutluk’ta İşkodra ve Trakya’da Edirne dışında; Çatalca hattının batısı tamamen elden çıkmış durumdadır. Selanik’in nasıl teslim edileceği ise müzakere edilmeye başlanmıştır.

Bulgar Ordularının tali taarruz sıkleti ise, Batı Trakya ve Selanik olmuş ancak Selanik’in Yunanistan’a teslim edilmesi Bulgarlar ’da tam bir şok etkisi yaratmıştır.

Çatalca’daki savunma hattının korunabilmesi ancak Anadolu’dan yeni nakledilen birlikler, cephenin Bulgarlar için lojistiği zor bir uzaklığa gelmesi, siperlerde her iki tarafı da yiyip bitiren dizanteri salgını ve ordularımızın İstanbul’u kurtarma konusundaki gayreti gibi nedenler sayesinde mümkün olabilmiştir.

1913 Ocak ayına gelindiğinde savaş karada artık statik bir hal almış, Yunan Donanmasının Mondros ve İmroz’da kazandığı zaferler, 12 Ada hariç tüm Ege Adalarının kaderini belirlemiştir.

İşkodra ise tüm zorlu şartlara rağmen direnişini 21 Nisan 1913’e kadar sürdürebilmiştir.

Edirne ise şanlı direnişini 26 Mart 1913’e kadar sürdürebilmiş olup, tüm hedeflerine ulaşmış olan Sırpların, ağır kuşatma topları ile Bulgar Ordusuna destek için gelmeleri, şehrin teslim olmasını sağlamıştır.

Dönemin büyük güçlerinin arabuluculuğu ile 30 Mayıs 1913 tarihinde imza edilen Londra Anlaşması ile Edirne dahil tüm Rumeli kaybedilmiş oldu. Bulgaristan’ın eski müttefikleri olan Yunanistan ve Sırbistan’a taarruz etmesi ile beraber oluşan fırsattan faydalanan Osmanlı İmparatorluğu Edirne’yi geri alabildi. 12 Ağustos 1913 tarihinde imzalanan Bükreş Anlaşması ile bugünkü Doğu Trakya sınırlarımızın önemli bir bölümü tanımlanmış oldu. Teselya, Epirüs, Arnavutluk, Makedonya, Batı Trakya ve 12 Ada hariç Ege Adaları tamamen elden çıktı.

Savaşın en acı tarafı ise, savaş sırasında Rumeli’deki Türk ve Müslüman nüfusun uğramış olduğu katliam ve sürgünlerdir. Sayı olarak tam bilinmese de Balkan Savaşlar’ında yaklaşık bir milyon Türk ve Müslüman nüfusun katledildiği veya hastalıktan öldüğü söylenir. Öyle ki bünyeleri zayıflayan göçmenlerin taşıdığı hastalıklar, sığındıkları İstanbul’da da büyük bir dizanteri ve kolera salgınına sebep olmuştur.

Rumeli’deki Türk ve Müslüman nüfusun uğramış olduğu katliam ve acı göç hikayelerini anlatmaya maalesef kalemimin yeterli olmadığını düşünüyorum.

Bu savaşta ilk defa gazeteciler cephede günü gününe habercilik yaptılar. İleride Sovyetler Birliği’nin Lenin’den sonra ikinci güçlü adamı olacak Leon Troçki, bir gazeteci olarak Türk ve Müslümanlara yönelik yapılan katliamları tam ve tarafsız bir şekilde belgeledi.

Rumeli göçmenleri özellikle Batı Anadolu ve İstanbul’a yerleştirilerek, önemli bir Grek nüfusa sahip bu bölgelerde, nüfus dengesi Türk ve Müslümanlar lehine değiştirildi.

Balkan Savaşları sonucundaki yenilgi o kadar utanç vericidir ki, İttihat ve Terakki’nin liderleri kaybedilmiş toprakların bir bölümünü alabilmek için I. Dünya Savaşı’na girerek son bir kumar oynadılar.

Birinci Dünya Savaşı içinde cereyan eden Ermeni Tehciri, Balkan Savaşlarındaki olayların travması ile alınmış bir karardır. Ancak, Balkanlar’daki katliamlar açık bir etnik temizlik iken, Ermeni Tehciri savaş esnasında oluşmuş olan bir ayaklanmanın bastırılması için alınan, iyi düşünülmemiş ve yönetilmemiş bir tahliye ve göç kararıdır.

Türk Diplomasisi yıllar boyu bu konuyu doğru işleyememiştir.

Balkan Savaşındaki yenilgi, tarihimizin en ağır ve acı yenilgilerinden biridir. Ancak bu yenilgi okul kitapların yerini tam anlamı ile bulamamıştır. Her gelen iktidar sanki fikir birliği içinde bu yenilgi ve travmayı gizlemeye çalışmıştır.

Savaş boyunca askerlerimiz Adriyatik’ten İstanbul’a kadar uzun bir hatta karnı aç, üzerinde yazlık kıyafetler ve ayağında doğru düzgün ayakkabı olmaksızın savaşmıştır.. Yıllar sonra Cumhuriyet kurulduğunda, ilk kurulan fabrikaların şeker, un, ayakkabı ve kumaş fabrikaları olması şaşırtıcı değildir.

Savaş öncesinde Yunanistan 64,850 km2 olan toprağına 55,920 km2 daha eklemiş, Sırplar ise 45,430 km2 olan topraklarına ek olarak 41,880 km2 toprak kazanmışlardır. Balkan Ülkeleri arasında Bulgaristan ise savaşın en fazla yükünü çekmiş olmasına rağmen savaş öncesi 96,345 km2 olan toprağına sadece 25,250 km2 toprak ekleyebilmiştir. Bağımsız olan Arnavutluk ile beraber, Osmanlı İmparatorluğu yaklaşık 150,000km2 üzerinde toprak ve 500 yılı aşan mirası yitirdi.

Beş yüz yılı aşan Türklerin Avrupa’daki vatanı artık kaybolmuştur. Kaybedilmiş olan otuz üç vilayeti sıralıyorum: Serez, Drama, Taşoz, Selanik, Manastır, Serfice, Debre, Goriçe, Elbasan, Üsküp, Priştine, İpek, Prizren, Senice, Taşlıca, İşkodra, Draç, Yanya, Ergiri, Berat, Rodos, Sakız, Midilli, Limni, Sisam, Gümülcine, Dedeağaç, Hanya, Kandiye, Resmo, İaşid, İsfakiya, Preveze. Bu vilayetlerin bazıları örneğin Kars, Malatya, Adana, Erzurum, Diyarbakır gibi şehirlerimizden daha eskiden kazanılmış Osmanlı toprağıdır.

Balkan Savaşları bittiğinde Sırbistan’ın hedefi, Avusturya Macaristan elindeki Bosna Hersek’tir. Bosna Hersek’teki Sırp faaliyetleri, en sonunda kontrol çıkarak, I. Dünya Savaşının fitilini ateşledi. Sırbistan karşında 1914 Temmuz’unda, Almanya’nın Avusturya’ya vermiş olduğu açık çek ile Rusya’nın geri adım atmaması I. Dünya Savaşı’nı başlatmıştır.

Unutulmaması ve ders alınması dileğim ile,

Burak Köylüoğlu

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Arkadaşınız ile paylaşın