Orta Vadeli Programın ve Torba Yasanın Analizi

Burak Köylüoğlu

 

Ekonomi yönetimi geçen hafta yeni Orta Vadeli Programı (OVP) açıklayarak, bu programın açılışını TBMM’ye sevk edeceği yeni bir torba yasa tasarısı ile yaptı. Bu yazımda OVP’nın kısa bir analizini yapacağım.

OVP’nın en önemli dayanağı küresel ekonomik sistemin toparlanması üzerine kuruludur.

Ekonomi yönetimi OVP hedeflerinin tutturulması için tüm dayanağını küresel ekonomik sistem üzerine kurmuştur. Bu dayanağın da iki alt önemli dayanağı bulunmaktadır: Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkelere olan fon akımının artarak devam edeceği ve ülkemizin en önemli ihracat pazarı olanAB’deki hızlı ekonomik toparlanma. Özellikle Euro bölgesinde büyümenin yavaş yavaş toparlanması ve Euro’nun değer kazancı (EUR/USD paritesi 1.20’lere kadar geldi) bu temel savı doğrular gibi görünmektedir. Diğer yandan küresel sistemdeki çok önemli faktörler olan FED ’in bilanço daraltmaya başlayacak olması, bilanço küçülmesine faiz artışlarının eşlik edecek olması, Euro’nun aslında %1.20 düzeyine çıkmasının ABD Dolarının son dönemde Trump’ın yarattığı karmaşaya bağlı zayıflığından kaynaklanması; OVP’da pek dikkate alınmamış gibi görünüyor.

Daha da önemlisi küresel ekonomik sistem 2008’den beri belli yönleri ile halen kendini tam tamir edememiştir. 2008 yılında fiilen çökmüş olan sistemin, yerinde eski sistem olduğu gibi devam etmektedir. Örneğin 1971 yılında Bretton Woods sisteminin çöküşü (Nixon Shock olarak da bilinir.) hemen ardından yeni bir sistem kurulabilmesine rağmen, 2008 Küresel Ekonomik Krizi halen kendi çözümünü üretememiştir. Aslında FED, ECB, BOJ, BOE ve diğer gelişmiş ülkelerin merkez bankaları 2008’den itibaren parasal genişleme ve sıfır faiz oranları ile sistemdeki zararı, zararın park etmiş olduğu çöp varlıkları fonlayarak örtmüştür. Bu operasyon ameliyat öncesi verilen narkozdan pek de farklı değildir. Parasal genişlemeden normallere geri dönüş acılı olacaktır. Özellikle yüksek borç düzeyinde yaşayan ve ekonomileri büyük ölçüde gelişmiş ülkelerden akan fon akımlarına bağlı olan gelişmekte olan ülkeler için bu süreç son derece kritiktir. Türkiye’nin yüksek cari açığı ve net pozisyon açığı, ülkemiz ekonomisini bu zorlu süreçte kırılganlık açısından ön sıralara koymaktadır.

Dış politik ortam da OVP’nın önünde önemli bir risktir.

Türkiye’nin uluslararası politikada işi Osmanlı İmparatorluğu’nun acı yüzyılının (1821-1921) başlangıcından beri hiçbir zaman kolay olmamıştır. İçinde bulunduğumuz dönem de Türkiye açısından kolay bir dönem değildir. Dünya’nın tek süper gücü ABD’nin içinde bulunduğu ikilemler ve bu ikilemlerin politik yansıması olarak Trump’ın öngörülemez liderliği, AB’de güçlenmeye başlayan reaksiyonist aşırı sağın etkisi, Rusya-Çin ekseni ile gelişmiş Batı Dünyası arasında artan politik anlaşmazlık noktaları ve büyük güçlerin Ortadoğu’yu yeniden tasarlama süreçlerinin tamamı, Türkiye’yi etkiler durumdadır.

Türkiye, gelişmiş ülkelerden fon akımına ve bu ülkelere ihracat yapma sürecine önemli ölçüde bağlıdır. Türkiye’nin sattığı hiçbir mal ve hizmet dünya ekonomisi için vazgeçilmez değildir. Ancak, Türkiye’nin ekonomik düzeni; önemli ölçüde hammadde ve enerji tedarikine, pek çok tüketim malının ithalatına, kendi ihraç kalemlerinin ihraç edilebilmesine, turizm gelirlerinin belli düzeyde sürdürülebilmesine ve tüm bu faktörlerin kalanı olan yüksek tasarruf açığının fonlanmasına bağlıdır. Üstelik bu fonlamanın çoğunluğu carry-trade ve kısa vadeli portföy yatırımları ile gelmektedir.

Ekonomik yönden bu derece gelişmiş ülkelere bağımlı olan Türkiye’nin ulusal çıkarları, özellikle Kıbrıs, Ege Adaları ve kıta sahanlığı ve Ortadoğu’nun yeniden tasarımı anlamında büyük güçlerin çıkarları ile yer yer çatışmaktadır.

Orta Vadeli Planda öngörülen ekonomik hedeflerin tamamı, uluslararası politik gelişmelerin sonucuna doğrudan bağlıdır. Başta ABD ve Almanya ile yaşanan görüş farklılıkları belli ölçüde doğrudan çıkar çatışmalarına dönüşmüş ise, bu çatışmaların orta vadede ekonomik yansımalarının olmaması olanaklı değildir. Bugün; menfur 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili sanıkların iadesinin bazı ülkeler tarafından diplomatik bir koz haline getirilmesi, ayrılıkçı terör örgütüne el altından ve dolaylı bir şekilde verilen destekler, Suriye ve Irak’ta beslenen mikro milliyetçi akımlar ve bu akımlar sonucunda güney sınırlarımızın ötesinde, Irak ve Suriye’de oluşmaya başlayan fiili (de facto) bir idarenin bir hukuki (de jure) devlet yapısına dönüşme eğilimi; uluslararası alanda kolay olmayan bir ortamda olduğumuzu göstermektedir.

Türkiye için uluslararası politika ve strateji uygulaması müthiş bir ustalık gerektiren bir dönemdedir. Bu ustalığın derecesi OVP’nın kaderini ve hatta Türkiye’nin stratejik konumunu etkileyecektir.

OVP’de öngörülen temel makro ekonomik hedefler arasında önemli çelişkiler mevcuttur.

OVP’da 2017-2020 arasında ortalama %5.5 büyüme hedefinin yanı sıra, enflasyonun (TÜFE) 2020 sonunda %5’e ineceği (2017 %9.5, 2018 %7.0, 2019 %6.0, 2010 %5.0) varsayılmıştır. Üstelik kamu dengesinin bu süreçte bozulmaksızın iyileşeceği (2017 -%2.4, 2018 -%2.1, 2019 -%1.9, 2020 -%1.3) düşünülmüş, tüm bunların cari dengenin de beraber iyileşeceği (2017 -%4.6, 2018 -%4.3, 2019 -%4.1, 2020 -%3.9) bir ortamda oluşacağı modellemiştir.

Türkiye’de 1946 sonrası ya kamu açığı ya da cari açık vererek, daha çok da ikiz açık vererek (kamu açığı ve cari açık) yüksek büyüme oranlarına erişebilmektedir. Bu işin matematiği basittir. İhracatın GSYH (GDP) içindeki payı yaklaşık %18 olduğuna göre, Türkiye Ekonomisi önemli ölçüde iç pazara bağlı büyümektedir. İç pazara bağlı büyümenin iki koşulu vardır: Tüketici talebinin canlı olmasına ve/veya kamu harcama/yatırımlarına bağlı büyümedir. Her iki büyüme faktörü veya bunların bileşkesine bağlı büyüme tasarruf açığını arttıracaktır. Tasarruf açığı artan bir ülkede, cari açığın düşmesi olanaklı değildir. Üstelik OVP bize büyümenin ihracatın pay artışına tam bağlı olmadığını göstermektedir. (2017 ihracat/GSYH %18.47, 2020 ihracat/GSYH %18.15).

Bir diğer çelişki de enflasyon ve büyüme arasındaki ilişkidir. Bu dinamikler ile enflasyon yaratmadan büyüme olanaklı değildir. Üstelik başta enerji girdileri olmak üzere, temel hammadde girdileri konusunda maliyet enflasyonu kapıdayken. Lütfen temel emtia fiyatlarının eğilimine şu linkten bakınız: http://www.indexmundi.com/commodities/

Bir de Trump ABD’de alt yapının güçlendirilmesi ve renovasyonu anlamında mega projelerine başlayabilirse, bu projelerin yaratacağı emtia talebi ve sonrasındaki fiyat artışları ile maliyet enflasyonu sadece kapıdan içeri girmekle kalmayıp, ekonomik gelişmelerin tam ortasına yerleşecektir.

Gelelim bir başka çelişkiye: İhracat hacimleri ile USD/TL kuru arasındaki ilişki matematiksel olarak anlamlı değildir. OVP’a göre ihracat 2017 yılı toplam 156.5 Milyar USD’dan 2020 yılı toplam 195.0 Milyar USD’a yükselirken (%24.6); USD/TL kuru 2017 ortalaması 3.58’den 2020 ortalaması 4.02’ye (%12.2) yükselecek, üstelik USD/TL’deki yükseliş, bu dönemde enflasyonun epey altında gerçekleşecektir.

Ekonomi literatürü bize gelişmekte olan ülkeler için büyük bir sanayi atılımı ya da büyük bir doğal kaynak keşfi ve ihracatı hariç olmak kaydı ile, ihracatın büyük artışlar gösterebilmesi için güçlü para birimlerinden (hard currency yani bu durumda USD ile EUR) oluşan kur sepetinin yerel para birimi (bu durumda TL) karşısında enflasyonun üzerinde artış göstermesi gerektiğini ortaya koyuyor. Bu neden OVP’daki ihracat hedefini çelişkili buluyorum.

OVP’daki bir başka açıklığa kavuşması gereken nokta da ihracat-ithalat oranıdır. 2017 yılında ihracat/ithalat oranı %70.5 iken, 2020’de bu oran %71.7 düzeyinde muhafaza edilmektedir. Demek ki iç piyasa ağırlıklı 4 yıl boyunca ortalama %5.5 büyüme ihracat/ithalat oranını koruyarak sağlanacak, üstelik bu oran enflasyonu ve girdi maliyetlerini azaltmak için bazı regülasyonların gevşetildiği dönemde (örneğin et ve demir çelik ithalatını kolaylaştırıcı önlemler) korunabilecektir. Bu oranın bu kadar yüksek büyüme ile beraber tutturulması kolay görünmüyor.

Dünya iktisat tarihinde çok özel dönemler hariç, yükselen büyüme, düşen enflasyon, düşen kamu açığı, iyileşen cari açığın bir arada yaşandığı bir örnek yoktur. Bu özel istisnalara örnek vermem gerekirse Amerikan İç Savaşı sonrası ABD’nin altın dönemi (1865-1885), Almanya mucizesi (1949-1971) ve Japonya’nın tam bir yıkılıştan dünyanın ikinci büyük ekonomisi olmasına gidiş süreci (1952-1980) örnekleri incelenebilir.

OVP’da bazı temel noktaların da yer alması gerekirdi.

OVP’da bu kadar yüksek hedeflerin tutturulması için bazı koşulların plana net olarak konulması gerekir.

  1. İşgücü niteliğinin ne şekilde ve hangi hedefler ile arttırılacağı ve bu nitelik artışının sanayi verimliliği ile bağlantısı ortaya konulmalıdır.

  2. Sanayi ve turizm envanterinin hangi kritik alt sektörlerde geliştirileceğine yönelik ekonomi politikalarının OVP’da detay ile yer almamaktadır. Diğer bir deyişle, Türkiye’nin 2020 yılına kadar hangi sanayi kollarında gelişeceği, bu gelişimin ihracata ve döviz kazandırıcı faaliyetlere nasıl etki edeceğe, ithalatın payının orta/uzun vadede nasıl azaltacağının detayı mutlaka yer almalıdır.

  3. İlave alınacak vergiler ve tahsis olacak kamu kaynakları ile savunma sektörünün hangi alanlarında nasıl gelişim sağlanacağı ile bu gelişimin Türkiye’ye iç ve dış tehditlere karşı nasıl bir stratejik avantaj sağlayacağı belirtilmelidir.

  4. Savunma sanayi dalındaki yatırım ve gelişimin, orta vadede döviz kazandırıcı bir gelir sağlanmasına tahvil olup olmayacağı açıkça ortaya konulmalıdır. Literatür, bize savunma sanayindeki büyümenin, iç ve dış tehditlerin azaltılmasından oluşan fayda ile beraber bu sanayinin ürün ihracatına dönüşmesi halinde ekonomide dışsallık (externality) yaratmayacağını göstermektedir. Başarılı bir savunma sanayi, yüksek bir kapasite kurulumu gerektirir. Bu kapasitenin ekonomik fayda sağlaması, kapasitenin bir bölümünün ihracat yapılması ile gerçekleşir.

  5. Kamu kaynaklarının harcanmasındaki tasarruf ve verimliliğinin arttırılmasına dair detaylı bir programın açıklanması önemlidir.

  6. OVP’da öngörülen yüksek ekonomik hedeflerin, ekonomi birimleri içinde yüksek verimlilik artışları ile sağlanabileceği anlaşılmaktadır. Ekonomide özel sektör, kamu, tüketici ilişkisinde ve bu segmentler içinde ilişkilerin nasıl pürüzsüz olacağı açıklanmalıdır. Örneğin büyük şehirlerde yer alan trafik yoğunluğunda kaybedilen zamandan, bürokrasinin maliyetine, ahbap çavuş kapitalizminin engellenmesine veya en basitinden yalıtılmamış konutların ısı kaybına kadar her faktör değerlendirilerek, bu noktalardaki verimlilik artışlarının genel ekonomik yapıya etkisi ortaya konulmalıdır.

  7. OVP nezdinde önemli bir yapısal reform olabilecek kamu ve vergi gelirlerinin harcamalarının nasıl şeffaflaştırılacağı yer almalıdır.

  8. Yatırım ortamının nasıl teşvik edileceği ve özellikle yurtdışından sermaye ve teknoloji transferlerinin nasıl arttırılacağı önemli bir parametredir. Bu parametre OVP içinde oldukça detaylı bir şekilde kurgulanmalıdır.

Torba Yasa yeniden elden geçirilmelidir.

  1. Kamu dengesinin korunmasına dayanan vergi artışları içinde MTV artışı kamuoyunda en çok tepkiyi çekmiştir. Bu vergi tanım olarak bir servet vergisidir. Bu verginin artışında lüks olmayan araçların vergisinin makul tutulması ve araçların değerine göre verginin doğrusal olmayan bir şekilde arttırılması gerekmektedir. Bu verginin özellikle savunma sanayine kaynak sağlanması için arttırıldığı açıkça ifade edilmiştir. Savunma sanayine kaynak aktarılması konusu mükelleflere iyi anlatılmalı ve bu konudaki hedefler, stratejik plan ve uygulama takvimi (milli güvenliği ilgilendiren hassas data hariç) mutlaka paylaşılmalıdır. 

  2. Savunma sanayine aktarılan kaynağın ekonomide bir dışsallık yaratmamasına özen gösterilmelidir. Ve en önemlisi bu kaynak başka kamu gider ve yatırımlarına tahsis edilmemelidir. Marmara depremi sonrasında arttırılan veya yeni oluşturulan vergilerde yapılmış olan hata tekrar edilmemelidir.

  3. Finansal kurumların kurumlar vergisine getirilen 2 puanlık artış (%2), doğrudan özel sektöre transfer edilecektir. Çünkü şu an kaynak arzı sınırlı, buna karşın kaynak talebi yüksektir. KGF teminatı uygulaması, kaynak arzı ve talebini farklı bir dengede buluşturmuş, kaynağa ulaşımın kolaylığı talebi arttırmış ve özellikle TL faizleri yukarı çekmiştir. KGF teminatının kaynak arz ve talebini yeni dengeye ulaştırması, finansal kurumların kâr marjını önemli ölçüde arttırmış, bunu dikkatle gözleyen kamu da kurumlar vergisi artışı ile payını almayı hedeflemiştir. Bunda da şaşırtıcı bir nokta yoktur. Bu neden ile usta bir bankacı olan QNB Finansbank yönetim kurulu başkanı Dr. Ömer Aras’ın pazar günü yayınlanmış olan beyanatını bu neden ile tebessüm ile okudum. Finansal sektördeki kurumlar vergisi artışı oligopol bir piyasa kimliğinde davranan finansal sektörün bu maliyeti müşterilerine transfer etmesi anlamına geleceği kuşkusuzdur.

  4. Kurumların dağıtılmayan karlarına %1 stopaj getirilmesinin, özel sektörün özvarlıklarının güçlendirmesinin teşvik edilmesi uygulaması ile çeliştiğini düşünüyorum. Şu an özel sektörün en önemli mali hedefleri arasında özvarlıkların güçlendirilmesi ve likiditenin arttırılması olmalıdır. Keza gayrimenkul satışlarındaki şarta bağlı kurumlar vergisi istisnasının %75’den %50’ye indirilmesinin zamanlamasını da uygun bulmuyorum.

  5. Kira gelirlerindeki götürü giderin %25’den %15’e düşürülmesi, düşük talep nedeni ile baskı altındaki kira fiyatlarına yükseltici etki yapabilir. Nitekim yüksek ÜFE şu an kira fiyatlarını yukarı itmektedir. Kira fiyatlarının artması enflasyona olumsuz etki yapacaktır.

  6. Bütün bu vergi ve kamu geliri artışlarına rağmen Hazine’nin borçlanma yetkisinin arttırılmasının temel sebebini anlayamadım. Her halde bu konu ilerideki günlerde açıklığa kavuşur.

  7. Turizm sektörü başta olmak üzere tahsis edilmiş olan arsa ve dolayısı ile YİD modeli ile yapılan taşınmazlar için kalan süreyi 49 yıla tamamlama olanağı getirilmesi ve tahsis lehdarına satın alma hakkı tanınması, kamunun çıkarlarının açık ve şeffaf bir şekilde korunması şartı ile, olumlu bir yeniliktir.

  8. Torba yasada Telekom sektöründen, hal işleyişine kadar pek çok madde bulunmaktadır. Bu maddelerin çoğu olumlu, kamu lehine ve özel sektörün işleyişine faydalı düzenlemelerdir. Ancak özellikle internet erişiminin bedelinin artmasına yönelik bir vergi uygulamasını doğru bulmuyorum.

Genel olarak, OVP’i detaylı kurgulanmış bir stratejik plandan çok, yüksek ekonomik hedefleri içeren bir niyet mektubu olarak okudum. Ekonomi yönetimine, bu hedeflerin tutturulması için içtenlikle başarılar diliyorum. OVP’nin başarısı, Türkiye’nin bu tarihi dönemdeki en önemli destekçisi olacaktır.

Burak Köylüoğlu

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Arkadaşınız ile paylaşın