Almanya Devler Sahnesine Dönüyor: Almanya’nın 1920’li Yıllardaki Altın Yılları

Burak Köylüoğlu

Almanya yazı dizisi içinde önceki yazımı, hiperenflasyonun doruk noktasına ulaşması ve Hitler’in ilk defa Almanya’da genel olarak tanınmasına yol açan Münih Darbe Girişimi ile bitirmiştim.

Almanya 1923 Sonbaharında ekonomik ve politik krizin ulaştığı nokta itibari ile merkez sağ ve sol partiler arasında büyük bir koalisyon kurulur. Bu koalisyonun karşısında üç temel hedefi vardır: Fransa ve Belçika’nın ödenmemiş savaş tazminatlarını tahsil etmek amacı ile Almanya’nın en büyük sanayi bölgesi olan Ruhr Bölgesindeki işgallerini kaldırmak, hiperenflasyonun işlemez hale getirdiği ekonomiyi tekrar işler hale sokmak ve Almanya içindeki ayrılıkçı hareketler ve çeşitli darbe girişimlerinin önünün almak.

Eylül ayında göreve başlayan koalisyonun başında şansölye ve dışişleri bakanı olarak, Gustav Stresemann’ın ismi üzerinde uzlaşılmıştır. Gustav Stresemann sadece 103 gün şansölye olarak kalacak olmasına rağmen, sonraki 6 yıl merkez sağ ve sol hükümetlerde dışişleri bakanı olacak, müthiş bir stratejisyen olmasının yanı sıra, politik ve diplomatik zekâsı ile beraber Almanya’nın Altın 1920’li yıllarının mimarı olacaktır.

Stresemann, kanımca 1871’den itibaren Almanya’nın Otto von Bismarck’tan sonra gelen belki de en önemli devlet adamıdır. Stresemann’ın dehası ve politik mirası, II. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra Almanya’nın yeniden inşa edilmesini sağlayan büyük devlet adamları Konrad Adaneuer ve Wily Brandt’ın politikalarını derinden etkilemiştir.

Orta alt bir ekonomik profile sahip bir aileden gelen Gustav Stresemann, mükemmel bir öğrenci olmuş, Belin Üniversitesinde politik ekonomi alanında diploma almış, Leipzig Üniversitesinde doktora yapmıştır. Politikada ise en aşağıdan başlayarak çeşitli merkez sağ ve liberal partilerde görev yaparak, siyasette ilerlemiştir. Politik fikirleri ideolojik olmaktan öte pragmatizme dayandığı için merkez sağ ve sol partiler içinde olağanüstü koşulların yarattığı bir “Büyük Koalisyon“ hükümeti için tarafların kabul edebileceği bir şansölye adayı haline gelmiştir. Stresamann’ın bir özelliği de Mason Locasına üye olmuş olmasıdır.

Stresemann’ın önderliğindeki hükümetin ilk yaptığı icraat, Ruhr Sanayi Bölgesini işgal etmiş olan Fransız ve Belçika Birliklerine karşı işçiler ve halk tarafından yürütülen pasif direnişi sona erdirme çağrısı olur. İşgal birliklerine karşı başlatılmış olan pasif direniş çok başarılı olmuş, Fransız ve Belçikalılar bu bölgeden maden ve mal alarak savaş tazminatını tahsil etmeyi bırakın, kendi işgal masraflarını dahi çıkaramaz hale gelmişlerdir. Diğer yandan pasif direnişin para basılarak finanse edilmesi de Almanya’daki hiperenflasyonun temel nedenlerinden biri haline gelmiştir.

Stresemann’a göre savaşın galipleri ile müzakere ederek savaş tazminatları meselesini belli bir noktaya getirmek tek çözüm yoludur.

Bu arada Ekim ayında Ren Bölgesinde gücü ele geçiren ayrılıkçılar, Almanya’dan bağımsızlık ilan ederler. Fransa hemen sınırında oluşan bu yeni yapıyı devlet olarak tanır. Fransız politikacılar Almanya ile kendileri arasında oluşacak bir tampon devlet hayalini gerçekleştirmek üzeredir.

Almanya’da ise hükümetin odağı hiperenflasyonun ateşinin söndürülmesidir. Alman iktisatçıları 1923 sonbaharında 50 Trilyon Marklık banknotların dolaşımda olduğu, bir somun ekmeğin 200 Milyar Mark’a satıldığı hiperenflasyonu dizginlemek için yeni bir ekonomik sistem arayışına girerler. Klasik bir yaklaşım ile Alman Markını stabilize etmek için, paranın dolaşım miktarını sınırlayarak, ABD Doları, Sterlin ya da altına endeksli bir temele oturtmak iktisadi anlamda imkansızdır. Bu planın işleyebilmesi için Almanya’nın ABD Doları, Sterlin ya da altın rezervlerine sahip olması ve bu rezervlerin Alman Markını destekliyor olması gerekmektedir.

Yeni hükümet ile Alman Merkez Bankası Başkanı olarak atanan Hjalmar Schacht ve Maliye Bakanı Hans Luther soruna alışılmadık bir yöntem ile yaklaşırlar. Almanya 1 Trilyon Alman Markına eşdeğer yeni bir para birimi yaratır: Rentenmark. Rentenmark’ın en temel özelliği, para birimin Almanya’nın elindeki en değerli varlıkları olan sanayi donanımı ve değerli taşınmazların oluşturduğu bir mortgage havuzu ile teminat altına alınmasıdır. Paranın güvenilirliği tamamen teminat altına alındığı gibi, aynı zamanda bu para birimi ABD Dolarına 4.2 RM 1 ABD Doları paritesi ile fikslenmiştir.

Schacht ve Luther dahi bir fikir ile bir cins varlığa dayalı bono gibi işleyen melez bir para birimi yaratarak, hiperenflasyonu dizginlemeyi başarmışlardır. Alman Merkez Bankası bu süreçte bağımsız hale getirilerek, daha fazla eski Alman Markı yaratmayı durdurmuştur. Ruhr’daki pasif direniş de ortadan kalktığı için ekonomi üzerindeki önemli yüklerden biri de kalkmıştır.

1924 yılında Almanya, 1948 yılına kadar dolaşımda olacak ana para birimi olan Reichmark’ı dolaşıma çıkarır. Reichmark, Ruhr Bölgesindeki pasif direnişin finansman gereksinimi ortadan kalktığı için tutar olarak dengeli bir para arzı ile ekonomiye istikrar getirmiştir. Geçiş dönemi parası olan Rentenmark da 1948 yılına kadar piyasada yaşayacaktır.

Bu arada Stresemann’ın şansölyeliği koalisyon hükümetinin 30 Kasım 1923 tarihinde düşmesi ile sadece 3.5 ay sürmüş, merkez sağ ve solun kurduğu yeni koalisyon hükümetinde dışişleri bakanı olarak göreve devam edecektir.

Stresemann 1924 yılında I. Dünya Savaşı’nı kazanmış olan Müttefiklerin ve Almanya’nın stratejik pozisyonunu yeniden gözden geçirerek, bu kez diplomatik bir hamle yapar.

I.Dünya Savaşı sonrasında savaşın temel yükünü çekmiş olan Fransa ve İngiltere, savaşa 3 yıl sonra girmiş olan ABD ve ABD Bankalarına önemli ölçüde borçlu konumdadır. Fransa ve İngiltere, savaşı kazanabilmek için müthiş bir savaş sanayisi kapasitesi oluşturmuş, bu kapasite hem nitelik hem de nicelik anlamında patlayıcıdan makineli tüfeğe, tanktan uçağa ve çeşitli çaptaki toplara kadar silah üretimi ile Almanya’yı ezecek kadar büyük bir üretim yapmıştır. Her iki ülke de savaş öncesi ekonomik anlamda güçlü ülkeler olmasına rağmen, savaş sanayisi bu ülkelerin hammadde sağlayabilmeleri için ABD’nin savaş sırasında açmış olduğu kredilere bağımlı hale gelmişlerdir. Savaş sonrası, Fransa ve İngiltere ABD’ye borçlu Almanya’dan ise savaş tazminatları çerçevesinde alacaklı durumdadır. Almanya’ya dayatılan savaş tazminatının büyüklüğü (132 Milyar Gold Mark) ve Alman Ekonomisinin durumu pratik anlamda bu tazminatın ödenemeyeceğini ortaya koyduğu gibi, Fransa ve İngiltere de ABD’ye olan borçlarını bu neden ile ödememektedir.

Siyasi olarak ise, Fransa Almanya’yı Polonya, Çekoslovakya gibi Orta Avrupa’da yaratılmış devletler ile çevrelemeye çalışırken (Cordon Sanitarie), Saarland (15 yıllığına League of Nations yönetiminde kalacaktır.) ve Yukarı Silezya (kömür madenleri açısından zengin olan bölümü Polonya’ya referandum ile katılmıştır.) gibi ekonomik değeri yüksek alanların Almanya’nın kontrolünden çıkmasını sağlayarak Almanya’nın orta vadede güçsüz kalmasını sağlamak hedefindedir.

İngiltere ise; Almanya’nın ekonomisinin toparlanmasını, savaş öncesinde olduğu gibi İngiltere’nin en önemli dış ticaret ortaklarında biri haline gelmesini hedeflemektedir. Versay Anlaşması ile Almanya’nın Polonya’ya kaybetmiş olduğu toprakların bir bölümünün, ileride güçlü ama barışçıl Almanya’nın “ikna“ yolu ile geri almasına sıcak bakmaktadır. İngiltere’nin stratejik hedefi I.Dünya Savaşı ile imparatorluğu içinde yer alan Hindistan gibi önemli sömürgelerindeki huzursuzluğu ortadan kaldırmak, Almanya’nın tazminat ödeyebilir hale gelerek İngiltere Ekonomisine katkısını muhafaza etmek ve Ortadoğu’da kurmuş olduğu düzeni korumaktır. İngiltere Avrupa’da barış havariliğini oynarken, aynı yıllarda Kurtuluş Savaşından zafer ile çıkmış Türkiye’nin Musul ve Kerkük Bölgesi üzerinde hak iddia etmesini engellemek için Kürt ayaklanmacılara destek vermekten kaçınmıyordu. Hindistan, Mısır, Irak ve Filistin de ise bağımsızlık isteyen göstericilere her türlü ağır silah ile müdahale etmekten imtina etmiyordu.

Müttefikler arasındaki ayrım noktalarını ve İngiltere ile Fransa’nın stratejik hedeflerini iyi analiz eden Stresemann, ABD ile önden yaptığı diplomatik uvertürlere İngiltere’yi de çekerek ilk diplomatik zaferini kazanır: Dawes Planı.

Dawes Planı, diplomaside geçici ve devam edemeyecek ödünler verip, karşılığında kalıcı ödünler almanın iyi bir örneğidir.

Almanya açısından bu planının oluşturulmasındaki temel amaç, ekonomisi üzerindeki tazminat yükünü hafifleterek nefes almak ve Fransa ile Belçika’nun Ruhr işgalini sona erdirmektir. Buna göre:

  1. Almanya, 800 Milyon Gold Mark karşılığında JP Morgan liderliğinde oluşan ABD Bankalarından sendikasyon kredisi alacaktır.

  2. Savaş tazminatı ödemesi ilk yıl için 1 Milyar Gold Mark olarak yapılacak (Toplam tazminat tutarı: 132 Milyar Gold Mark), 5 yıl sonra ise tazminat ödemeleri yılda 2.5 Milyar Gold Marklık bir ödeme takvimine bağlanacaktır.

  3. Fransa ve Belçika Ruhr Havzasındaki işgali sonlandıracaktır.

  4. Alman Merkez Bankası, Müttefik Devletlerin nezaretinde yeniden yapılanacak, Almanya’nın bir takım maliye gelirleri de Müttefiklere tazminat ödemeleri içinde yer alacaktır.

Almanya, bu anlaşma ile üzerindeki tazminat yükünün ödeme takvimini hafifletmiş, Ruhr Sanayi Bölgesini işgalden kurtarmış, uluslararası piyasalardan borç alabilir hale gelmiştir. Karşılığında, Alman Merkez Bankasını IMF tarzı bir kontrol mekanizmasına geçici bir süre terk etmiştir.

Ekonominin stabilize olmaya başlaması ile beraber, Stresemann ikinci ve daha önemli bir zaferini 1925 yılında Locarno Anlaşması ile kazanır. Locarno Anlaşması ile Almanya Versay Anlaşmasının en önemli zincirlerinden birini kırar.

Bu anlaşma ile:

  1. Almanya Versay Anlaşması ile Fransa ve Belçika’ya bırakmış olduğu toprakları (ki özellikle Alsace-Lorraine Bölgesi) tekrar teyit eder ve savaş sonrası oluşan batı sınırını tekrar tanır.

  2. Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya ve Belçika, savaş sonrası Almanya, Fransa ve Belçika arasında oluşmuş batı sınırını tanır ve bu sınırları taraflara karşı garanti eder.

  3. Almanya, Fransa ve Belçika arasında bir saldırmazlık paktı oluşur.

Almanya; Locarno Anlaşması ile zaten kaybetmiş olduğu Alsace-Lorraine (Fransa’ya) ve Eupen-Malmedy (Belçika’ya) bölgeleri üzerindeki iddiasından vazgeçtiğini teyit eder. Almanya’nın, Fransa ile savaşabilecek ekonomik ve askeri gücü olmadığından dolayı saldırmazlık anlaşması verilen bir ödün değil, alınan bir ödün durumundadır.

Almanya’nın en önemli kazancı ise Locarno Anlaşması Almanya’nın savaş sonrası batı sınırını tamamen kesinleştirmesine rağmen, Almanya’nın doğu sınırları konusunda Almanya’nın elini serbest bırakmasıdır. Polonya’nın savaştan sonra ele geçirmiş olduğu Batı Prusya, Doğu Pomeranya ve Yukarı Silezya Bölgeleri için Almanya’nın gözü, gücü ve dikkati artık doğuya dönmüştür.

Polonya’nın ileride Dışişleri Bakanı olacak Josef Beck, Locarno Anlaşması hakkında “Almanya ile Batıda barış yapma karşılığında, Doğuda eli rahat bırakıldı” demiştir. Polonya’nın savaş kahramanı olan Mareşal Pilsudski ise Fransız büyükelçisinin “ Her zaman Polonya’nın yanında olacağız.” sözüne karşı, “İnanın kesinlikle geri adım atacaksınız.” ifadesini kullanır.

Her iki Polonyalı devlet adamı 1930’lu yıllardaki gelişmeleri ve II. Dünya Savaşına giden yolu çok doğru tahmin etmiştir.

Hitler, iktidara geldiği zaman Batının garantisine sahip olmayan Çekoslovakya ve Polonya üzerindeki baskısını arttıracak, Almanca konuşulan Sudetenland Bölgesini ve Çekoslovakya’nın tamamını bir kurşun atmadan yuttuktan sonra, gözünü Polonya’ya çevirecektir. İngiltere ve Fransa arkası boş olan garantiyi, iş işten geçtikten ve Almanya dişine kadar silahlandıktan sonra Polonya’ya 1939 gibi geç bir tarihte ancak sağlayacaktır. Bu garantinin blöf olduğunu düşünen Hitler, Polonya’ya saldırınca II. Dünya Savaşı başlayacaktır.

Locarno Anlaşması, Müttefiklerin Almanya’nın iyi niyetini kazanacaklarını düşünme saflığında attıkları bir adımdır. Halbuki kalıcı bir barış, Locarno’dan sadece 6 yıl önce “diktat” ile Almanya’ya kabul ettirdikleri Versay’ın daha makul şartlar taşıması ile mümkün olabilirdi.

Locarno’dan bir sene sonra 1926 yılında Mareşal Pilsudski emeklilik hayatına son verir ve Polonya’da darbe yapar, iktidarı ele geçirir.

I.Dünya Savaşı sonrası geçiş sürecindeki en önemli isimlerden biri olan, Cumhurbaşkanı Ebert 1925 yılında ölür. Yapılan seçimlerde I. Dünya Savaşı’nın savaş kahramanı, 1916-1918 arasında General Ludendorf ile beraber Almanya’nın de facto askeri diktatörü olan Mareşal Paul von Hindenburg cumhurbaşkanı olur. Hindenburg klasik bir Prusya modelinde yetişmiş bir asker ve muhafazakâr sağda yer alan bir politikacıdır. 85 yaşındaki yaşlı cumhurbaşkanı ölümünden kısa bir süre önce yapacağı tercihler ile hiç hoşlanmadığı ve küçük gördüğü Hitler’in ilk önce şansölye olmasını sağlayacak ve daha sonra diktatör olmasının önünü açacaktır.

1926 yılında Stresemann, Locarno’un şerefine Fransız Dışişleri Bakanı ile beraber Nobel Barış Ödülüne layık görülürler. Hâlbuki Stresemann Batı’da barış havarisi gibi görünürken, 1925 yılında Polonya’ya ekonomik ambargo başlatarak siyasi ödün vermeye zorlama konusunda tereddüt etmemiştir.

1926 yılında Almanya dönemin Birleşmiş Milletleri olarak kabul edilen League of Nations’a kabul edilecektir. 1926 yılının bir başka önemli gelişmesi ise uluslararası sistemin halen bir parya muamelesi yaptığı Sovyetler Birliği ile yapılan Berlin Anlaşması’dır. 1922 yılında yapılmış olan Rapollo Anlaşmasının devamı olan bu anlaşma, Almanya’nın Versay Anlaşması ile yasaklanan askeri teknoloji geliştirme faaliyetlerine daha hız vermesini sağlayacağı gibi, her iki büyük ülkenin hesabı olduğu Polonya’ya karşı işbirliğini kuvvetlendirmiştir. Bu anlaşma ile Alman Bankaları, Sovyetler Birliğine her iki ülke için de önemli bir tutar olan 300 Milyon Reichmark tutarında kredi sağlar.

Almanya, 1924’den itibaren ödediği savaş tazminatlarından daha fazla tutarı ABD Bankalarından borçlanarak ekonomisini toparlayacak, yeni yatırımlar ile büyütecek, I. Dünya Savaşı öncesindeki düzeye ulaşamasa bile ihracat pazarlarında çarpıcı bir büyüme gösterecektir.

1924-1929 arasında Tüm Dünya’da ve Almanya’da ABD’nin bankacılık sistemi ile yaratmış olduğu ilave krediler ile hızlı büyüme, artan dünya ticareti ve barış ortamı yaşanacak ve refah sanat, sinema ve müzik dünyasına da yansıyacaktır. Sessiz sinemadan sesli sinemaya geçiş, kabare dansları, Caz Müziği ve Tangonun yaygınlaşması bu yılların getirdiği gelişmelerdir. Batı Dünyasında kadınlar, Victoria dönemindeki hallerinden sıyrılarak yaşantının, sanatın, sporun, iş hayatının ve yavaş yavaş siyasetin içine girmeye başlamıştır. Ekspresyonist (Expressionism) sanatın doğumu da bu döneme aittir.

1924-1929 dönemi sadece Almanya’nın değil aynı zamanda tüm Batı Dünyası ve Japonya’nın altın yıllarıdır.

Dünya’nın yaşadığı bu kısa altın çağ, “Kara Salı” olarak adlandırılan 29 Ekim 1929 tarihinde aniden sona erecektir. 1873’deki büyük bunalımdan sonra kapıyı çalan “ Büyük Buhran” daha önce bilinen her şeyi değiştirecek, ekonomik olarak Dünya Ekonomisini, Alman Ekonomisini ve Almanya’nın ılımlı merkez siyasetini yıkacaktır.

Almanya’nın işçi ve orta sınıfı 1919-1923 dönemindeki siyasi ve ekonomik bunalımlardan kurtulduktan sonra, 1929 bunalımında daha da sarsılacaktır.

Almanya için başka bir talihsizlik ise, Büyük Buhran’dan sadece 3 hafta önce Gustav Stresemann’ın 51 yaşında kalp krizinden ölümüdür.

Almanya, bu iki önemli gelişme ile 1930’lara adım atacaktır. Alman siyaset sahnesi Adolf Hitler’in yükselişine hazır durumdadır.

Burak Köylüoğlu

 

Bu  yazı dizisi 1919’dan 1945’e kadar  süren olayların  dramatik hikayesini anlatmayı  amaçlıyor.  Eğer bu yazı dizisinin tamamını okumak isterseniz:

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Leave a Comment

Arkadaşınız ile paylaşın