Neden 1930’ları Hatırlamalıyız? II. Dünya Savaşının Başındaki Stratejik ve Ekonomik Görünüm

Burak Köylüoğlu

 

Almanya’nın 1939 yılına girerken, stratejik hedefleri, büyük bir savaşa girmeksizin I. Dünya Savaşı sonrasında kaybetmiş olduğu Batı Prusya toprakları ve Danzig üzerindeki haklarını yeniden tesis etmektir. Almanya, Nazi iktidarı dönemindeki müthiş silahlanma programına rağmen, büyük bir savaşa askeri ve ekonomik olarak hazır değildir. Alman Ekonomisi, son 6 yıllık yoğun silahlanma ve devasa alt yapı projelerinin yükü altında meteliğe kurşun atar hale gelmiş, bütçe dengesi ve dış ticaret açığındaki bozulma, en sonunda Almanya’yı Çekoslovakya’nın kalanını işgal etmeye (1939 Mart) zorlamıştır. Hatırlanırsa, Almanya ve Çekoslovakya arasındaki Südetenland sorunu 1938’de Münih’te varılan anlaşma (Munich Agreement, 30 Eylül 1938) ile çözüldüğü varsayılmış, Almanya’nın Alman çoğunluğun olduğu Südetenland Bölgesini ilhak etmesine izin verilmiş, karşılığında da Almanya Çekoslovakya’nın toprak bütünlüğünü tanımıştır. Fransız ve İngiliz liderler, Münih’ten dönerken olası bir büyük savaşı engellediklerini düşünüyorlardı.

Hitler, Münih’e İngiliz ve Fransız liderleri ayağına kadar getirtmiş (İngiliz Başbakanı 69 yaşında Münih’e 7 saatlik bir uçak yolculuğu yapmak zorunda kalmıştır. Üstelik bu uçak yolculuğunun o dönemde oldukça rahatsız bir yolculuk olduğunu not etmek gerekir.), saatlerce süren monologlardan sonra istediğini almış ve bu anlaşmayı basitçe 6 ay içinde çiğnemiştir.

Çekoslovakya’nın parçalanması, Alman etkisi altındaki Slovakya’nın Çekoslovakya’dan ayrılması ile başlamıştır. Hitler’in Berlin’e çağırdığı Çek Başbakanına kısa bir ülltimatom notu verilmiş, Slovakya’nın birlikten ayrılması ile Çek Cumhuriyetinin varlığının ortadan kalktığı ve 24 saat içinde Çek Ordusu silahlarını bırakmadığı taktirde Prag’ın havadan aralıksız bir şekilde bombalanacağı tehdidi savrulmuştur. Çek Başbakanı, bu ültimatoma boyun eğmek durumunda kalmıştır. Daha Çek Başbakanı Berlin’deyken (Berlin’de kalp krizi geçirmiş ve Hitler’in şahsi doktoru tıbbi müdahalede bulunmuştur.) Alman ordusu, Südetenland’dan Prag’a doğru kansız bir işgale başlamış durumdadır.

Çekoslovakya 1945 sonrasında yeniden kurulacak, ancak bu yapay bir devlet 1992’de bu kez barışçı bir şekilde yeniden Çek Cumhuriyeti ve Slokvakya olarak bölüncektir.

İşgal sonrası Hitler’in alelacele Prag’a yaptığı yolculuğun temel nedeni, Dünya basınına yansıyan kaba bir propaganda gösterisinden çok Çekoslovak Merkez Bankasındaki altın rezervine verdiği önemdir. Almanya’nın 1939 başında endüstrisini işletecek hammadde ithalatı yapacak dövizinin neredeyse kalmamış olması, bu gerçeğin bir yansımasıdır.

Almanya, sadece Prag’daki altınları ele geçirmeyecek, aynı zamanda Alman savaş endüstrisine önemli bir katkıda bulunacak, Çek Endüstrisini de bünyesine katacaktır. O dönemki Çek Cumhuriyeti, eskiden parçası olduğu Avusturya Macaristan İmparatorluğunun en gelişmiş sanayi envanterine sahiptir. Çek Cumhuriyeti bu dönemde dünyanın en gelişmiş silah sanayilerinden birine sahiptir. Skoda fabrikalarının ürettikleri tanklar, P35 (t) ve P38 (t), o dönemde üretilen Alman tanklarından daha üstündür. Üstelik Çek Ordusu, seneler boyunca Fransız yardımları ile donatılmış (Almanya’ya karşı) modern bir ordudur. Çek Ordusunun teslim ettiği silahlar neredeyse, Alman Ordusunun yarısına yakınını yeniden donatacak sayıdadır. Üstelik Çek fabrikalarındaki demir cevheri, krom, manganez ve kauçuk hammadde stoklarının büyüklüğü beklentinin üzerinde çıkmıştır.

Diğer yandan Çekoslovakya’nın kalan kısmının işgalinin uzun vadeli sonuçları Almanya açısından kötü olacaktır. Südetenland Meselesinden (1938) sonra Çekoslovakya’nın bütünlüğünün korunacağının garantisini Hitler’den aldıklarını varsaymış olan Fransa ve İngiltere, Çekoslovakya’nın işgal edilip parçalanması ile tam bir şok yaşamışlardı. İngiltere ve Fransa, bu noktadan sonra Almanya ve Hitler’e ödün vererek tatmin ederek (appeasement policy) barışı korumak hedefini terk ederek, Orta Avrupa ülkeleri lehine arkasında savaş tehdidi ile desteklenen garantiler vererek Almanya’nın genişlemesini durdurma politikasını seçmiştir.

Münih Anlaşması, Batılı Müttefikler ve Hitler arasındaki son diplomasi uvertürü olacaktır. Münih Anlaşmasına kadar İngiltere ve Fransa, Hitler’i Almanya’nın haklı davası için mücadele eden bir lider olarak görmüşlerdir. Ren Bölgesinin yeniden askerileştirilmesi, Avusturya ve Almanya’nın birleşmesi ve hatta Südetenland Bölgesi üzerindeki Alman talepleri, Versay Anlaşmasının yarattığı haksızlıkların tamiri gibi görünüyordu. Hitler usta bir demagog olarak, altı yıl boyunca Almanya’nın haklı davalarını bir şemsiye olarak kullanarak asıl niyetini ustaca gizlemiştir.

Savaşı başlatan da İngiltere ve Fransa’nın Polonya’ya vermiş olduğu toprak bütünlüğü garantisi olacaktır. Polonya, I. Dünya Savaşı sonrasında yeniden kurulmuş olup (1795’de Polonya; Rusya, Avusturya ve Prusya tarafından parçalanmıştır.) Müttefikler Polonya’ya Alman nüfusun yoğun olarak yaşadığı Batı Prusya ve Doğu Pomeranya topraklarını vererek, Polonya’nın Baltık Denizine açılmasını sağlamışlardır. Polonya Koridoru (Polish Corridor) olarak bilinen, Polonya’ya terk edilen bölge, Almanya’nın Doğu Prusya Eyaleti ile Almanya’nın geri kalanını birbirinden ayırmıştır. Bu neden ile, Almanya ve Doğu Prusya arasındaki ulaşım, Polonya ve Almanya’nın gerilmiş olan ilişkileri nedeni ile büyük ölçüde deniz yoluna dayanmak durumda kalmıştır. Almanya’nın Polonya toprakları üzerinden Doğu Prusya’ya otoban ve demiryolu inşası talebi, Polonya tarafından defalarca reddedilmiştir.

Yoğun silahlanma ve modernizasyon programına rağmen, Alman Ordusu büyük çaplı bir savaşa girecek durumda değildir. Alman piyadesinin niteliği ve niceliği 1930’larda, I. Dünya Savaşı standartlarının çok gerisindedir. Alman Ordusu daha dört yıl önce yeniden büyümeye başlamış, subaylar ve astsubaylar çok sayıda acemi askeri eğitmekte zorlanır durumdadır. Üstelik, çarpık Nazi politikası ordu içine de sızmış, ordu içinde politik bölünme had safhaya ulaşmıştır. I. Dünya Savaşının en önemli silahı olan topçu silahlarının önemli bir bölümü de, 1918 Kasım Ateşkesi ve Versay Anlaşması (1919) sonrasında Müttefiklere teslim edilmiştir. Topçu silahlarındaki sayısal eşitlik sağlanması on yıl alacak bir program ile mümkün olabilirdi.

Donanma, birkaç yeni savaş gemisi dışında, kesin olarak İngiliz ve Fransız donanması ile boy ölçüşecek durumda değildir. Alman zırhlı birlikleri iyi organize olmasına rağmen, ağırlıklı olarak nispeten hafif bir tank olan 5.5 tonluk Panzer I tankları ile donatılmıştır. Alman tankları, bu tarihte ne sayı ne de nitelik olarak İngiliz ve Fransız tankları ile denk değildir. Bu dönemde Alman Hava Kuvvetleri (Luftwaffe), Alman Silahlı Kuvvetlerinin en güçlü yanıdır. Alman avcı uçakları (Messerschmidt Me 109) hız ve irtifa rekorlarını elinde bulundurmasına rağmen, bombardıman uçakları sadece taktik hedeflere taarruz edecek kapasitededir. Hava Kuvvetlerine yapılmış olan büyük harcamalara rağmen, Almanya’nın elinde savaşa girerken doğru düzgün bir ağır bombardıman uçağı yoktur.

Almanya’nın lojistik olanakları da oldukça zayıftır. Ülkenin ekonomik durumu, askeri lojistik olanaklarını sınırlamış, Alman Ordusu (Wehrmacht) savaşa girerken kamyon ve paletli taşıyıcılardaki eksikliğini çok sayıda at kullanarak kapatmaya çalışmıştır. Bugün bile müthiş derecede mekanize olduğu düşünülen II. Dünya Savaşındaki Alman Ordusunun en büyük lojistik ve ulaşım araçları kamyonlar ve paletli zırhlı taşıyıcılar değil, atlar ve bisikletlerdir.

Almanya’nın 1939 yılında en büyük kozu silahlı kuvvetleri ya da ekonomik gücü değil, geliştirmiş olduğu askeri doktrin olan “Yıldırım Savaşı” (Blitzkrieg) stratejisidir. Bu strateji, tüm askeri unsurların mükemmel bir haberleşme ve iş birliği ile düşman cephesinin en zayıf noktasından parçalayarak zafer kazanma prensibi üzerine kurulmuştur. Yıldırım Savaşı doktrini Albay Heinz Guderian tarafından 1930’ların başında oluşturulmaya başlanmış, bu doktrin 1937 yılında tamamlanmış ve Guderian’ın Achtung Panzer isimli kitabında yayınlanmıştır. Guderian’ın Achtung Panzer yapıtı, Hitler büyük beğenisini kazanmış ve kitap adeta kendisinin başucu kitabı haline gelmiştir. Guderian, ileri yazılarda da değinileceği üzere sadece mükemmel bir teorisyen değil aynı zamanda müthiş bir saha komutanı olduğunu ispat edecektir.

Belki de her iki Dünya Savaşının en büyük askeri analisti sayılabilecek Sir Basil Liddell Hart, Guderian’ın bu eserini askeri stratejide bir “devrim” olarak nitelendirmiştir. Ancak İngiliz Ordusu bu “devrimin” pek farkına varamamıştır.

1930’larda askeri strateji anlamında devrimsel gelişmeler sadece Almanya’ya özgü değildi. Fransa’da genç bir yarbay, meşhur İngiliz teorisyenleri Liddell Hart ve Fuller‘in çalışmalarını, Guderian ile eş zamanlı analiz ederek, Vers l’Armée de Métier (Toward a Professional Army) isimli yapıtını oluşturmuştur. Bu yapıt, zırhlı birliklerin modern savaştaki yerini mükemmel bir şekilde tanımlamaktadır. Bu genç yarbay çok daha önce, I. Dünya Savaşında Almanlara esir düşmüş, beş defa esir kampından kaçmış ve her seferinde de yakalanmış, katır gibi inatçılığı ile tanınmış bir tiptir. İki metreye yaklaşan boyu, ateşli bir münazaracı olması, emirlere itaat etmemesi ile tanınması ile uyuşuk Fransız sistemine tezat bir kişiliktir. Her ne kadar yarattığı doktrin Fransız Ordusu tarafından sümen altına atılsa da, bu doktrin kendisini 1940 yılında Alman zırhlı birliklerine karşı Arras’ta yaptığı başarılı karşı taarruz ile meşhur edecektir. Bu taarruzun etkisi belki de tüm II. Dünya Savaşının kaderini değiştiren önemli gelişmelerden biri olacaktır. Daha sonra Fransa’nın savaş kahramanı ve iki defa cumhurbaşkanı olacak bu genç subayın ismi Charles De Gaulle idi.

Hitler’i dizginlemek için Fransa ve İngiltere’nin Polonya lehine vermiş olduğu garantinin, Sovyetler Birliği’nin desteği olmaksızın herhangi bir değeri yoktur. İngiltere ve Fransa, Almanya’nın niyetleri açıkça ortaya çıktığı zaman (1938’den sonra) dahi bile Sovyetler Birliği’ne mesafeli davranmış, müttefik olarak değerini küçümsemiştir. Hitler’i Polonya’ya saldırmaktan alıkoyacak tek şey, batıda Fransa ve İngiltere ve doğuda Sovyetler Birliği ile olabilecek iki cepheli bir savaş olasılığıdır. Alman diktatörü, İngiliz ve Fransız diplomasisinin ideolojik ön yargısını hisseder hissetmez, çabuk davranarak Sovyetler Birliği’ne Doğu Avrupa’yı bölüşme teklifinde bulunacaktır. Bu teklif de Ağustos 1939’daki meşhur Molotov–Ribbentrop Paktına dönüşecektir. Bu anlaşma ile, Sovyetler Birliği yürüttüğü sanayileşme programı için zaman kazandığı gibi, Doğu Avrupa ve Baltık Ülkelerini avucuna almıştır. Stalin en sonunda 1920 Sovyetler Birliği- Polonya Savaşında kaybedilen toprakları da savaş tehlikesi olmaksızın cebine koymuş olacaktır.

Almanya ise batıya karşı tek cepheli bir savaşı garanti ettiği gibi, gereksinim duyduğu enerji ve maden kaynaklarını Sovyetler Birliğinden temin edebilme olanağını kazanmıştır.

Sovyetler Birliği ve Almanya’nın Ağustos 1939’da Dünya’yı şoke eden anlaşması artık Almanya’nın ekonomik, askeri ve stratejik açmazlarını hafifletmiştir. Artık Almanya I. Dünya Savaşında olduğu gibi iki cepheli bir savaş yürütmek zorunda değildir. Artık Müttefiklerin deniz ablukası da, Sovyetler Birliğinden temin edilecek hammadde ve petrol ürünleri ile işe yaramayacaktır.

Sovyet-Alman Anlaşması bir tarihi gerçeği daha ortaya koyacaktır. Almanya ve Rusya’nın anlaştığı bir durumda, Orta ve Doğu Avrupa Ülkeleri bir şekilde ya işgal edilmekte ya da tam bağımlı hale gelmektedir.

Artık insanlık tarihinin en büyük mücadelesi için zarlar, Molotov–Ribbentrop Paktının imzasından bir hafta sonra atılacaktır.

Burak Köylüoğlu

 

Bu  yazı dizisi 1919’dan 1945’e kadar  süren olayların  dramatik hikayesini anlatmayı  amaçlıyor.  Eğer bu yazı dizisinin tamamını okumak isterseniz:

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Arkadaşınız ile paylaşın