II. Dünya Savaşının Ekonomik ve Stratejik Analizi: Almanya’nın Zaferleri 1939-1940

Burak Köylüoğlu

 

Bu yazıyı okumadan önce, “Neden 1930’ları hatırlamalıyız?” yazı dizisinin diğer yazılarını okumadıysanız, sırasıyla okumanızı öneririm.

Bir önceki yazımı, 23 Ağustos 1939 Alman-Sovyet Anlaşmasının, II. Dünya Savaşını artık kaçınılmaz hale getirdiğini belirterek bitirmiştim. Düzmece bir sınır olayını dayanak gösteren Almanlar, 1 Eylül 1939 tarihinde Polonya sınırını geçer. İngiltere ve Fransa ise Polonya lehine vermiş olduğu garanti çerçevesinde Almanya’ya derhal Polonya topraklarından çekilmesini bir ültimatom ile bildirir. Bu ültimatom yanıtsız kalacaktır. 3 Eylül 1939 günü ültimatomun süresi dolar ve İngiltere ve Fransa, Almanya’ya savaş ilan eder. II. Dünya Savaşı resmen başlamıştır.

Polonya; Almanya karşısındaki savunma stratejisini en önemli sanayi merkezlerinin bulunduğu Batı Polonya’nın ısrarla savunulması üzerine kurmuştur. Batı Polonya’nın I. Dünya Savaşı sonrası Alman topraklarından koparılmış olması bu stratejinin duygusal tarafını teşkil eder. Ancak Alman taarruzunun birden fazla ağırlık merkezine sahip olması, (Doğu Almanya’dan doğuya, Doğu Prusya’dan güney batıya, Silezya ve işgal altındaki Çek topraklarından kuzey doğuya), Polonya Ordularını Batı Polonya’da sıkıştırarak imha olmasına neden olacaktır. Üstelik Almanya’nın Yıldırım Savaşı doktrini, zırhlı birlikler ve hava birliklerinin mükemmel bir eşgüdümünü getirmiş, birbiri ile koordineli taarruzlar, yeterli mobiliteye sahip olmayan Polonya ordularını tek tek küçük cepler içinde kuşatarak etkisiz hale getirmiştir. Sadece iki hafta içinde Polonyalıların direnci kırılmış, Varşova Almanların ellerine düşmüştür.

17 Eylül’de ise Almanya ile yaptıkları anlaşma çerçevesinde kendi paylarını almak üzere Doğu Polonya’ya giren Ruslar, Birliği Polonya’nın tabutuna son çiviyi çakarak, 1920 Polonya-Sovyetler Birliği Savaşındaki utanç verici yenilginin rövanşını almışlardır.

Kadersiz Polonya’nın trajedisi aslında yeni başlamaktadır. Polonya, nüfusunun %20’sini kaybedeceği acı bir işgal dönemine girecek, işgalci güçlerin (Almanlar ve Sovyetler) Polonyalılara karşı gaddarlığı birbiri ile yarışacaktır.

Bu arada İngilizler, 1914 olduğu gibi Fransa’ya bir sefer gücü gönderirken, Müttefikler Polonya’nın çöküşünü kendi savunma hatlarında oturarak seyretmişlerdir. Halbuki Alman ordusunun en büyük kısmı o sırada Polonya’da savaşırken, Almanya’nın batı sınırları üzerine yapılacak taarruz, Almanya’nın dengesini kolayca bozabilirdi. Almanlar alayla, Müttefiklerin bu eylemsizliğini “Sitzkrieg” olarak tanımlayacaktır: “Oturarak Savaş”

Almanya’nın zırhlı birlikler ve hava gücünün koordineli olarak kullanarak Polonya’yı bir aydan kısa sürede ezebilmesi tüm Dünyayı şoke edecektir. I. Dünya Savaşında sadece 20 km. ilerleyebilmek için, aylarca süren, taarruz eden tarafın yüzbinlerce kayıp verdiği statik savaşlar (Verdun, Somme, Ypres, Passchendaele, Artois, Champagne, Marne, vs. ) tarihe karışmış, bunun yerini son derece akıcı ve kısa sürede stratejik sonuçlar alınan yeni bir savaş türü almıştır: Yıldırım Savaşı (Blitzkrieg). Ancak Almanların, düşman gerisinde panik ve karışıklık yaratmak için sivillere yönelik yoğun ve hedef gözetmeden hava taarruzlarında bulunması aynı zamanda Cenevre Konvansiyonun ilkelerini tek tek çiğneyeceklerinin göstergesidir. Meşhur Alman pike bombardıman uçağı Ju-87 “Stuka” uçaklarına takılan hız frenleri, aynı zamanda korkunç bir ses çıkaran sirenlere (Jericho’nun Trompeti olarak da bilinir) sahip olup, bu uçaklar askeri hedeflere karşı etkili olduğu kadar, sivil hedefleri terörize etmekte de kullanılacaktır.

1940 yılına girerken Almanya’nın Polonya zaferi sonrası Fransa’ya yapmayı düşündükleri stratejik taarruz planı, 1914’de yürütülmüş olan Schlieffen Planının modernize edilmiş halinden farklı değildir. Belçika ve Hollanda üzerinden Alman Orduları geniş bir yaylar çizerek, Fransız-Alman sınırındaki muazzam savunma sistemlerini by-pass edecek ve yaylar güney batıya ilerledikçe, en sağdaki yay Paris’in batısına ulaşarak, Fransız başkentini düşürecek, daha sonra doğuya dönerek, Fransızların sınırdaki müstahkem mevkiiler arkadan vurulacaktır.

Alman Genelkurmay’nın I.Dünya Savaşından sonra yeni bir doktrin üretememiş olması şaşırtıcı değildir. Alman Genelkurmayı’nın tepesi, aynı Fransızlar ve İngilizler gibi I. Dünya Savaşı günlerinde kalmıştır. Polonya’da elde edilen zafer, yeni askeri doktrine değil, yeni silahların gücüne bağlanmıştır. Alman diktatörü de, bu erken zaferin temel değişkenlerini kavrayabilmiş değildir.

Wehrmacht hiyerarşisinin orta-üstünü teşkil eden Guderian, Rommel, Hoth, von Manstein gibi parlak ve yenilikçi subaylar büyük stratejinin belirlenmesinde tam etkin değildir.

Ancak önemli bir olay her şeyi değiştirecektir. Bir Alman uçağı tarafsız Belçika topraklarına geçerek düşer. Uçağın içinde Alman taarruzunun planları vardır. Bu planlar, Belçikalılar tarafından sürat ile Müttefiklere ulaştırılacaktır. Üstelik planların Müttefiklere ulaştırılmasında savaşı ve Nazi yönetiminden nefret eden Alman Askeri Haberalma Teşkilatı Abwehr’in başkanı Amiral Canaris’in de payı vardır.

Planlar ortaya çıkınca (ki zaten Fransız ve İngilizler Alman taarruzunu bu şekilde bekliyorlardı), Alman Genelkurmayı karışır. Alman Genelkurmayının elinde alternatif bir plan yoktur. Son derece zeki ve yetenekli bir kurmay subay olan Erich von Manstein, Heinz Guderian’ın “Yıldırım Savaşı” doktrininden etkilenerek yaratmış olduğu alışılmadık bir planı genelkurmaya sunar. Genelkurmay planı red ettiği gibi, planı Hitler’e ulaştırmaya çalışan Manstein’ı önemsiz bir göreve sürer. Ancak plan Hitler’e ulaştırılır, planın arkasındaki zekâ Alman diktatörünü büyüler.

“Manstein Planı” olarak bilinen plan, Alman Ordularının nispeten küçük bir bölümü sanki Schlieffen Planını uygular gibi Belçika ve Hollanda’ya taarruz ederken, esas İngiliz ve Fransız Ordularını Belçika’ya doğru çekmek üzere kurulan aldatmacaya dayanmaktadır. Asıl Alman vurucu gücü ise, yaklaşık 400 km güneybatıda zırhlı birlik harekatına uygun olmadığı düşünülen, yoğun ormanlarla kaplı Ardennes Bölgesinde gizlenecektir.

Fransız ve İngiliz Orduları Belçika’ya girdiği anda, Ardennes’teki zırhlı ordu grubu batıya doğru sürat ile hareket edecek, tek doğal engel olan Meuse Nehrini geçerek, aniden Manş Denizine doğru kuzeybatıya dönecek ve Belçika’da savaşan Müttefik Ordularının arkasına ulaşacaktır. Müttefik ordularının büyük bir bölümü Belçika’da oluşacak büyük cebe sıkıştırılarak imha edilecektir.

Plan Hollanda sınırından, Lüksemburg sınırına kadar uzun bir cephede sayıca üstün İngiliz ve Fransız ordularını yenmek üzerine kurulmuştur. Planı bizzat çağırttığı Manstein’dan dinleyen Hitler, planı benimsemesine rağmen, tipik bir aristokrat olan ve klasik Prusya ekolünden gelen Manstein’dan hiç hoşlanmayacaktır. Manstein, ileride dehası ile 1941-1942 döneminde Almanya’ya büyük zaferler kazandıracak, 1943-1944 yıllarında ise başarılı bir savunma stratejisi uygulayarak Almanya’yı erken bir çöküşten kurtaracaktır. Manstein’ın etkisi uzun hayatı boyunca NATO’nun stratejik yönetimine kadar etki edecek ve hatta bazı çevreler kendisini NATO’nun “gölge” başkomutanı olarak nitelendirebilecektir.

Bu arada Alman savaş sanayisini boğmak için sıkılaştırılan İngiliz deniz ablukası, İsveç’ten gelen demir cevheri sevkiyatını engellemek için Norveç’in tarafsızlığını ihlal eder. Almanlar hızla hareket ederek, Danimarka ve Norveç’i hızla işgal eder ve Baltık Denizi üzerinden denizyolu sevkiyatlarını güvene alır.

Alman ekonomisi; İsveç’ten gelen demir cevherine, Romanya’dan (Ploesti petrol sahaları) gelen petrole, İspanya ve Portekiz’den gelen tungstene, Türkiye’den ithal edilen kroma (Almanya’ya yapılan krom ihracatı, ileride Türkiye’nin başını çok ağrıtacaktır.), Sovyetler Birliği’nden gelen tahıl, pamuk, petrol ve çeşitli madenlere bağımlıdır. Alman-Sovyet Paktı, inanılmaz miktarda hammaddenin Sovyetler Birliği’nden ithalatını güvenceye bağlamış olup; karşılığında Almanlar, Sovyetlere sanayi ekipmanı, silah ürünleri ve bazı gelişmiş silahların tasarım ve projelerini sağlar durumdadır. Hatta, Alman diktatörü, az sayıda kaleme aldığı memorandumlardan birinde, Sovyetler Birliğinden hammadde temini için takas edilen yatırım malları ve silahların, sırası ile Alman sanayisi ve ordusunun ihtiyaçlarının önünde olduğunu açıkça tanımlayacaktır.

Sovyetler de anlaşmanın gizli maddelerini işleterek, Romanya, Finlandiya ve Baltık Cumhuriyetlerinden istediklerini koparacaktır. Ancak Fin-Sovyet çatışması, Sovyet Ordusunun ne halde olduğunu da tüm Dünya’ya gösterecek, Alman diktatörü bunu dikkat ile not alacaktır.

Savaşın başlangıcı üzerinden tam 8 ay sonra, Batıdaki “Sitzkrieg” sona erer.

Alman orduları, Belçika ve Hollanda’ya girer. Klasik Alman taarruzunun başladığını düşünen İngiliz ve Fransızlar derhal Belçika’ya girdikleri anda, Ardennes Bölgesinde sık ormanlık alanda kamufle edilmiş ana Alman vurucu gücü hazır bekler durumdadır.

Batıda savaş başladığı zaman asker sayısı, tank sayısı ve top sayısı olarak Müttefikler Almanlara göre neredeyse %50 oranında sayıca üstün durumda iken, savaş uçaklarında nitelik ve nicelik olarak Almanlar daha üstün durumdadır.

Almanların ana zırhlı birlikler grubu, Belçika ve Hollanda’daki çatışmalardan iki gün sonra Ardennes Bölgesinden bir ok gibi Meuse Nehrine doğru taarruza başlar. Müttefikler Almanlar Meuse Nehrine 3 gün sonra ulaşınca asıl Alman planının farkına varacaktır. Alman Hava Kuvvetleri bu sahada tam üstünlük kurarak, Almanların Sedan ve Namur’da nehri geçmelerini sağlar. Alman zırhlı birliklerinin Meuse üzerinde tutmuş olduğu köprübaşlarını yok etmek için, cesur İngiliz ve Fransız pilotlar umutsuzca hava taarruzları düzenlenmesine rağmen, bu taarruzlar Guderian’ın uçaksavar topları tarafından etkisiz hale gelecektir.

Bu arada İngiliz Hükümeti istifa eder. Artık yeni başbakan Winston Churchill’dir.

Meuse Nehrini geçen Alman zırhlı ordular grubu, ister Paris’e doğru hareket edebilir, isterse kuzey batıya dönerek, başlarını Belçika’da tuzağa sokmuş olan ana Fransız ve İngiliz Ordularının arkasına dolaşabilir durumdadır. Müttefiklerin bu kadar mobil ve tüm elementleri mükemmel bir iş birliği içinde olan modern bir orduya karşı her iki stratejik hedefi de aynı anda savunabilmesi olanaksızdır. Almanlar orijinal plana sadık kalarak Meuse’den kuzey batı ekseninde hareket ederek Manş Denizine ulaşır. Belçika’daki Fransız ve İngiliz Orduları büyük bir cep içine sıkışmıştır. Bu ordular tahliye olmak için acele ile Dunkirk’e çekilirken, peşlerindeki Almanlar Berlin’den gelen talimat ile şaşkına döner. Hitler, zırhlı birliklere dur emri vermiş, Dunkirk’e çekilen Müttefikleri, Alman hava kuvvetleri ile imha etme kararını vermiştir. Alman diktatörü, soğukkanlılığını kaybetmiş, kazanmış olduğu muazzam zaferi masadan erken kalkan acemi bir poker oyuncusu gibi harcamıştır. Alman diktatörünün ilk stratejik hatası, II. Dünya Savaşını başlatmak ise, bu hatası ile Batıda kesin bir zaferi şansını elinden kaçırmıştır. İngiliz Orduları eğer Dunkirk’ten tahliye edilemeyip, Almanların eline düşse idi, tarih farklı yazılacaktı.

Nitekim, İngiliz hava güçleri Dunkirk üzerinde kahramanca savaşarak, Müttefik ordusunu İngiltere’ye çekilmesini sağlayabilmiştir.

Almanlar bu safhadan sonra, güneye dönerek Paris’i örten zayıflamış Fransız ordularını yener. Fransa savaştan çekilmek zorunda kalmıştır. Ateşkes talep eden Fransızlar, I. Dünya Savaşı sonunda Almanlara dikte ettirdikleri ateşkes anlaşmasından çok daha ağır şartlar ile bir anlaşma imza eder.

Almanların bir sonraki hedefi ise Manş Denizi üzerinde hakimiyet kurarak, kara ordusunu İngiltere’ye geçirmektir. Ancak İngiltere’yi işgal etmek için ilk önce İngiliz hava kuvvetlerini yok etmeleri gerekmektedir. İngiltere Hava Savaşında İngilizler neredeyse 2 ay süren müthiş bir mücadele verecek ve hava güçleri tam tükenmişken, Almanların stratejilerini değiştirip Londra başta olmak üzere şehirleri bombalamaya başlaması üzerine bu savaşı kazanacaklardır.

İngiltere Hava Savaşı bittiğinde, Almanlar; Romanya, Macaristan, Slovakya gibi müttefikleri ile beraber doğuda Bug Nehrinden, İspanya sınırına kadar Avrupa’nın tam hakimi konumundadır. Bu müthiş zafer dizisi, Almanların aynı zamanda muazzam bir sanayi kapasitesi, işgücü ve hammadde stoklarını ele geçirmesini sağlamıştır. Artık Alman diktatörünün gözü, 1940 sonunda ideolojik rakibi olan Sovyetler Birliği üzerine çevrilmiştir.

Batıda kesin bir zaferi tepmiş olan Almanya, savaşı çok daha büyük bir çapta bu kez Sovyetler Birliğine taşımak niyetindedir. Almanya’nın bu noktadaki stratejik hedefi Sovyetler Birliği’ne diz çöktürüp, bu ülkenin muazzam kaynaklarını ele geçirerek ABD’nin eşdeğeri muazzam bir güç olmaktır.

Burak Köylüoğlu

 

Bu  yazı dizisi 1919’dan 1945’e kadar  süren olayların  dramatik hikayesini anlatmayı  amaçlıyor.  Eğer bu yazı dizisinin tamamını okumak isterseniz:

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Arkadaşınız ile paylaşın