Menu

Dizlerinin Üzerine Çökmüş Bir Dev: I. Dünya Savaşı Sonrası Almanya

Burak Köylüoğlu

 

Kaleme alacağım yeni yazı dizisi Almanya’nın 1918-1945 arasındaki yer yer dramatik, yer yer trajik dönemini ele alacaktır.

I. Dünya Savaşının dengesi; Temmuz 1918 tarihinde Paris’e yaklaşmış ama gücünü tüketmiş olan Alman Ordularına karşı, zinde ama deneyimsiz Amerikan birliklerinin desteği ile Müttefiklerin başlattığı büyük bir karşı taarruz dizisi ile değişir.

İnisiyatifi ele almış olan Müttefikler, Ağustos-Kasım 1918 arasındaki 100 gün boyunca, nitelik ve niceliksel üstünlüklerini kullanarak kesin zaferi kazanır. Almanya, 11 Kasım 1918 tarihinde çok ağır şartlar içeren bir ateşkes anlaşmasını kabul etmek zorunda kalır.  Savaş artık sona ermiştir.

Savaşın son haftalarında Alman donanmasının demir atmış olduğu Kiel’de başlayan huzursuzluk, tüm Almanya’ya yayılır. Rusya’da Ekim 1917 Devriminin başarı ile sonuçlanması ile sol akımların Almanya’daki etkisi artmış, askeri yenilginin şoku ve savaşın son yıllarında halkın yaşadığı sıkıntılar ve açlık, bir devrimin tüm koşullarını hazırlamıştır.

Ateşkesten hemen önce Alman İmparatoru II. Kayzer Wilhelm, tahtı bırakarak, tarafsız olan Hollanda’ya gider. II. Wilhelm, hayatının sonuna kadar Hollanda’da yaşayacaktır.

Tarihin garip bir cilvesi olarak, II. Dünya Savaşı sırasında muzaffer Alman askerleri Müttefikleri Fransa ve Benelüks Ülkelerinde kesin bir şekilde bozguna uğrattığı zaman, eski Alman İmparatoru, ısrar ile davet edilmesine rağmen Almanya’ya geri dönmeyi red edecektir.

Almanya İmparatorluğunu oluşturan alt devletlerin prens ve kralları Kasım 1918’in ilk haftası taçlarını terk eder. Neredeyse Almanya’nın en önemli şehirleri sosyalist işçi ve asker komitelerinin eline geçmiştir. Lenin’in, Rusya’da başarıya ulaşmış olan devrimin Almanya’ya da yayılacağı tezi neredeyse gerçek olmak üzeredir.

Olayların gidişi ılımlı solu elinde tutan Alman Sosyal Demokrat Partisinin lideri, Friedrich Ebert’in, şansölye Prens Maximillian ile uzlaşarak, sosyalist ve komünistlere karşı, sosyal demokrat-muhafazakar sağ koalisyonunu kurması ile değişir.

9 Kasım 1918 tarihinde koalisyonu oluşturan taraflar Almanya’da meşruti monarşinin devam etmesi konusunda uzlaşmıştır. Bu uzlaşmaya rağmen, kabinenin tanınmış sosyal demokrat bakanlarından Philipp Scheidemann’ın Reichstag balkonundan halka hitabı (Şansölye Ebert halka hitap etmek istememiştir) sırasında “cumhuriyet’in ilan edildiğini” söylemesi ile işler değişecektir.

Eski ve çürümüş monarşi çökmüştür. Artık yeni bir düzenin ortaya çıkma zamanı. Yaşasın Alman Cumhuriyeti!

Savaşın son yüz gününde, Alman ordularının Paris kapılarından Alsace’a kadar müthiş bir yenilgi dizisi ile geri çekildiğini tecrübe etmiş olan halk çılgınca bu açıklamayı alkışlar. 

Almanya’da kaza ile cumhuriyet ilan edilmiştir. Üstelik bakan Philipp Scheidemann’ın şahsi inisiyatifi ile yaptığı konuşma ile…

Halbuki imparator kaçmış olmasına rağmen, halen tahtı bıraktığını resmen açıklamamıştır. Üstelik Şansölye  Ebert de, Scheidemann’a böyle bir konuda açıklama yapmaya yetki vermemiştir. Açıklama üzerine küplere binen Ebert, konuşmadan dönen Scheidemann’ın üzerine yürüyecektir. Araya girenler sayesinde şansölye ve bakan arasında olası bir yumruklaşmanın önüne geçilir.

Aynı gün sosyalistlerin başı Karl Liebknecht de Berlin’in başka bir yerinde Almanya’nın artık komünist bir cumhuriyet olduğunu ilan eder. 

Hükümeti oluşturan sosyal demokratlar ve muhafazakar sağ koalisyonu ile sosyalist ve komünistlerden oluşan cephe arasında iç savaş başlamıştır. Almanya’nın sanayi bölgelerini elinde tutan işçilerden oluşan silahlı milis güçleri  ile hükümeti destekleyen sağcı ve milliyetçi subayların komutasındaki “Freikorps” ismi ile bilinen askeri birlikler her yerde çatışır haldedir.

Bu karmaşık dönemde, savaşın son ayında gözleri bir gaz saldırısında geçici olarak kör olan bir onbaşı, tedavi olduktan sonra Münich’e dönmüştür. Şehirde tam bir iç savaş sürmektedir. Onbaşı ve yanındaki arkadaşları, Freikorps birlikleri tarafından sosyalist oldukları şüphesi ile derdest edilir. Kurşuna dizilmeleri an meselesi iken, bir subay onbaşıyı tanır ve arkadaşları ile beraber serbest bıraktırır. Kıl payı ölümden dönen onbaşının ismi Adolf Hitler’dir.

1919 yılı Ocak ayında Berlin, sosyalistler ve komünistler tarafından ele geçirilir. Hükümeti destekleyen ordu birlikleri Berlin’i geri alır ve yargılamaya gerek duymaksızın, liderleri başta olmak üzere sosyalist ve komünistlerin tamamını ortadan kaldırır. Ölenler arasında Karl Liebknecht ve Rosa Lüxemburg da vardır.

1918 sonu 1919 başında, Polonya’lılar ayaklanarak, Batı Prusya’nın tamamını ele geçirir.

Almanya’daki iç savaşın  yanı sıra, ülke halen Müttefik donanmasının ablukası altındadır. Son beş yıldan beri devam eden ablukanın sonucunda sıradan bir Alman vatandaşının edinebildiği yiyecek miktarı, günlük 1000 kalorinin düşmüştür.  Almanya genelinde yetersiz beslenmeden dolayı dizanteri, tüberküloz ve iskorbüt hastalıkları yaygın bir hal almış, ablukanın etkisi ile yaklaşık 600,000-700,000 sivilin hayatını kaybetmiştir.

Üstelik savaş sonrası, tüm Dünya’ya yayılan ve milyonlarca insanın ölümüne yol açan “İspanyol Gribi” Almanya’ya da kenarından uğramıştır. Bu grip salgını ile yaklaşık 200,000 kişinin öldüğü tahmin edilmektedir.

1919 başında genel seçimler yapılır. Ebert Cumhurbaşkanı, cumhuriyeti “kazara” ilan etmiş olan Scheidemann şansölye olur. Berlin’de karmaşa halen devam etmektedir. Bu neden ile parlamentonun toplandığı Weimar şehri, yeni cumhuriyete adını verir. Almanya’nın 1919-1933 arasındaki dönemi “Weimar demokrasisi” ya da “Weimar Cumhuriyeti” olarak bilinecektir.

Yeni anayasa, cumhuriyeti bir cins yarı başkanlık sistemi olarak tanımlar. Weimar Anayasası dönemin en özgürlükçü anayasalarından biridir.

Ancak Weimar anayasasının o günün koşullarını yansıtan 48. maddesi ileride Almanya’nın kaderini değiştirecektir. Bu madde, Alman cumhurbaşkanına “olağanüstü bir durumda” temel hak ve özgürlükleri askıya alma yetkisi vermektedir. Bu maddenin uygulanması için Alman Parlamentosunun onayına gerek duyulmamaktadır. Nitekim bu madde, Almanya’nın içinde bulunduğu olağanüstü koşullar nedeni ile sosyal demokrat kökenli cumhurbaşkanı Ebert tarafından 1920-1923 arasında 136 defa kullanılacaktır. 

1933 yılında, daha şansölye olalı 1 ay olmuş olan Adolf Hitler’in yaşlı cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’u ikna ederek 48. maddeyi uygulatması ile Almanya’nın  çizgisi değişecektir.

Anayasada milletvekili seçimi için baraj kısıtı yoktur. Nitekim politik yelpazenin aşırı uçlarında yer alan partiler 1920’li yıllarda tek tük seçtirebildikleri milletvekilleri ile temsil yeteneğine ulaşabileceklerdir.

Almanya’nın umudu; demokratik olarak seçilmiş hükümet ile savaşı kazanmış Müttefikler arasında şerefli bir barış anlaşması tesis etmektir. Yaklaşık 100 yıl önce Napolyon’u yenen “Büyük Koalisyon” Fransa’ya 1815’de şerefli bir barış anlaşması sunmuş ancak Fransa’nın  gücünü de dizginleyerek kurduğu “Viyana Sistemi” ile bir tam yüzyıl Avrupa’da toplu bir savaşın önünü almıştır.

Ancak Napolyon Savaşlarının bittiği 1815’de barış görüşmelerini yürütenler; Dük Wellington (İngiltere), Vikont Castlereagh (İngiltere), Prens von Metternich (Avusturya), Maurice de Talleyrand (Fransa), Prens von Hardenberg (Prusya) ve Kont Nesselrode (Rusya) gibi çağın en önde gelen ve uzak görüşlü devlet adamlarıdır. Başkenti işgal edilmiş olan Fransa da, 5. büyük güç olarak barış masasında yerini almıştır.

Oysa ki Almanya ve Müttefikler arasında yapılacak barış anlaşmasının koşulları, sadece Müttefikler arasında yapılan Paris Barış Konferansında tam 145 oturumda müzakere edilerek, Almanya’nın önüne müzakeresiz konulacak idi.

Diğer bir deyişle Versay Anlaşması bir barış anlaşması değil, bir “diktat” olacaktır.

Üstelik 1918’de Müttefikleri temsil eden devlet adamları, 1815’de Viyana’da bir araya gelenlerin çırağı dahi olamayacak niteliktedir.

Fransız Başbakanı Georges Clemenceau, Almanya’nın parçalanmasını isteyecek ve bu fikrinde ısrar edecek kadar ölçüsüz ve popülist bir siyasetçidir.

İngiliz Başbakanı Lloyd George’un pozisyonu; İngiltere’yi tehdit edebilecek büyüklüğe ulaşmış olan Alman donanmasının ortadan kaldırılması ve İngiltere’nin savaş öncesi en büyük ticaret ortağı olan Almanya’nın küresel ekonomik sisteme geri dönüşünün sağlanmasıdır. 

İngiliz Başbakanı, kalıcı bir barış tesis etmeyi ikinci plana atarak, Britanya İmparatorluğu’nun kısa vadeli çıkarları üzerine odaklanmıştır. İngiliz Başbakanı, Almanya karşısında rövanş arayan Fransa’yı dizginleyebilecek tek devlet adamı olmasına rağmen, bu tarihi görevi yerine getirmeyi tercih etmemiştir.

Nitekim Lloyd George’un miyop bakışı ile şekillendirilen Ortadoğu politikası çerçevesinde cesaretlendirilen Yunanlılar, Türkiye’de macera aramaya yönelecektir. Kurtuluş Savaşı’nın başarısı sonucunda, Lloyd George’un politik kariyeri de sona erecektir.

İtalyan Başbakanı Vittorio Orlando ise, İtalya’nın beceriksizce yürütülmüş askeri kampanyasına rağmen, Fiume ve Dalmaçya kıyısı gibi İtalya’nın yutamayacağı kadar büyük lokmalar talep eder durumdadır. Bu taleplere karşın İngilizler ve Fransızlar İtalyanları, Venetia Bölgesindeki Trieste ile avutup, kenara atarlar. 

İtalya; savaşta yaklaşık 700,000 askerinin ölümüne rağmen, Almanya ve Avusturya’ya karşı savaşa girmesi karşılığında kendisine vaat edilenlerin hiç birini, Trieste hariç olmak üzere, alamamış durumdadır.

Büyük Devletler ile anlaşma yapmak, bir ayı ile yatağa girmeye benzer.

Paris Konferansının en ilginç ismi ise ABD Başkanı Woodrow Wilson’dır. ABD, tarafsız olduğu dönemde İngiliz ve Fransızlara açtığı krediler ile savaşı Müttefikler için finanse etmiş, 1917’de savaşa girdiğinde bitmiş tükenmiş Müttefiklere çok ihtiyacı olan milyonlarca zinde ama deneyimsiz asker sağlamıştır. ABD Ordusu, 1917-1918 döneminde ağır silahlarını bile Fransız ve İngilizlerden ödünç almak durumunda olan deneyimsiz bir ordu kimliğinde olmasın karşın, 1918 sonbaharındaki zaferin de en büyük ortaklarından biridir.

ABD başkanının pozisyonu, yeni sınırların kültürel, nüfus ve dil ayrımı prensibine göre tesis edilmesidir. Bu çerçevede, Wilson Prensipleri olarak bilinen  14 prensipten oluşan bir barış kurgusu açıklamıştır . Almanlar, savaşı kaybedeceklerini anladıkları Eylül-Ekim 1918 tarihinde, bu prensipleri kabul edeceklerini açıklayarak, barış uvertürlerine başlamıştır..

Ancak İngiliz ve Fransızlar savaşı kazandıktan sonra ABD başkanını da Paris Barış Konferansı’nda kenara itiverirler. Üstelik Wilson’ın kendi partisi dahil olmak üzere ABD iç politikasındaki desteği azalmakta ve sağlığı da kötüleşmektedir.

Wilson, sonuç olarak imza edilecek Versay anlaşmasını Kongre’de onaylatamayacak, Almanya ve ABD 1921 yılında Berlin’de ayrı bir barış anlaşması yapacaktır. ABD ayrıca o zamanın Birleşmiş Milletleri olarak kurulan Cemiyet-i Akvam’a da(League of Nations’a) katılmayacaktır.

ABD’nin savaş sırasında Fransa ve İngiltere’ye açmış olduğu kredilerin geri ödenmesinin; Fransız ve İngilizlerin Almanya’ya dikte ettirmeyi planladıkları yüklü savaş tazminatının ödenmesi şartına bağlamaları ile ABD iyice gülünç bir duruma düşecektir.

ABD’li politikacılar, savaşta ölen 115,000 Amerikan askerinin ne amaç için öldüğünün hesabını verebilecek durumda değildir. ABD’nin 1919 senesinde GSYH’ı(GDP), tüm Avrupa’nın GSYH’ını geçmiş olmasına rağmen, ABD halen uluslararası politika ve askeri anlamda orta sıklet bir ülke muamelesi görmektedir.

Ancak ABD süper güç olma yolunda ilerlerken, almış olduğu bu dersleri hiçbir zaman unutmayacaktır.

Paris Barış Konferansının sonucu Fransız ve İngiliz çıkarlarının bileşimi olarak oluşur. Davet edilen Alman delegasyonu, rahatsız bir tren yolculuğu ile savaşta harap olmuş Kuzey Fransa’da ağır ağır dolaştırıldıktan sonra, Versay Sarayı’nın meşhur aynalı salonuna hizmetçiler kapısından alınır. Aynı salonda Prusya Kralı, 1871 Fransa-Prusya Savaşı’ndaki mutlak zaferi sonucunda  Alman İmparatoru olarak taç giymiştir.

Alman Delegasyonu önlerine konulan barış anlaşmasının şartlarını görünce şaşırır. Alsace- Lorraine’nin Fransa’ya iade edilmesi ve denizaşırı tüm sömürgeleri kaybetmeleri bekledikleri sonuçtur.

Ancak Almanya’nın önüne konulan diğer maddeler farklı niteliktedir. Bunların en önemlileri şu şekildedir:

  • Almanya’nın, Avusturya ile birleşmesi yasaklanmaktadır.

  • Ren Nehri’nin üzerindeki köprüler 15 yıl boyunca Müttefikler tarafından işgal edilecektir. İşgal, Almanya’nın Versay Anlaşmasının şartlarına tam olarak uyumu ile kaldırılacaktır.

  • Alman Genelkurmayı fesih edilecektir. Alman ordusu tüm ağır silahlardan arındırılarak, 100,000 kişi ile sınırlandırılacaktır. 

  • Donanma sadece kıyı koruma görevi ile kısıtlanacak tonaja indirilecektir. Dünyanın ikinci büyük donanması Müttefikler arasında paylaşılacaktır. 

  • Almanya, orta Avrupa’da yeni kurulan devletler olan Çekoslovakya ve Polonya’yı tanıyacaktır.

  • Batı Prusya, Baltık Denizi’ne olan çıkışı da dahil olmak üzere, Polonya’ya terk edilecektir. Önemli bir liman şehir olan Danzig şehri (Bugünkü Polonya şehri Gdansk) Polonya’nın denize çıkışını sağlamak üzere “serbest şehir” statüsü ile Almanya’dan ayrılacaktır.

  • Almanya Yukarı Silezya, Malmedy ve Schlewig-Holstein’da bazı alanları Polonya, Belçika ve Danimarka’ya terk edecektir. 

  • Saar’daki kömür ocaklarının üretimi 15 yıl boyunca Fransa’ya terk edilecektir.

  • Ren Nehri’nin batısında yer alan Alman toprakları tamamen askerden arındırılacaktır.

  • Almanya’nın 132 Milyar Altın Alman Markı savaş tazminatı ödeyecektir. (2016 yılı ABD Doları değeri ile 438 Milyar ABD Doları)

Alman Hükümeti Versay Anlaşmasının şartlarını öğrenince, savaşa devam etme dâhil her türlü olasılığı değerlendirir. Askerler, savaşa devam etmenin olanaksız olduğunu ifade edince, Alman delegasyonu anlaşmayı imza etmek zorunda kalır.

Şansölye Scheidemann, anlaşmayı imzalayanlardan biri olmamak için istifa eder.

Almanya’nın, Batı Prusya ve Danzig’in kaybetmiş olması II. Dünya Savaşına giden yolun en önemli taşlarından biri olacaktır. Üstelik bu topraklarda, Almanca konuşan halk önemli bir çoğunluğa sahiptir.

Almanya’ya dayatılan tazminat miktarı altın, uluslararası kabul görmüş para birimleri veya mal ile ödenmesi gerekmektedir. Savaş sonrasında ihracat pazarlarını kaybetmiş olan Almanya’nın bu tazminatı ödeyemeyeceğini savaşın galipleri de tahmin etmişler idi.

Ünlü ekonomist John Maynard Keynes, bu anlaşmayı protesto ederek, anlaşmanın Alman ekonomisini mahvedeceğini ifade etmiştir.

Almanya ileride savaş tazminatının sadece küçük bir bölümünü ödeyeceği gibi, Alman Ordusu da daha 1920 yılından itibaren bürokratik bir yapı içinde kendini gizleyerek gelişim içinde olacaktır.

Daha da önemlisi Almanya 65,000 km2 toprak ve 7,000,000 kişilik nüfus kaybetmesine rağmen (sadece Avrupa’da) stratejik olarak daha iyi konuma gelmiştir. Orta Avrupa’da Almanya’yı çevrelemek amacı ile kurulan Çekoslovakya ve Polonya hafif sıklet devletler olup, Almanya’nın doğuda Rusya olan sınırını ortadan kaldırmış durumdadır. Almanya artık doğu cephesinden çekinir durumda olmayacaktır.

Bu anlaşma ile Almanya halen Avrupa’nın en önemli gücü halindedir. Almanya’nın Versay’ın zincirlerini atması uzun sürmeyecektir.

Fransa’da ise, tüm Müttefik Kuvvetlerin başkomutanı Mareşal Foch, durumu anlayan ender portrelerden biridir.Durumu aşağıdaki sözler ile ifade eder.

“Bu bir barış anlaşması değil, 20 yıllık ateşkes anlaşmasıdır.” Ferdinand Foch.

Mareşal Foch’un kehaneti şaşırtıcı bir şekilde gerçekleşecektir. 28 Haziran 1919 tarihinde imza edilen Versay Anlaşmasından tam 20 yıl 64 gün sonra 1 Eylül 1939 tarihinde II. Dünya Savaşı başlayacaktır.

Burak Köylüoğlu

 

Bu  yazı dizisi 1919’dan 1945’e kadar  süren olayların  dramatik hikayesini anlatmayı  amaçlıyor.  Eğer bu yazı dizisinin tamamını okumak isterseniz:

 

 

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Leave a Comment