Anasayfa Tarih Defteri Almanya’nın Gerçek Mucizesi III. Bölüm: Ekonomik ve Diplomatik Mucize

Almanya’nın Gerçek Mucizesi III. Bölüm: Ekonomik ve Diplomatik Mucize

Burak Köylüoğlu

Bu yazı dizisinin ilk iki bölümünü okumadıysanız, ilk bölümü buradan, ikinci bölümü ise bu linkten okuyabilirsiniz.

İkinci bölümü Alman markının tedavüle sürüldüğü para reformu ve Batı Almanya’nın kuruluşu ile bitirmiştim.

Üç Batılı Müttefik ülkenin işgal bölgelerinin birleşmesi ile kurulan Batı Almanya, 11 eyalete sahipti. Amerikalılar; bu yeni devletin anayasası oluşurken, Birleşik Almanya’nın kurucusu olan Otto von Bismarck’ın 1871’de Almanya’yı kurarken ortaya koyduğu prensiplerin büyük ölçüde korunmasına izin vermişti. 1871’de kurulan Alman İmparatorluğu, 26 devletin Prusya Krallığı’nın çatısı altında, bağları sıkı bir federal sistemi içeriyordu. Bismarck; 4 krallık, 6 büyük düklük (bir nevi küçük krallık), 5 düklük, 7 prenslik ile serbest şehirlerden oluşan bir karmaşayı tek bir meşruti monarşiye ve bu monarşi altında bir federal devlete dönüştürebilmişti. Örneğin I. Dünya Savaşı’nda Alman ordusu tek bir genelkurmay sistemi içindeyken, Bavyera Krallığı bu sistemin içinde ayrı bir ordu ile Alman ordusunun içindeydi. İmparatorluk Almanya’sı I. Dünya Savaşı sonunda yıkılarak, yerini cumhuriyete (Weimar Cumhuriyeti) bırakmıştı.

Naziler 1933 yılında iktidara geldiğinde federal sistemi ortadan kaldırarak, ülkeyi bölge valilikleri ile yönetti. Amerikalılar, çok doğru bir tanımlama ile Weimar Cumhuriyeti’ni (1918-1933) başarısız bir devlet (failed state), Nazi Almanyası’nı ise bir suç devleti (criminal state) olarak tanımlamıştı. Yeni Federal Almanya ise Bismarck’ın prensiplerine yeniden dönüşü ifade ediyordu. Sistem; demokrasi, bireylerin devlete karşı haklarının korunması prensipleri, cumhuriyetçilik ve federalizm üzerine kurulmuştu.

Amerikalıların, federal sistemde ısrar etmeleri sadece kendi yönetim sistemlerinin benzersiz olduğuna dair inançlarından kaynaklanmıyordu. Federal sistemi, bir daha Nazilerin ya da benzeri bir akımın mutlak iktidara ulaşamayacaklarının garantisi olarak görüyorlardı. Federal hükümette iktidarın gücü büyük ölçüde yeniden şansölyeye (başbakana) dönüyor, devlet başkanı/cumhurbaşkanının gücü önemli ölçüde sınırlanıyordu. Şansölye ve bakanlar kurulu, doğrudan parlamentoya karşı sorumlu idi.

Özetlemek gerekirse, Amerikalılar Federal Almanya’nın temelini oluştururken, kendi sistemlerine oldukça benzeyen, bir başkanlık sistemi olan Weimar Cumhuriyeti’nin prensiplerini korumak yerine iktidar gücünü eyaletler, federal parlamento, bakanlar kurulu ve şansölye ile devlet başkanına bölmüştü. Alman silahlı kuvvetleri ileride konulan bir madde ile parlamentonun denetimine tabi olacaktı.

Bu sistem 71 yıldan beri günümüze kadar bir İsviçre saati gibi tıkır tıkır işledi.

Ekonomik mucize başlıyor….

Batı Almanya’nın ekonomi bakanı Ludwig Erhard para reformu ile çok önemli adım atmıştı. Para reformu, Sovyetlerin kendi işgal bölgelerinde enflasyon ihraç etmek için bastıkları Reichsmark emisyonunun Batı’ya olan etkisini engellemişti. Almanlar, derhal yeni Deutsche Mark’ın sağlam bir zemine sahip olduğunu anladı. Para arzı tam tamına %93 oranında azaltılmış, 1936 öncesinin de gerisine düşürülmüştü.

Alman markı, aşırı basılmış olan Reichsmark’ın yaratmış olduğu takas ekonomisini ortadan kaldırdı. Ortalama bir Alman; para reformu öncesinde takas ve pazarlık ile aradığı ürünü bulabilmek için haftada 9.5 saat zaman harcarken, para reformu sonrasında bu süre 4 saate indi. Üretim kotalarının ve fiyat kontrollerinin kalkması ile arz arttı. 1948 sonunda Alman endüstrisinin çıktısı 1936 yılının %80’nine ulaştı.

Ludwig Erhard’ın ekonomi politikasının temeli ordoliberalizm kavramına dayanıyordu.  Bu kavram serbest piyasa ekonomisinin prensiplerini kabul etmek ile beraber, tekel ve kartellerin oluşmaması için devletin piyasayı regüle etmesine olanak tanıyordu. Ordoliberalizmin bir önemli prensibi de çok geniş çaplı bir sosyal devlet yaklaşımını desteklemesidir. Geniş çaplı sosyal devlet yaklaşımı ilke olarak bir devletin eşit olmayan ve şanslı doğmayan vatandaşlarına toplumsal hayatta bir rol edinmesini sağlamaktaydı. Böylece ordoliberalizm; Anglo-Amerikan kapitalizmi ile Kıta Avrupası’nda filizlenen sosyal demokrasinin en ideal yönlerini birleştirme başarısını gösterdi.

Ordoliberalizm, 1945 sonrasında Alman toplumunun faşizm ve komünizm gibi aşırı uçlara sapmaksızın, politik yelpazenin ortasında tutmakta çok önemli bir rol oynadı.

Ludwig Erhard’ın prensip olarak en önemli katkılarından biri de Alman Merkez Bankası’nın (Bundesbank) bağımsız bir şekilde ve son derece güçlü olarak tesis etmekteki kararlılığıdır. Para politikası tamamen politikacıların kontrolünden çıkarıldığı gibi, Alman Merkez Bankası toplum gözünde uzmanlığı, bağımsızlığı ve kararlılığı ile yüksek bir değere kavuştu.

Öyle ki, 1982’de Bundesbank başkanı meşhur ekonomist Karl Otto Pöhl ile şansölye Helmuth Schmidt arasındaki görüş ayrılığı, koalisyon hükümetinin düşmesi ile sonuçlanmıştı. Alman Merkez Bankası’nın işleyişi yıllar sonra 1970-1980’lerde Milton Friedman’ın ortaya koyduğu para politikası prensiplerinin öncüsü olacaktı.

Bu model bugünün ekonomi dünyasında olağandışı bir yenilik olarak düşünülmeyebilir ancak Büyük Buhran’dan sonra 1930-1940’larda Keynesyen yönde devlet müdahalesi ve regülasyonunun kuvvetli olduğu model Batı Dünyası’nda yaygındı. Örneğin karteller savaş öncesinde yasal olarak geçerli idi.

Erhard, para reformundan sonra sürat ile bir vergi reformuna gitti. Kurumlar vergisi oranı %35-65 aralığında değişen bir orana sahipti. Bu oran tüm kurumlar için %50’ye çekildi. En yüksek gelir vergisi oranı %95 oranında muhafaza edildi. Ancak üst oran 250,000 DM yıllık geliri olan bireylere uygulandı. Bu yıllarda ortalama bir Alman’ın yıllık geliri aşağı yukarı 2,400 DM idi. Bu gelir düzeyi efektif olarak %18 oranında gelir vergisine tabi idi. Vergi reformu, şirket kazançlarını kurumlarda sermaye olarak tutulmasını teşvik etti. Bireyler ise düşük vergi oranı ile harcanabilir gelirlerini arttırdı. Harcanabilir gelir arttıkça, iç piyasa canlandı. Geliri yüksek Alman vatandaşları sosyal reformların kaynağını yüksek gelir vergileri ile ödedi.

Alman ekonomisi eski endüstriyel dinamizmi bu reformlar ile kazanmaya başladı. 1948’den tam 10 yıl sonra 1958 yılında Batı Almanya’nın sanayi üretimi tam 4 katına çıktı. Kişi başı sanayi çıktısı aynı dönemde tam %200 arttı.

Almanya’nın her iki dünya savaşı ile en önemli ekonomik sahası olan ihracat pazarlarını (Almanya tarih boyunca her zaman önemli bir ihracatçı ülke idi) kaybetmişti. II. Dünya Savaşı sonunda Orta ve Doğu Avrupa, Sovyet ekonomik sistemi içine girmiş, Batı Avrupa’da ise Nazi işgali hatıraları halen canlı idi. Kore Savaşı (1950-1953) Batı Almanya’nın ve özellikle Japonya’nın bu sorununu çözdü. Kore Savaşı, Soğuk Savaşın yeni adımı idi.

Kore Savaşı, sürat ile genişleyince ABD’nin savunma harcamaları ve endüstriyel çıktısının bir bölümü bu alana kaydı. Batı Almanya ve Japonya tüketici mallarında ve ara mallarda bu sayede ortaya çıkan arz açığını sürat ile doldurdu. Batı Dünyası’nın Alman ve Japon mallarına olan alerjisi giderek azalıyordu. Mesela Toyota iflas edecekken, ABD’den Kore Savaşı için verilen kamyon siparişi ile ayakta kalmıştı.

Batı Almanya’nın ekonomik mucizesinin bir önemli nedeni de Alman endüstrisinin son 50 yıl içinde ilk defa askeri önceliklerden kurtulmasıdır. 1899 tarihinden başlayarak Alman endüstrisine verilen askeri üretim siparişleri, sanayinin içinde önemli bir çarpıklık yaratmıştı. Bu çarpıklığı sadece askeri üretime kayan kapasite, insan kaynağı ve hammadde olarak düşünmemek gerekir. Bu çarpıklık tüketici mallarına yönelik üretim teknolojisinin, üretim sürecinin ve Ar-Ge’nin eksik olması ile belirginleşiyordu.

En nihayetinde Alman kapitali ve işgücü, benzersiz niteliğini çok büyük ölçüde sivil amaçlar için tahsis ediyordu. Batı Almanya ve Japonya’nın ulusal gücü tamamen ticari başarıya odaklanmıştı. Üstelik her iki ülke de Batı Dünyası’nın tek süper gücü olan ABD’nin işletme ve yönetim tekniklerini sürat ile kendilerine adapte etmekte ve hatta bu teknikleri ileriye götürmekte idi. Üstelik Amerikan bankacılık sistemi her iki ülkedeki ticari başarıyı finanse etmekte tereddüt etmiyordu. Her iki ülke 1950’li yılların ortasında sürat ile kendi bankacılık sistemini tamamen ayağa kaldıracaktı. Almanya’nın klasik endüstrileri olan kimya, elektrik, otomotiv sektörleri muazzam bir atılım yaparken; Volkswagen, Mercedes, BMW gibi otomotiv şirketleri başarılarını yüzlerce daha küçük tedarikçisine aktarmayı başararak, Almanya’da yüzlerce küçük-orta ölçekli kurum yarattı.

Alman ekonomik mucizesinin bir nedeni de Almanların Bretton Woods sisteminin önemli bir açığını yakalamış olmasıdır. Savaş sonrası ekonomik sistemi tarif eden bu sistem Amerikan dolarını 35USD/ons ile altına endekslemiş, diğer para birimlerini de ABD dolarına bağlamıştı. Merkez Bankaları paralarını %1 oranında bir bant ile dalgalanmasını muhafaza etmek durumunda idi. Kur çapalarında değişiklik mümkündü, %10’dan fazla olacak değişiklikler IMF’in onayına tabi idi.

Alman markı dolaşıma çıktığında, ABD dolarına 1:3.33 paritesi ile bağlıydı. 1949 yılının sonunda mark devalüe edilerek parite 1:4.2 düzeyine ayarlandı. Almanlar 1950-1960’larda muazzam bir dış ticaret fazlası vermelerine rağmen bu parite pek değişmedi. 1969 yılında Alman Merkez Bankası (ve Japon Merkez Bankası) sistemin en önemli çapası olan ABD dolarının değeri korumak için tonla dolar alırken, halen 4.01 Alman markı 1 dolar ediyordu. Almanlar ve Japonlar, Bretton Woods sistemini tam 20 yıl boyunca ustalıkla kullanarak, değeri düşük Alman markı sayesinde muazzam bir dış ticaret fazlası vermişti.  En nihayetinde Bretton Woods sistemi 1971-1973 yıllarında çatırdayarak çöktüğünde bunun üç nedeni masada olacaktı: Vietnam Savaşı, Almanya ve Japonya’nın muazzam dış ticaret fazlaları ve 1960’lardaki Amerikan sosyal reformunun bütçeyi delik deşik etmesi.

Alman markı, Bretton Woods sistemi çöktükten sonra 1974’te 1:2.76, 1978’de 1:2.00, 1995’de 1:1.43’e kadar yükselecek, 1999’da Euro öncesi 1:2.08’e kadar gevşeyecekti.

Diplomaside mucize…

Batı Almanya kurulmadan önce, eski İngiliz Başbakanı Winston Churchill, Sovyet tehdidi ve Amerika’nın ağır elini hissederek bir “Avrupa Birleşik Devletleri” fikrini öne sürmüştü. Amerikalıların 2. sınıf bir devlet muamelesi yaptığı Fransa’da da Amerikan-Sovyet devleri arasında ezilen bir Avrupa betimlemesi oldukça taraftar topluyordu. ABD başkanları Roosevelt ve Truman, Fransa’nın savaş kahramanı ve lideri De Gaulle’e antipatisini hiç saklamamış, hatta Fransa bu neden ile muzafferlerin güç paylaşımında bulunduğu Potsdam Konferansına çağrılmamıştı. Fransa’da sonradan başa gelen sosyal demokrat/sosyalist liderlerin de ABD tarafından pek dostça karşılanmadığını not düşmek gerekir. Bu ortamda Batı Almanya ile politik ve ekonomik işbirliği yapmanın yolu açılmıştı.

Ancak 1949 yılında dahi Almanya’nın en büyük sanayi alanı olan Ruhr Vadisi halen işgal güçlerinin kontrolündeydi. Şansölye Adenauer, Petersberg Anlaşması ile bu sorunu hafifletecekti. Batı Almanya, bu anlaşma ile Ruhr Vadisini kontrol eden komisyona üye vererek komisyonda söz sahibi olmuştu. Batı Almanya karşılığında işgal güçlerine her türlü yardımı sağlayacak, tamamen silahsız durumunu koruyacak ve demokratik ilkelere bağlı kalacaktı. Almanlar ödün vermeden, Ruhr Vadisi üzerinde söz söyleme hakkına sahip olmuştu. Adenauer bu anlaşmaya imza attığında ana muhalefet tarafından acımasızca, “Almanya’nın değil Müttefiklerin şansölyesi” diye eleştirildi.

1950 yılında kurulan Fransa, İtalya ve Benelüks Ülkeleri’nin kurduğu Avrupa Kömür ve Çelik Birliği ileride Avrupa Birliği’nin temelini oluşturacaktı. Ertesi yıl Batı Almanya şansölyesi Konrad Adenauer Paris Anlaşmasına imza koyarak birliğe katılacaktı. Batı Almanya bu anlaşma ile başka bir önemli kuş vurmuştu: Almanya’nın en büyük sanayi bölgesi Ruhr Vadisi’ni denetleyen International Authority for the Ruhr kurumu yetkilerini yeni birliğe devretmişti.  Artık Almanya’nın sanayi çıktısı üzerindeki son kontrol de ortadan kalkmıştı. Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’nun ilk öncü kurumları da bu tarihte kuruldu.

Stalin’in Vezir Gambiti

Sovyet lideri Stalin, tüm bu gelişmeler karşısında bir usta satranç oyuncusu gibi hamle yapacaktı. Batı Almanya’nın kuruluşuna karşı hamle olarak, Doğu Almanya’nın kuruluşuna onay vermiş, ABD ve Japonya arasındaki barış uvertürleri başladığı anda Kuzey Kore’nin tasmasını bırakarak bölgesel bir çatışma çıkartmıştı. Ancak Güney Kore, Kuzey Kore tarafından sürat ile ezilmesi üzerine, ABD Sovyet temsilcisinin BM genel kuruluna katılmadığı bir oturumda karar çıkartarak (Sovyetlerin olası vetosunu by-pass ederek) Kore Savaşı’na BM şemsiyesi altında müdahale etti. Kore’deki Sovyet hamlesi boşa çıkmış, üç yıl süren savaş tam bir sonuçsuzluk üretmişti.

1952 yılında Kore Savaşı devam ederken, Stalin, yayınlattığı bir nota ile tüm dünyayı şaşırtacaktı. Sovyetler Birliği, Almanya’nın birleşmesini, tarafsız bir ülke haline gelmesini, ülkede serbest seçimlerin yapılmasını ve Birleşik Almanya ile muzaffer ülkelerin barış anlaşması yapmasını önerdi. Tüm dünya şaşkına dönmüştü.

Batı Almanya şansölyesi Konrad Adenauer, Stalin’in hamlesinin amacını anlamıştı. Stalin Almanya’yı birleştirip, tarafsız hale getirince, Almanya’nın esas gücü olan Batı Almanya’yı Batı Blokundan çıkarmış olacaktı. Stalin’in teklifini derhal reddetti. Adenauer bu hamlesi ile Batı Almanya’yı Batı Dünyası ile birleştirmeyi önceliklendirerek, Almanya’nın birleşmesini Batı Almanya’nın güçlü olduğu zamana ertelenmesini tercih etmişti. Bunun ne kadar doğru ve zor bir karar olduğunu son 70 yıl bize gösterecekti. Adenauer, Doğu Almanya hükümetini tanımayarak, Batı Almanya’nın birleşik Almanya’nın hukuken tek ardılı olduğunu deklare etmiş oldu.

Stalin’in ölümünden sonra Adenauer, Stalin’in ardıllarının iktidar mücadelesini dikkat ile izledi. Sovyet liderlerinin mücadelesinin sonuçlanması ile Krushev, Stalin’in yerini aldı. Moskova’yı ziyaret ederek, Sovyet lideri Krushev ile 1956 yılında son Alman esirlerinin dönüşü konusunda anlaşmaya vardı. Bu anlaşmayı tarihe geçiren fotoğrafın en sağında Krushev ve yanında Adenauer  yer alıyor.

1955 yılında Batı Almanya’daki Fransız, Amerikan, İngiliz işgal güçlerinin statüsü kalktı ve Batı Almanya NATO’ya katıldı. Batı Almanya ordusu (Bundeswehr) kuruldu. Bundeswehr’in perde arkasındaki kurucusu tüm II. Dünya Savaşı’nın en parlak komutanı olarak isimlendirilen Feldmareşal Erich von Manstein oldu. Almanya’ya savaşta inanılmaz zaferler kazandıran Manstein, esas ününü 1943-1944 döneminde çok üstün Sovyet güçlerine esnek savunma stratejisi ile ağır darbeler indirerek kazanmıştı. Prusya ekolünden gelen bir subay olarak, Bohemya’lı Onbaşı olarak gördüğü  Hitler’i küçümsediğini hiçbir zaman saklamadı. Hatta Alman diktatörünün askeri stratejideki beceriksizliğini ve yetersizliğini ince ince  yüzüne vurmaktan hiçbir zaman çekinmemişti.En nihayetinde Alman diktatörü sözünden her zaman çekindiği mareşali Nisan 1944 tarihinde görevden alacaktı.

Manstein savaş sonrasında İngiliz birliklerine teslim olmuş, Sovyetler, İngilizlere ve Amerikalılara Manstein’ın iadesi için inanılmaz ölçüde bir baskı yapmıştı. Nihayet 1949 yılında İngiliz hükümeti, Sovyet baskısı ve propagandası altında bir İngiliz askeri mahkemesinin Manstein’ı yargılanmasına izin verdi. İngiltere’nin o anki ana muhalefet lideri ve savaş döneminin başbakanı Winston Churchill, yargılama sırasında, Manstein’ın savunması için yardım kampanyası başlatmıştı. Manstein 18 yıl hapis cezasına çarptırılmasına rağmen, 4 yıl sonra af ile serbest kalacaktı. Affın arkasında, Churchill ve Adenauer ile Pentagon vardı.

Serbest kalınca Manstein,  Adenauer tarafından derhal Alman silahlı kuvvetlerinin kurulması görevine atanacak ve daha sonra NATO komutasına danışmanlık yapacak, hatta bazılarınca NATO’nun gölge genelkurmay başkanı olarak isimlendirilecekti. NATO’nun Varşova Paktı’na karşı esnek savunma prensibi (backhand strategy) Manstein’ın ürünü idi. Manstein konvansiyonel bir III. Dünya Savaşı’nda Varşova Paktı taarruzunu Ren Nehrine kadar çekilerek karşılamayı, aşırı ilerlemiş  Sovyet tank ordularını kanat taarruzları ve üstün NATO hava gücü ile imha etmeyi öneriyordu. Plana göre gerekirse Batı Almanya’nın ilk etapta %80’ni terk edilecekti.

Batı Almanya, 1955 yılında Hallstein Doktrini’ni açıklayarak Doğu Almanya ile diplomatik ilişki kuran ülkeler ile son noktada ilişkilerini keseceğini ifade etmişti. Batı Almanya; İsrail’i kuruluşunda tanıyarak, hükümet ve özel sektör düzeyinde İsrail başta olmak üzere bir çok ülkeye savaş yıkımı, soykırım ve zorunlu işçilik  tazminatları ödemeyi kabul etti. Bu ödemeler halen devam etmektedir.

Adenauer’in en başarılı olduğu alanlardan biri de ülkenin Nazizm’den ayrıştırılması programı olmuştu. Amerikalılar başlangıçta bu işi oldukça ciddiye alarak, Alman kayıtlarını sınıflandırmak için Paris’e dönemin en güçlü bilgisayarlarından birini getirmişti. Savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlar Nürnberg Askeri Mahkemesi ve diğer Nürnberg duruşmaları ile cezalandırılmıştı. Ancak Alman toplumunun Nazizm’den ayrışması işi Alman yerel idaresine verilmişti. Alman halkının %10’u savaşın bitiminden önce doğrudan Nazi Partisi üyesi, yarıdan fazlası ise Nazi Partisi’ne bağlı kurumların (sendikalar, gençlik örgütleri, yardım sandıkları, vs.) üyesi idi. Bunları sınıflandırmak kolay değildi. Batı Almanya kurulduktan sonra gençler, savaşta yaralananlar bu süreçten muaf tutuldu. Kalanlar ise suç işleyip işlemediklerine göre ve işlenen suçların ağırlığına göre 5 sınıfa ayrıldı. Ancak Alman mahkemeleri de bu işin altından kalkamadı. Çoğu parti üyesi birbirine tanıklık ederek, birbirini akladı. Bu tanıklıkların sonradan endazesi kaçtı ve Persilscheine (Persil marka deterjan ile yıkanmış gibi) olarak isimlendirildi. Ancak Batı Alman idaresi, ağır suçluların tamamına yakınını hapis cezaları ile cezalandırdı ve hatta Amerikan işgal idaresinin affettiği veya cezasını indirdiği bazı suçluları yeniden yargılayarak uzun hapis cezaları verdi. Adenauer’in esas başarısı eğitim sisteminde Nazizmin sebep olduğu kötülüklerin açıkça anlatılmasını sağlamak oldu. Japonya’nın aksine Batı Almanya tüm işlenmiş savaş ve insanlığa karşı suçları açıkça kabul etti.  Aşağıda meşhur film yönetmeni Leni Riefenstahl’in “nazizm’den arındırma” duruşmasındaki fotoğrafı yer alıyor.

 

Şansölye Adenauer’in en çok zorlandığı konu dört muzaffer ülkenin Potsdam’da almış oldukları, Oder-Neisse hattının doğusundaki tüm Alman topraklarının Polonya ve Sovyetlere bırakılması konusu idi. Batı Almanya uzun bir süre Silezya, Doğu Pomeranya ve Doğu Prusya’nın geçici olarak “Sovyet ve Polonya yönetimi altındaki topraklar” tezini savundu. Adenauer iç politikada çok kuvvetli olan “göçmen ve sürgünler” lobisinin baskısı altındaydı. Dışarıda ise, Batılı Müttefikler ve özellikle Amerikalılar Adenauer’e Oder-Neisse hattını tanıması için inanılmaz bir baskı yapıyordu. Alman şansölyesi topu taca atarak her iki tarafa da direnecekti.

1957 yılında kömür havzası Saarland, Fransız yönetiminden (Müttefiklerin onayı ile) ayrılarak Batı Almanya ile birleşti. Aynı yıl Avrupa Kömür ve Çelik Birliği, Avrupa Ekonomik Birliği’ne dönüştü. Batı Almanya artık bu birliğin kurucu üyesi idi.

1958 yılında Fransızların savaş kahramanı ve lideri De Gaulle ve Adenauer bir araya geldi. Fransız cumhurbaşkanı müthiş bir adamdı. I. Dünya Savaşı sırasında genç bir subay iken Almanlara esir düşmüş ve tam 5 defa esir kampından kaçmaya teşebbüs etmişti. Heinz Guderian’dan (Yıldırım savaşının mucidi) daha önce, modern tank savaşı ve harekâtı konusunda bir doktrin yayınlamıştı. Bu doktrini içeren kitabı, Fransız genelkurmayı tarafından hasır edilmesine rağmen Guderian bu eseri dikkat ile incelemişti. I. Dünya Savaşı sırasında ezilen Fransız ordusunun perişan durumuna rağmen, Erwin Rommel’in zırhlı muharebe grubunun kanatlarına başarılı bir tank taarruzu yapmış ve sonrasında Fransa teslim olmasına rağmen “Özgür Fransız Birliklerinin” liderini üstlenmişti. II. Dünya Savaşı sırasında keçi inadı ile ABD Başkanı Roosevelt’i fazlası ile bıktırmış, hatta Roosevelt ABD dışişleri bakanına yarı şaka yollu olarak De Gaulle’ü ortadan kaldırmayı düşündüğünü ifade etmişti. Aşağıda Roosevelt, De Gaulle ve Churchill’in Kazablanka Konferansı sırasında çekilmiş bir fotoğrafı yer alıyor.

J

 

Adenauer ve De Gaulle dostluğu, Avrupa Ekonomik Birliği içinde Fransız-Alman ekseninin kurulmasını sağlayacaktı. İki kurt politikacı İngiltere’nin aslında Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılmaması gerektiğini, tamamen farklı bir sosyal ve ekonomik yapısı olduğunu saptamıştı.

Adenauer artarda 4 seçim kazanmıştı. Usta ve kurt politikacı 83 yaşında, 4. şansölyelik döneminin başında yeni bir kriz ile karşılaşacaktı.

Krizin sıklet merkezi yine Berlin’di.

Bu yazı dizinin devamını  4. ve son bölüm ile bitireceğim.

Burak Köylüoğlu

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar