Anasayfa Ekonomi Almanya’nın Gerçek Mucizesi II. Bölüm: Kızıl Dalga ve Soğuk Savaş

Almanya’nın Gerçek Mucizesi II. Bölüm: Kızıl Dalga ve Soğuk Savaş

Burak Köylüoğlu

Eğer bu yazı dizisinin ilk bölümünü okumadıysanız, 10 dakika ayırarak savaş sonrası Almanya’nın ekonomik, politik ve sosyal açıdan nasıl büyük bir tahribata uğradığını anlattığım bu bölümü okumanızı öneririm.

Amerikalılar, meşum Morgenthau Planı’nı rafa kaldırmış gibi görünmelerine rağmen, 1945 Mayıs ayında yayınlamış oldukları JCS 1067 (Joint Chiefs of Staff 1067) isimli kararname ile Amerikan işgal bölgesinde kalan ağır sanayi kapasitesi ortadan kaldırılmasına devam etti. JCS 1067 amacını son derece net açıklıyordu: “Almanya’nın kalkınması veya ekonomik toparlanması için hiçbir adım atılmayacak, işgal bölgesinde açlık ve salgın hastalık düzeyi toplumsal bir düzensizlik olmayacak şekilde yönetilecektir.”

Amerikalılar, İngilizlere ve Fransızlara da baskı yaparak işgal bölgelerini “bu şekilde” yönetmeleri konusunda “kuvvetli tavsiyelerde” bulunuyordu.

Ancak Amerikan Başkanı Truman ve kabinesi gelişen olaylar ile sürat ile fikirlerini değiştirecekti.

Kızıl Dalga Yükseliyor

Savaş sonrası jeopolitik durumu en başarılı analiz eden kişi savaş kahramanı, zaferin sembolü olan eski İngiliz Başbakanı Winston S. Churchill idi.

Churchill, daha savaş devam ederken Sovyetler Birliği’nin savaş sonrasındaki hedeflerinin Batı Dünyası için oluşturduğu tehlikeyi ortaya koymuştu. Nitekim Sovyetler savaş devam ederken, 1944 yaz aylarında “kurtardıkları” Doğu Polonya’daki liberal ve ılımlı politik görüşe sahip kişileri tutuklamış, o sırada Almanların elindeki Varşova’da çıkan büyük ayaklanmaya (Varşova Ayaklanması) destek vermemiş, ayaklanmacılara destek vermek için İtalya’dan kalkan Amerikan ve İngiliz bombardıman uçaklarına (gidiş geliş rotaları tam 2600 km.) kendi sahalarına iniş ve ikmal için izin vermemişti. Sovyet-Alman cephe hattı bu esnada Varşova’dan tam 30 km. ötedeki Vistula Nehri üzerindeydi.

Savaşın bitiminde Sovyet ordularının girdiği ülkelerde garip işler olmaya başladı. Polonya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan gibi ülkelerde komünist partileri iktidarın ilk önce savaş sonrası kurulmuş olan geçici hükümetlerin kilit bakanlıklarını ele geçirdi ve sonraki” seçimlerde” büyük oy farkları ile tek parti hükümeti haline geldi. Bu arada bu ülkelerdeki ılımlı siyasetçiler bir şekilde “faşist işbirlikçisi ve Alman sempatizanı” olarak tutuklanmaya başlamıştı. Bu insanların çoğunun akıbeti “ortadan kaybolmak” olacaktı.

Hatta savaş esnasında, on binlerce Musevi kökenli Macar’ı Nazilerin elinden İsveç pasaportu vererek kurtarmış olan İsveç’in Budapeşte büyükelçisi Raoul Wallenberg de Sovyet işgali sırasında ortadan kaybolacaktı. Wallenberg vakası, 1990’larda Sovyet arşivlerinin açılmasına rağmen bugün dahi çözülmüş değildir.

Doğu ve Avrupa’daki eğilimlerin istisnası demokratik bir siyaset geleneği olan Çekoslovakya idi. Ancak burada da komünist parti ulaştırma, içişleri ve savunma gibi önemli bakanlıkları elinde tutuyordu.

Sovyetler Birliği daha 1943 yılından itibaren, savaş sonrası etki sahasına girecek bölgelerde yöneticilik yapacak siyasetçiler için “Sovyet doktrinini” öğretmek üzere birçok eğitim merkezi açmıştı. Bu eğitim kurumlarında “yetişen” siyasetçiler Sovyetlerin “kurtardığı” ülkelerde hükümet üyesi ve hükümet başkanı olacaklardı.

Batı Avrupa’da ise savaş sosyalist ve komünist akımlar güç kazanıyordu. İtalya’da savaş sonrası komünistler 3. Parti konumundaydı ama 2. Sıradaki sosyalistler ile beraber iş birliği yaptıkları takdirde, iktidarı alabilecekleri bir çoğunluğa ulaşacak güçteydi. Fransa’da komünistler koalisyon ortağı olarak hükümette görev yapacak güce ulaşmıştı.

Yunanistan’da ve Çin’de ise dişlerine kadar silahlanan komünistler, bu ülkelerin mevcut hükümetlerine karşı kanlı bir iç savaş yürütüyordu. Savaş sırasında olası bir Alman taarruzuna karşı koruyucu bir önlem olarak İngilizler ve Sovyetler tarafından işgal edilen İran’dan Sovyet birlikleri çekilmekte yavaş davranıyor, işgal bölgelerinde İran’dan kopartılmak üzere iki küçük devlet kuruyordu.

Churchill daha Mart 1946 tarihinde sarf ettiği “Stettin’den Trieste’ye kadar kıtaya (Avrupa’ya) demir bir perde inmiştir.” sözü bu gerçeği ifade ediyordu.

Sovyetler Birliği lideri Stalin tam bir reel politik ustası idi. Sovyet ordularının girdiği tüm bölgelerde uydu hükümetler kurdururken, Fransa ve İtalya’daki komünist parti liderlerine her tür desteği veriyordu.

Moskova, başarıya ulaşmayacak etkinliklere dur demesini de biliyordu. Stalin, Yunanistan’da kanlı bir iç savaş veren komünist gerilla gruplarına “fazla ileri gitmeyin” emrini vermişti. Diğer yandan Çin’deki iç savaşa özel bir önem veren Moskova, Mao’nun güçlerine inanılmaz büyüklükte silah ve cephane ikmali yapıyor, II. Dünya Savaşı’nda pişmiş partizan komutanlarını Mao’ya danışman olarak gönderiyordu. Nitekim 1949 yılında komünistler Tayvan hariç, tüm Çin’i ele geçireceklerdi.

Amerikan Başkanı Truman ve çevresi 1947 başında tehlikenin kapsamını en sonunda kavramış oldu. Sovyet tarafına yöneltilen uzlaşma uvertürlerine rağmen Stalin temel hedeflerine yönelik kararlı adımlarını sürdürecekti.

Sovyet tehdidinin büyümesi ABD’nin Almanya’daki işgal yönetim şeklini de değiştirdi. JCS 1067 kararnamesi kaldırıldı, yerine konulan JCS 1779 kararnamesi Almanya’nın tarih sahnesine dönüşünü simgeleyecekti: “İstikrarlı ve refaha kavuşmuş bir Avrupa için, istikrarlı ve üretken bir Alman ekonomisinin katkısı gereklidir.” Amerikan başkanı Truman, en sonunda Almanya’nın tarihten silinemeyecek kadar önemli bir ülke olduğunu kavramıştı.

Gariptir ki, bu tavır değişikliği en hızlı bir şekilde devam eden çeşitli Nurnberg duruşmalarına da yansıdı. Bakanlar Davası, Yargıçlar Davası, Genelkurmay Davası gibi isimler ile ayrı ayrı açılmış 12 ayrı davada çıkan mahkûmiyet kararları hafifledi. Uzun hapis cezaları almış olan üst rütbeli komutanlar, iş adamları, hukukçular gibi isimlerin çoğu 1949-1951 arasındaki aflar ile serbest kalacaktı. Hatta Ardennes Taarruzu sırasında esir alınan Amerikan savaş esirlerini kurşuna dizilmesi emrini veren subaylar da ölüm cezasından kurtulacak ve belli bir süre hapis yattıktan sonra özgürlüklerine kavuşacaktı.

Ancak Amerikalılar soykırım ile doğrudan ilişkili sanıklar (örneğin Doktorlar Davası, Einsatzgruppen Davası gibi) konusunda tutumlarını değiştirmedi. Bu davalardan çıkan ölüm cezaları infaz edildi.

Amerikalılar, büyüyen Sovyet tehdidini görmelerine rağmen bu tehdittin boyutunu ölçemiyorlardı. Çünkü ne İngilizlerin ne de Amerikalıların Sovyetler Birliği içinde doğru düzgün bir istihbarat ağı yoktu. Tam bu dönemde savaşın sonunda Amerikalılara teslim olmuş olan Alman istihbarat subayı Reinhard Gehlen tutulduğu esir kampının komutanına elinde “çok önemli belgeler” olduğunu ifade etti. Gehlen, savaş sırasında hazırladığı mükemmel istihbarat raporlarının kaynakları ve belgeleri ile Sovyetler Birliği içindeki ilişkilerini arşivleyerek mikrofilm haline getirmiş ve   savaşın son aylarında Alp Dağları eteklerine gömmüştü.

Amerikalılar ellerindeki hazinenin kıymetini hemen anladı. Gehlen sürat ile ABD’ye uçuruldu. Gehlen Amerikan istihbarat örgütü OSS’nin (Office of Strategic Services) küresel çapta etkin bir istihbarat örgütüne dönüştürülmesi projesinde son derece kilit bir rol oynadı. Yeni istihbarat örgütü 1947 yılında hayata geçecek ve CIA (Central Intelligence Agency) ismi ile alınacaktı. İlk yazımda da belirttiğim üzere Gehlen’in sıradışı ve uzun kariyeri yükselişine yeni başlamıştı.

 Ve Soğuk Savaş başlıyor…

1948 yılı tüm dünya düzeninin değiştiği bir dönüm noktasıdır. Sovyetler, Şubat 1948’de Çekoslovakya’daki koalisyon hükümetini bir komünist darbe ile yıktı. Bu olay ile Batılı Müttefikler, Stalin ile herhangi uzlaşmanın olanak dışı olduğunu anladı. Üstelik İtalya’daki seçimleri de komünistler kazanmak üzereydi. İngilizler ve Amerikalılar muazzam bir destek vererek Nisan 1948 seçimlerinde İtalyan merkez sağının seçimleri kıl payı kazanmasını sağladı.

Sovyet lideri Stalin, savaştan sonra Amerikalıların Almanya’dan bir-iki yıl içinde geri çekileceğini hesaplayarak, İngiltere’nin de savaş nedeni ile bozulan ekonomisi ve savaş sonrası sömürgelerinde çıkan huzursuzluk nedeni ile işgal bölgesinde varlığını fazla sürdürmeyeceğini öngörmüştü.

Stalin özellikle Britanya İmparatorluğu’nun Hindistan, Mısır ve Filistin’deki bağımsızlık hareketleri nedeni ile gücünün ve dikkatinin Almanya’dan uzaklaştığının farkındaydı.

Stalin’in en büyük hedefi Sovyet uydusu haline gelecek bir Birleşik Almanya idi. İngiliz ve Amerikalıların Almanya’daki işgal bölgelerini yönetilemez hale getirmek için, Sovyet işgal bölgesi olan Doğu Almanya’dan diğer işgal bölgelerine olan yiyecek sevkiyatlarını durdurmuştu. İngiltere dahil Avrupa’nın kalanı olmak üzere temel gıda maddelerinde önemli bir açık vardı. Amerikalılar 1947 yılından itibaren Avrupa’nın gıda açığını sürat ile tamamlamak için adım atacaktı. Amerikalılar da buna karşılık olarak kendi işgal bölgelerinden sökmeye devam ettikleri Alman sanayi ekipmanından Sovyetler Birliği’ne ayrılacak tazminat payının teslimini durdurdu.

Stalin’in Şah Gambiti: Berlin Ablukası

Stalin, 1948 yılında nihayet şartların olgunlaştığını düşünerek, bir sonraki hedefini belirledi: Berlin

Berlin dört muzaffer ülke tarafından, Almanya’nın tamamı olduğu gibi dört ayrı işgal bölgesine ayrılmıştı. Aynı zamanda Berlin Sovyet işgal bölgesinin doğusunda yer almakta olup, Batılı Müttefiklerin işgal bölgelerinden yaklaşık 160 km. ötede idi. Müttefiklerin Berlin’e Sovyet bölgesinden kara ve demiryolu ile geçiş hakları olduğu gibi, Müttefikler ayrıca üç hava koridoru ile Berlin’e ulaşabilir konumdaydı.

Stalin, Berlin’deki üç Batılı Müttefikin Batı Berlin olarak bilinen işgal bölgelerinin abluka altına alınmasını emretti ve Sovyet birlikleri Berlin’in kara bağlantısını keserek, şehri Almanya’nın kalanından izole etti. Amaç Müttefiklerin işgal bölgelerini yönetemez hale sokup, Berlin’deki bölgelerini terk etmeye zorlamaktı.

Aynı zamanda, Amerikan ve Sovyet işgal bölgelerinin sınırında yer alan Fulda Boşluğu olarak bilinen bölgede, seçkin Sovyet tank orduları yığınak yapmaya başladı. Sovyet savaş uçakları Batı Berlin’deki hava sahasını ihlal etmeye ve Müttefik uçaklarını taciz etmeye başladı. Hatta bu itiş kakış sırasında bir Sovyet avcı uçağı, bir İngiliz yolcu uçağı ile havada çarpıştı.

Durum Haziran 1948’de ciddileşti. Abluka resmileşti ve tüm Doğu Almanya’ya yayıldı. Stalin, Sovyet istihbaratının detaylı analizleri ile Batı Berlin’de sadece 20,000 Müttefik askeri, Batı Almanya’da ise yaklaşık 200,000 Müttefik birliği (ki bunların çoğu askeri polis idi) bulunduğunu biliyordu. 1948 yılında terhis ile toplam Amerikan silahlı kuvvetlerinin mevcudu yaklaşık 550,000 kişiye kadar düşmüştü. İngilizlerin tekrar silahlanacak hali yoktu, Fransızların durumu daha parlak değildi.

Berlin ablukasını icra eden Sovyet birlikleri 1.5 milyon askerden oluşmakta olup, Kuzey Almanya Platosu’nda Hamburg eksenine (İngiliz işgal bölgesi) taarruz edecek gibi görünen Sovyet birlikleri ile güneyde Fulda Boşluğu’nda toplanan Sovyet orduları ayrıca binlerce tanka sahip, seçkin ve savaş deneyimli mekanize birliklerden oluşuyordu.

Başkan Truman ve Dışişleri Bakanı (eski genel kurmay başkanı) Marshall, Stalin’e karşı hamleyi sürat yaptı. Berlin’e hava ikmali yapılmak üzere ellerindeki tüm nakliye uçaklarını seferber ettiği gibi ağır bombardıman uçak gruplarını İngiltere’ye konuşlandırdı. Bu uçaklar ile beraber yaklaşık 50 adet plütonyumdan üretilmiş atom bombası (Fat Boy, Nagazaki’ye atılmış atom bombası tipi) da sevk edildi.

Ablukanın başladığı Haziran 1948 tarihinde Berlin’de sadece 1 aylık yiyecek ve yakıt kalmıştı. Ancak burada Amerikalıların muazzam lojistik becerisi sorunu halledecekti. Amerikalılar, İngilizler ile beraber ablukanın devam edeceği 11 ay boyunca havayolu ile tam 2.2 milyon ton yiyecek, ilaç, yakıt ve ekipman taşıyacaktı. Yaklaşık 2.5 milyon Alman’ın kurulan bu hava köprüsü ile tüm ihtiyaçları karşılanacaktı.

Sovyetler, silahsız olarak ve yasal üç hava koridorundan uçan bu uçaklara müdahale etmemiştir. En nihayetinde 11 ay sonunda Stalin blöfünün görüldüğünü anlayarak, ablukayı kaldırma emrini verdi. Stalin bu hamlesinde yenildiğini ve hazırladığı gambitin boşa çıktığını anladı.

Ancak Sovyet diktatörü karşı hamlesini 29 Ağustos 1949’da yapacaktı. Bu tarihte Amerikan sismik alıcıları Kazakistan’da büyük bir patlama tespit etti.

Ne de olsa ABD’nin gelmiş geçmiş en büyük sıkı korunan projesi olan atom bombası programının (Manhattan Project) tüm sırları programın en kritik koltuklarından birinde oturan Klaus Fuchs tarafından sızdırılmıştı. Üstelik Klaus Fuchs atom bombası programı sonrasında başlayan termonükleer silahların geliştirilmesinden sorumlu programın da içindeydi. Bu muazzam silahların kavramsal tasarımını teşkil eden Teller-Ulam tasarımı da Sovyetler’e sızdırılıyordu.

İlk Sovyet atom bombası başarı ile denenmişti ve ABD’nin nükleer silah tekeli kırılmıştı. Denenen bomba Amerikalıların Nagazaki’ye atmış olduğu atom bombasının bire bir kopyasıydı.

Almanya’nın kaderi yeniden Alman politikacıların eline geçiyor.

Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonunda kayıtsız ve şartsız teslim olduğunda hukuken varlığı ortadan kalkmıştı. Hatırlarsanız dört muzaffer ülkenin, Almanya’nın Oder-Neisse’nin doğusundaki topraklarını Polonya ve Sovyetler Birliği’ne bıraktıktan sonra, kalan kısmı dört işgal bölgesine böldüğünü anlatmıştım. Bu işgal bölgeleri hukuken Almanya’yı bölmek için değil, Almanya’nın üzerinde birlikte dörtlü bir üst yönetim yapısı kurmak içindi. Yukarıda anlattığım gelişmeler Almanya’nın fiilen bölünmesi sonucunu getirmişti.

Amerikalılar ve İngilizler, 1 Ocak 1947’de işgal bölgelerini birleştirme kararı aldı. Ardından Fransızlar da Berlin Ablukasının en civcivli anında kendi işgal bölgelerini birleşmiş İngiliz-Amerikan bölgeleri ile birleşmesine izin verdi. Batı Almanya fiilen oluşmuş oldu.

1947 yılında Amerikan-İngiliz birleşik işgal bölgesinde bir para reformu yapıldı. Nedeni basitti. Savaş sonrasında halen Nazi Almanyası’nın para birimi olan Reichsmark tedavüldeydi. Sovyetler, Postdam Anlaşması’na aykırı olarak kendi işgal bölgelerinde fütursuzca Reichsmark basarak emisyonu arttırmış, Sovyet işgal bölgesinde enflasyon fırlamış, bu enflasyon Müttefiklerin de işgal bölgelerine sıçramıştı. Sovyet planı, enflasyon ihraç ederek Müttefiklerin işgal bölgelerini yönetilemez hale sokmaktı.

Amerikalılar sürat ile İngilizlerin de katkısı ile bir para reformuna girişti. Birleşik işgal bölgesinde Sonderstelle Geld und Kredit (para ve kredi özel ofisi) isminde bir kurum kurularak, bu para reformunun teknik alt yapısını hazırladı. Kurumun başına ileride Alman Ekonomik Mucizesi kavramının mimarı olacak Dr. Ludwig Erhard getirilmişti.

Minister Erhard – Portrait

Ludwig Erhard liberal görüşlere sahip saygın bir ekonomist idi. II. Dünya Savaşı sırasında savaş sonrasında tesis edilecek barış ortamında Avrupa’nın ekonomik düzeninin geleceğini öngören akademik çalışmalar yapmış, Naziler savaşın seyri değişince bu çalışmaları yasaklamıştı. 1943-1944 yıllarında Almanya’nın iktisadi olarak savaşı nasıl kaybetmiş olduğuna dair çalışmaları, Hitler’e karşı direnişi örgütleyen siyasetçi Karl Gördeler’in ilgisini çekmişti.

Alman direnişinin liderleri 20 Temmuz 1944 Hitler’e karşı başarısız bir suikast ve darbe girişiminde bulunduktan sonra, Naziler tarafından ele geçirilip, ortadan kaldırıldığında; Erhard’ın örgütle bağlantısının bulunamaması, Erhard’ın hayatını kurtarmıştı.

Erhard’ın çalışmaları, savaş sonrasında Amerikan askeri istihbaratının oldukça ilgisini çekti. Ve Erhard Amerikan işgal bölgesinde bürokrat olarak çalışmaya başladı.

Erhard’ın 1948 yılında para reformundaki katkısı çok büyüktür. Nisan 1948’de Erhard, İngiliz-Amerikan işgal bölgesinin ekonomi direktörü oldu. Bu görev aslında fiilen ekonomi bakanlığına denk gelen bir görevdi.

Berlin Ablukası başladığı zaman, birleşik üçlü işgal bölgesinde yeni para birimi basılmaya hazır hale getirilmişti.  Bu para birimi ileride dünyanın en saygın para birimleri arasına girecek ve en nihayetinde Euro’nun temelini oluşturacak Alman markı (Deutsche mark) idi.

Sovyetler de derhal karşı hamle yaparak, kendi işgal bölgelerinde çöpe dönmüş Reichsmark’ı kaldırarak Ostmark isimli parayı sürdü.

Erhard, Berlin Ablukası sırasında çok önemli bir adım daha attı. Artık Batı Almanya’yı oluşturan birleşik üçlü işgal bölgesinde fiyat kontrollerini ve Müttefiklerin koymuş olduğu üretim kısıtları ve tavanlarını kaldırdı. Yetkisini çok fazlası ile aşmıştı ama Amerikalılar Erhard’ın kararlarını onayladı. Ne de olsa herkesin gözü Sovyet tehdidine çevrilmişti.

Almanya’nın ekonomik tarihinde üç büyük para reformu yapılmıştır. İlki 1923 hiperenflasyonu sonrası Reichsmark’a geçiş, ikincisi 1948 tarihindeki para reformu ve sonuncusu da Euro’nun yaratılmasıdır. Her üç reform Alman ekonomisi için çok önemli katkı sağlamıştır.

Berlin Ablukası’nın hemen öncesinde, Amerikalılar muazzam bir ekonomik yardım programı başlatarak, Avrupa’nın ekonomik toparlanmasının önünü açmıştı. Dönemin dışişleri bakanı olan George Marshall’ın ismini taşıyan bu yardım 2019 USD değeri ile yaklaşık 130 milyar USD’dır. Bu rakam bugünün dünyası için çok önemli gözükmese de Avrupa’nın tahrip olan altyapı ve sanayi kapasitesini kurmaya başlamak için hayati bir öneme sahipti. Batı Almanya, bu programın yaklaşık %11’inden faydalanacaktı. Örneğin İngilizler ülkelerinde savaş tahribatı görece önemsiz olmasına rağmen Marshall yardım programının en fazla faydalanan ülkesiydi ve Batı Almanya’nın 2.5 katı kadar yardım almıştır.

Dolayısı ile Almanya’nın ayağa kaldıran Marshall Yardımı değildi. Bu yıllarca anlatılan bir şehir efsanesidir.

Sovyetler ise Marshall Yardımı’nın kamuoyuna açıklanması üzerine Molotov Planı isimli programı devreye soktu. Plan, Doğu Bloku ülkelerinin ekonomisini ayağa kaldırmak kavramı üzerine kurulu gibi gözükse de amaç bu ülkelerin ekonomik sistemini tamamen Sovyetler Birliği’nin ekonomisine bağlamaktı.

Molotov Planı tam bir ironiydi: Sovyetler Birliği yaptığı yardımın çok daha fazlasını, savaşta Nazi Almanyası’nın müttefiki olmuş, savaş esnasında Kızıl Ordu’nun “kurtardığı” yeni “yoldaşlarından” savaş tazminatı olarak hammadde, tarım ürünü, maden cevheri ve ekipman anlamında alıyordu.

1947 yılında hızlanan Batı Almanya’nın birleşmesi süreci ile beraber, Alman politik sistemi de şekilleniyordu. Almanya’da sol siyaset, 1933’te Nazilerin iktidara gelmesi ile hızla ve acımasızca ezilmişti. Merkez sağdaki birçok politikacı da 20 Temmuz 1944 Hitler’e suikast girişimi ile ortadan kaldırılmıştı.

Eski Köln belediye başkanı Konrad Adenauer İngiliz işgal idaresinin kendisini görevden almasına rağmen, popülaritesi Amerikalıların dikkatini çekmişti. Ilımlı bir merkez sağ politikacı olan Adenauer Müttefiklerin desteği ile geçici anayasayı hazırlayan konseyin başına geçmişti. 23 Mayıs 1949’da Federal (Batı) Almanya Cumhuriyeti birleştirilmiş üç işgal bölgesini kapsayacak bir şekilde kuruldu.

Bu yeni devlet hukuken garip bir pozisyondaydı. Kendi topraklarına egemen olarak görünse de hukuken tüm Almanya üzerinde temsil hakkı iddia edemiyordu. Almanya 1945 yılında hukuken ortadan kalktığı için, Almanya üzerindeki yönetim hakkı müştereken dört muzaffer ülkenindi. Üç Batılı müttefik ülke, kendi işgal bölgelerini birleştirerek yönetim erkini bu saha üzerinde Batı Almanya’ya vermişti. Sovyetler de hemen karşı adım atarak Demokratik (Doğu) Alman Cumhuriyeti’ni kuracaktı.

19 Ağustos 1949 seçimlerinde Adenauer’in kurucusu ve başkanı olduğu CDU, CSU ile beraber seçim iş birliği yaparak birinci parti oldu.  Adenauer artık şansölye idi. Adenauer ve Erhard; 10 yıl içinde Batı Almanya’nın çehresini tamamen değiştirecek, parya bir devletten ekonomik ve siyasi bir güç yaratacaklardı.

Yazı dizisinin bir önceki bölümü: Almanya’nın Gerçek Mucizesi I. Bölüm: II. Dünya Savaşı Sonrası Almanya 1945-1946

Yazı dizisinin bir sonraki bölümü Almanya’nın Gerçek Mucizesi III. Bölüm: Ekonomik ve Diplomatik Mucize

Burak Köylüoğlu

18 Ekim 2020

 

 

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar