Almanya’nın Gerçek Mucizesi I. Bölüm: II. Dünya Savaşı Sonrası Almanya, 1945-1946

Burak Köylüoğlu

II. Dünya Savaşı’nda Mihver Devletlerinin dize getirilmesi kolay olmamıştı. Müttefiklerin tüm önceliği ilk önce Almanya’nın kesin bir şekilde mağlup edilmesi üzerine kurulmuştu. Bu önceliğin belirlenmesinde Alman silahlı kuvvetlerinin gücü, Almanya’nın sanayi kapasitesinin büyüklüğü ve Alman atom bombası programı etkili olmuştu.

Dünya Savaşı’nın çeşitli evreleri savaşın sonucunu belirlemiştir. Savaşın kaderi Batılı Müttefiklerin savaştığı Kuzey Afrika, İtalya ve Fransa’da değil Rusya’da belirlenmişti.

Almanya’nın Sovyetler Birliği’ni 22 Haziran 1941’de işgal etmesi savaşı küreselleştirmiş ve karmaşıklaştırmıştı. 1941 Aralık ayında Almanların Moskova önünde durdurulması ile beraber Almanya’nın savaşı kendi şartlarını dikte ettirerek ile kazanamayacağı ortaya çıkmıştı. 1942 sonunda Sovyetler’in Stalingrad’da kazandığı muazzam zafer sonucunda, Almanya’nın savaşı kaybedeceği kesinleşti. 1943 Temmuz ayında Almanların başarısız Kursk Harekâtı ve Sovyetlerin karşı taarruzları ise Almanya’nın savaşı topyekûn bir şekilde kaybedeceğini gösteriyordu.

Almanya’nın geleceği konusunda planlar

Müttefiklerin savaşın seyri ilerledikçe görüş farklılıkları da derinleşti. Ancak müttefiklerin antant kalmış olduğu konular belliydi: Almanya’nın işgal bölgelerine ayrılması, Pomeranya ile Doğu ve Batı Prusya’nın Almanya’dan alınması, savaş suçlularının ve insanlığa karşı suç işleyenlerin yargılanması, Alman toplumunun Nazizm’den arındırılması ve Almanya’nın militarizmden arındırılarak gelecekte barışa tehdit olmaktan çıkarılması…

Savaşın son safhasında, Ekim 1944 tarihinde, ABD’nin Almanya’nın geleceğini belirleyen bir planı basına sızdı. ABD Hazine bakanı Henry Morgenthau’nun ismi ile anılacak Morgenthau Planı’na göre savaş sonrasında Almanya’daki tüm ağır sanayi kapasitesi ortadan kaldırılarak, ülke bir tarım ülkesine dönüştürülecekti. Planda Almanya’nın en büyük sanayi alanı olan Ruhr havzası özel olarak ele alınmıştı. Bu bölgedeki sanayi tesislerinin, kömür madenlerinin ve diğer hammadde kaynaklarının ya imhası ya da sökülmesi bir takvime bağlanmıştı.

Plana, ABD’nin müttefiki İngiliz Hükümeti karşı çıkmasına rağmen, ABD Başkanı Roosevelt’in baskısı ile Quebec Konferansı’nda İngilizler de planı imza etmek zorunda kaldı. Hatta konferansta ABD başkanı, Britanya İmparatorluğu’na verilecek dış borç protokolünün imzası öncesinde, İngiliz Başbakanı Winston Churchill’e “İlk önce planı imza edelim.” demişti.

Planın basına kim ya da kimler tarafından sızdırıldığı halen bilinmiyor. Ancak plan Amerikan basınına sızınca Batı Cephesinde çözülmeye başlayanve silah bırakan Alman askerlerinin direnişi bir anda katılaştı. Alman propaganda bakanlığı ise tüm ülkeye ve orduya Almanya’ya biçilen kaderin ne olacağını gösteren bu planı yayınladı.

Basına plan zamansız bir şekilde sızınca Roosevelt böyle bir plana onay vermediğini açıklamak zorunda kaldı. Daha da garibi ise Hazine Bakanı Morgenthau da bu planı kendisinin hazırlamadığını açıkladı. Hatta bu planın esas sahibinin, savaş sonrası ekonomik düzenini belirleyecek olan meşhur Bretton Woods Konferansı’nda ABD’yi temsil eden bakan yardımcısı Harry Dexter White olduğunu ima etti. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın ve ABD eski başkanı Hoover’ın planın çok sayıda sivilin hayatına mal olabileceğini açıklaması, planı raftan kaldırdı. Ne olsa 1945 yılı başında başkanlık seçimleri, yapılacaktı…

Ancak planın gölgesi savaş sonrasında Almanya üzerine düşecekti.

Almanlar Batı Cephesi’nde Müttefiklerin ilerleyişini neredeyse durdurduğu gibi, 1944 Aralık ayında ellerinde kalmış olan sınırlı rezervleri oluşturan zırhlı birlikler ile Ardennes taaruzunu başlattı. Bölgedeki Amerikan orduları başta hırpalanmalarına rağmen,  Amerikalılar bozuk olan havanın erken açması sonucu hava taarruzları yardımı ile Almanları geri püskürttü. Almanya’nın az sayıda kalmış ihtiyat birliği de stratejik bir sonuca ulaşmayacak olmayan bu taarruz ile harcanmış oldu. Almanya için esas tehlike Almanya’nın Aachen kentine kadar ulaşmış Amerikalılar ya da kuzeyde Belçika-Hollanda ekseninde saplanmış İngilizler değildi. Esas tehlike bugünkü Polonya sınırları içinde olan Vistula Nehri üzerinde iki köprübaşı tutmuş, beş aydan beri büyük bir taarruza hazırlanan Sovyet orduları idi. Sovyetlerin bu cephedeki gücü, Almanlara göre, asker sayısında 3 kat, tank sayısında 5 kat, ağır top ve havan sayısında 10 kat, uçak sayısında tam 20 kat idi.

 Nazi Almanyası’nın çöküşü: Vistula-Oder Taarruzu, Ocak 1945 

Alman ordu haber alma bölümünde genç ve hırslı bir general olarak bilinen Reinhard Gehlen yaklaşan Sovyet taarruzu hakkında detaylı bir istihbarat çalışması yapmıştı. Raporda Vistula Nehri üzerindeki iki köprü başında Sovyetlerin muazzam bir güç topladığı yer alıyordu. Rapor derhal Alman diktatörüne sunuldu.

Hitler’in, rapora tepkisi her zamanki öfke krizleri şeklinde oldu: “Bu rapor Cengiz Han’dan beri görülmüş en büyük sahtekarlık. Kim bu saçmalıktan sorumludur?”

12 Ocak 1945 tarihinde Vistula Nehri üzerindeki köprü başlarından Sovyetler büyük bir taarruza başladı.  Rapor şaşırtıcı bir şekilde sızılamaz olarak bilinen Sovyet askeri mekanizmasının gücünü detayı ile ortaya koymuştu. Gehlen mükemmel bir istihbarat raporu hazırlamasının bedelini ordudan atılmak ile ödeyecekti. Ama Gehlen’in esas yükselişi ve 1970’lerine sonuna kadar uzun kariyeri esasen savaş sonrasında başlayacaktı.

Sovyet taarruzu ile ilk defa Kızıl Ordu, Almanya’nın 1939 öncesi sınırlarına girdi. Güneyde Sovyetler her karışı savunulan Almanya’nın 2. büyük sanayi bölgesi Silezya’ya doğru ilerlerken, Sovyet taarruzunun 2. kolu geniş bir yay çizerek Baltık Denizi’ne ulaştı ve  Doğu Prusya’nın Almanya’nın kalanı ile olan irtibatını kopardı. Almanlar, tarihin en büyük deniz aşırı tahliye harekâtı (Hannibal Operasyonu) ile 4 ay içinde yaklaşık 2 milyon sivil ve askeri yaklaşık 500 km. ötedeki Alman limanlarına tahliye edecekti.

Sovyet taarruzu güney ve orta Polonya’daki Alman ordularını tamamen ezdi. Sovyetler bu bölgede ilerledikçe tüm dünyada fısıltı gazetesi yolu ile konuşulmuş olan ama açıkça ortaya konulmamış korkunç bir gerçeği öğrendi: Soykırımın yapıldığı ölüm merkezleri.

Naziler Almanya’daki toplama kamplarından farklı bir şekilde, işgal altındaki Polonya’da milyonlarca insanın sistematik bir şekilde katledildiği altı ölüm merkezi kurmuştu. Bu ölüm merkezlerinde yaklaşık 3 milyon sivil ve savaş esirinin öldürüldüğü biliniyor.

Naziler, savaş sırasında insanlığa karşı işlemiş olduğu suçlar sonucunda yaklaşık 11 milyon sivili ve savaş esirini (çoğu Polonyalı ve Sovyet savaş esirleri) katletmişti. Bu olaylar daha sonra Hollywood filmlerinde (örneğin Sophie’nin Seçimi, Schindler’in Listesi, vs.) izleyicilerin seyredebileceği bir düzeye getirilerek tüm insanlığa anlatılmıştır.

Sovyet orduları Alman toprakları olan Silezya, Pomeranya ve Doğu Prusya’ya girdiği zaman, sivil halk anlatılamaz muameleler ile karşı karşıya kalacaktı. Sovyetler Birliği, savaşta tam 28 milyon sivil ve asker kaybetmişti. Bu yapılanların nedeni sadece öfke ve intikam değildi. Subaylar çoğunlukla yorgunluktan ve yokluktan bitmiş Sovyet askerlerinin yaptıklarına göz yumuyordu. Gerçekten de Sovyet askerleri, müttefikleri İngiliz ve Amerikalıların aksine yüzlerce kilometreyi ikmal almadan, bazen tankların sırtında, bazen at üzerinde bazen de bitmez tükenmez yürüyüş kollarında kat ediyordu. Devasa bir coğrafyadan toplanan, daha doğru düzgün eğitim verilmeden orduya alınan Sovyet askerlerinin bir bölümü daha doğru düzgün Rusça konuşmayı öğrenemeden, Alman kadınlarına “Komm Frau!” demeyi öğrenmişti. Savaşın sonuna kadar ve hatta 1947 yılına kadar, Sovyet ordularının girdiği Doğu Almanya’da bazı tahminlere göre 2 milyon kadına tecavüz edilmişti. Meşhur İngiliz tarihçi Antony Beevor bu olayları insanlık tarihinin en büyük “organize tecavüz olayı” olarak isimlendirir.

Hoş II. Dünya Savaşı’nda Sovyet askerinin girdiği birçok ülkede de bu vakalar yaşanmıştı. Örneğin, Yugoslavya’daki komünist partizanlar dehşet içinde “kurtarıcı yoldaşlarının” 1944-1945 yıllarında yaptıklarına şahit olmuştu. Yugoslav politikacı Milovan Djilas, Sovyet lideri Stalin’e bu olayları şikâyet ettiğinde, Stalin omuzlarını silkerek bu olayları “binlerce kilometre kan ve ateş içinde hayatta kalarak ilerleyen askerlerin kadınlarla olan eğlencesi” olarak nitelendirmişti. Daha da çarpıcı olan bir örnekte ise, Almanların Rusya’yı işgal ettiği yıllarda zorla Almanya’ya götürülerek çalıştırılan Rus kadınları, Sovyet birlikleri tarafından kurtarıldığı zaman aynı muameleyi görmüş, bir Sovyet generali bu vakayı ortaya çıkardığı zaman, Moskova’dan “nazikçe” fazla konuşmaması gerekttiği söylenmişti.

Diğer yandan Sovyet genelkurmayı bu olayları ve disiplinsizliği cezalandıran Sovyet subaylarına da müdahale etmemiştir. Genelde cezalar sıkı bir dayaktan başlayarak, idam mangasının karşısına çıkarmaya kadar giden geniş bir yelpaze içindeydi.

Sovyetler, 1945 Şubat başında Berlin’in 40 km. ilerisindeki Oder Nehrine ulaştığı zaman, aniden durdu. Stalin, soğukkanlılıkla zaten Berlin’in cebinde olduğunu bilerek, savaş sonrası kazancını maksimize etmek için Orta ve Doğu Avrupa’daki harekatlara öncelik verdi. Berlin, Nisan-Mayıs 1945’te verilen kanlı savaş ile alınacaktı. Stalin savaşın son perdesinde iki ünlü mareşalini, Zhukov ve Konev’i Berlin’i almak için yarıştıracak, bu şerefi kazanmak isteyen Mareşal Zhukov Oder Nehri üzerindeki direnişini ezmek kendi tanklarını ve askerlerini hoyratça harcamaktan çekinmeyecekti.

Mayıs başında Amerikalılar ve Sovyetler Elbe nehrinde buluştu. Savaş artık bitmişti. Alman diktatörü ve mahiyetinin bir bölümü Berlin’de kuşatma altında intihar etmişti.

Savaş Sonrası Almanya: Yok oluşun bilançosu

9 Mayıs 1945’te Almanya kayıtsız ve şartsız bir şekilde teslim oldu. İmzalanan kayıtsız şartsız teslim belgesi (Instrument of Surrender) ile ülke üzerindeki tüm yönetim yetkisi muzaffer dört müttefik ülkeye geçti. Ardından Nazi Almanya’sını temsil eden kalan hükümet üyeleri (Flensburg Hükümeti) tutuklandı.

ABD öncülüğünde Müttefikler askeri mahkemeler kurarak, insanlığa karşı suçlar işleyenleri yargılarlarken, özellikle Sovyet işgal bölgesinde yakalanan suçluların yargılanmaları ve akıbetleri son derece süratli oldu. Uluslararası askeri mahkemelerin en ünlüsü Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesi’dir. Mahkemede sağ ele geçen üst düzey askeri ve sivil yetkililer üç beraat kararı dışında yaklaşık 10 ay süren yargı sürecinde hüküm giydi. Daha sonra da, Amerikalılar Nürnberg mahkemelerini devam ettirerek daha alt düzeydeki yetkili ve görevlileri 1948 yılına kadar uzayan süreçlerde yargıladı. Örneğin Doktorlar Davası, Hukukçular Davası gibi…

Müttefik ülkelerinin (Polonya, Çekoslovakya dahil olmak üzere) yargı önüne çıkardığı ve insanlığa karşı suç işlemekten dolayı ölüm cezasına çarptırılan sanık sayısı, yaklaşık on bin kişi civarındadır.

Savaşın sonunda Alman şehirleri tamamen harabe haline gelmişti. Amerikan ve İngiliz bombardıman uçakları, Almanya’nın sanayi kapasitesini yok etmek amacı ile 1942-1945 arasında binlerce sorti yapmış, Alman şehirleri tam anlamı ile harabeye dönmüştü. Doğu Almanya’daki şehirler ayrıca neredeyse sokak sokak yapılan çatışmalarda yıkılmıştı. Batılı Müttefiklerin hava taarruzlarında yaklaşık 400,000 sivilin öldüğü tahmin edilmektedir. Hava taarruzları ve 1945 yılında savaşın Almanya sınırları içine kayması ile beraber, tüm altyapı ve üst yapı tahrip olmuştu.

Savaşın son aylarında Hitler, “savaşı kaybetmiş olan Alman halkının yaşamaya hakkının olmadığını” belirterek ülkenin tüm alt yapısının ve sanayi envanterinin imha edilmesini emreden (19 Mart 1945) bir kararname yayınlamıştı. Dönemin sanayi bakanı Albert Speer (Sonradan Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesi tarafından 20 yıl hapis cezası almıştır.) bu emri hasır altı ederek, belki de milyonlarca Alman’ın hayatını kurtarmıştı.

Savaşın bitimi ile Sovyetler, işgalleri altındaki bölgelerdeki en basit makine ekipmanlarından, sanayi hatlarına; ulaşım araçlarından, tren yolu raylarına kadar tüm donanıma el koyarak Sovyetler Birliği’ne götürmeye hazırlanıyordu. Amerikalılar ise ağır sanayi olarak sınıflandırdığı tüm sanayi donanımını patlayıcılar ile imha etmeye başlamıştı. Amerikalılar; bu yöndeki aksiyonlarını, Soğuk Savaş’ın ufukta belirmesi ile hızla değiştirecekti.

Almanya’nın savaş sonrası işgal bölgeleri ve sınırları da Müttefikler için ayrıca bir tartışma konusu oldu. Amerikalılar ve İngilizler bir parça daha eli açık davranarak, Pomeranya ve Silezya’nın bir bölümünün Almanya’da bırakılmasını önerirken, Sovyetler Birliği kendi sınırını Polonya’nın aleyhine olmak üzere batıya doğru kaydırırken, Polonya’nın da kaybettiği topraklar karşılığında daha fazla Alman toprağı almasını talep etti. Sonuç Sovyet taleplerinin kabulü şeklinde olacaktı. Ağustos 1945’te yapılan Potsdam Konferansında, Almanya, Oder-Neisse hattının doğusundaki tüm topraklarını kaybediyordu. Doğu Prusya, Pomeranya, Silezya, Doğu Brandenburg kaybedilen topraklar arasında idi.

Batı Prusya’nın ve Doğu Pomeranya’nın I. Dünya Savaşı sonunda kaybedilmiş olduğunu not düşelim. Almanya, sadece 1937 sınırlarının %25’ini kaybetmekle kalmıyor, aynı zamanda ülkenin en büyük 2. sanayi ve kömür kaynağı merkezi olan Silezya’yı da kaybediyordu. Batı ve kuzeyde ise Danimarka, Hollanda ve Belçika küçük sınır düzeltmeleri ile yetinirken, Fransa, Alsace Lorrraine’i geri alıyor ve  önemli bir kömür ve sanayi bölgesi olan Saar Bölgesini himayesi altına alıyordu.

Kalan Alman toprakları ise dört büyük Müttefik Devletin işgal bölgelerine ayrılıyordu.

Daha da önemlisi konferansta, Almanya’nın kaybetmiş olduğu tüm topraklardaki ve Avrupa’nın diğer bölgelerinde yaşayan Almanların, saptanan Alman sınırları içine zorla göç ettirilme kararı alınmıştı.

Yugoslavya, Romanya, Sovyetler Birliği, Polonya, Macaristan ve Çekoslovakya sınırları içinde yaşayan yaklaşık 7 milyon Alman zorla göç ettirilecekti. Rakamlar tartışmalı da olsa bu zorunlu göç sırasında 1.4 -2 milyon sivilin öldüğü veya kaybolduğu ortaya konulmuştur. Zorunlu göçlerin yarısı Çekoslovakya sınırları içinden, dönemin Çekoslovakya cumhurbaşkanının ismini taşıyan Benes Kararnamesi ile yapılmıştır.

Benes Kararnamesi’ne günümüzün modern hukuk dünyası içinde, özellikle 1990’lı yıllardan sonra defalarca itirazda bulunulmasına rağmen, bu kararname gerek BM Hukuku gerekse AB hukuku içinde geçerli kabul edilmiş ve itirazlar reddedilmiştir. Halen de bu kararnameler AB hukuku içinde varlığını sürdürmektedir

1945-1946 yıllarındaki Almanya, 30 Yıl Savaşları’ndan (1618-1648) beri en kötü  dönemini yaşıyordu.

Alman nüfusunun İngiliz ve Amerikan işgal bölgelerinde aldığı günlük kalori miktarı 1200 kalorinin altındaydı. Isınmak için yakıt yokluğu da göz önüne alındığında, bu beslenme koşulları açlık ile eşdeğerdi.

Milyonlarca Alman savaş esirinin  durumu felaketti. Amerikalılar savaş esirlerini Cenevre Konvansiyonu’nu ihlal etmemek için “silahsızlandırılmış düşman birlikleri” olarak sınıflandırmıştı. Bu sayede savaş esirleri zorla çalıştırılabiliyor, Amerikan askerine verilen karavana yerine çok daha düşük miktarda yiyecek veriliyor ve esirler açık alanda, tel örgüler ardında barındırılabiliyordu. Alman esirlerin durumu 1946 ortasından itibaren Kızıl Haç’ın kamplara girmesine izin verilmesi ile düzelmeye başlayacaktı.

Ancak Sovyet’lerin elindeki savaş esirlerinin durumu çok daha kötüydü. Bir kere Sovyetler Birliği Cenevre Konvansiyonunu tanımamıştı. Sovyetler Birliği’nin elindeki esirlerin kaderi, Stalin’in şu meşhur emri ile mühürlenmişti: ”Tüm Alman esirler  Sovyetler Birliği’ndeki yıkımı giderene kadar çalışacaktır.” Yaklaşık 3 milyon savaş esiri çalışmak üzere nakledilirken, yaklaşık 900,000 sivil de (Alman Kızıl Haçı’nın tahmini) zorla çalıştırılmak üzere Sovyetler Birliği’ne götürülmüştü.

Ünlü askeri tarihçi Rüdiger Overmans toplam Alman askeri kayıplarının savaş sırasında 5.3 milyon kişi olduğunu ve toplam 11 milyon savaş esirinin yaklaşık 1 milyonunun esir kamplarında öldüğünü ifade etmişti.  Bu da savaştaki Almanya’nın nüfus kaybının toplam 9 milyona ulaştığını ortaya koyuyor. Tüm II. Dünya Savaşı içinde ve sonrasındaki olaylardaki insani kayıpların, en iyimser tahmin ile 75 milyon kişi gibi muazzam bir rakama ulaştığını not düşmem gerekir.

“Gecenin en karanlık anı şafak sökmeden az önceki andır.”

Bu tarihlerde Almanya’nın kaderini değiştirecek iki önemli olay yaşandı.

Sovyetler Birliği ile Batı Dünyası arasındaki savaş sonrası gerilimin artması ve yaşlı bir belediye başkanının bir lider olarak ortaya çıkışı, Almanya için umutları yeşertecekti.

Ilımlı sağ ve muhafazakâr kimlikli bir politikacı olan Konrad Adenauer (1876-1967) Köln belediye başkanı iken Nazilerin 1933 yılında iktidara gelmesi ile görevinden uzaklaştırılmış, tüm varlığına el konulmuştu. 57 yaşında iken parasız, işsiz ve Naziler’in hedefi haline gelmiş olan Adenauer, 12 yıl boyunca defalarca hapis yatmış, sürgüne gönderilmiş, çalışma kamplarında tutulmuş ve hayatını sürdürebilmek için 60 yaşından sonra ağır bedensel işlerde (taş ve inşaat malzemeleri taşımak gibi) çalışmak zorunda kalmıştı.

Amerikalılar 1945 yılında kendi işgal bölgelerinde yer alan, savaş sırasında son derece ağır bir şekilde bombalanmış olan Köln şehrine, 69 yaşındaki Adenauer’i yeniden belediye başkanı olarak atamıştı.

Şehir İngiliz işgal bölgesine nakledildikten sonra, İngiliz işgal bölgesi komutanı Adenauer’i görevden alacaktı. Sebebi ise basitti: Adenauer, şehri bir Alman şehri gibi yönetmekte ve idari anlamda İngilizlerin emirlerini kulak arkası etmekteydi.

Adenauer görevden el çektirildikten sonra, tüm ılımlı sağ, liberal ve muhafazakâr görüşlerin çatısı olacak CDU Partisini (Hristiyan Demokratik Birliği Partisi) kurmak için harekete geçti. Eski ve kurt politikacı, Amerikalıların ve İngilizlerin, büyüyen Sovyet tehdidine karşı Almanya’ya ihtiyaç duyacaklarını zekice hesaplamıştı.

Adenauer’in yükselişi Almanya için en karanlık saatlerde beliren bir ışıktı. Kendisi Almanya’yı kuran Otto von Bismarck’tan sonraki en büyük Alman şansölyesi, belki de bazı siyaset bilimcilere göre gelmiş geçmiş en büyük lideri olacaktı.

Bu yazı dizisinin II. bölümü: Kızıl Dalga ve Soğuk Savaş

Burak Köylüoğlu

4 Ekim 2020

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar