Cumhuriyet

Burak Köylüoğlu

Bugünkü yazım cumhuriyet kavramı ve gelişimi üzerine…

İnsanlık tarihi zengin ve öğretici dersler ile dolu bir kitaptır. Bu dersleri almak için ilk önce bu kitabı okumak ve daha sonra bu derslerden çıkarımda bulunmak gerekir. Sadece çıkarımda bulunmak da yetmez, bu derslere ve çıkarımlara zaman zaman geri dönmek, anımsamak ve bu çıkarımları yeniden sentezlemek gerekir. Bu kural bireyler ve toplumlar için değişmeyecek, evrensel bir kuraldır.

Cumhuriyet ya da latince kökeni ile “res publica” en temel anlamı ile yöneticilerin bir nevi seçim ile göreve geldiği, yönetimin soy ile devredilmediği yönetim şeklidir.

Cumhuriyet kavramı, antik çağlarda oligarşik bir yönetim tarzı olarak MÖ 500’lü yıllarda Antik Yunan Uygarlığında doğmuş, Roma’nın krallıktan cumhuriyete dönüşmesi de aynı döneme denk gelmiştir. Antik Yunan Uygarlığının Makedon İmparatorluğunun bir parçası haline gelişi; Roma Cumhuriyetinin ilk önce kuvvetli konsüller tarafından oligarşik bir yönetimden diktatörlüğe dönüşmesi ve daha sonra fiilen Ceasar tarafından yıkılması ile (Ceasar’ın erken ölümü sonrası evlatlığı ve ikinci alt soydan yeğeni olan Octavius büyük bir sabır ile Roma’yı hukuken imparatorluk haline dönüştürmüştür.) cumhuriyet kavramı uygarlık tarihinden uzun bir süre uzaklaşmıştır.

Roma’nın ilk önce bölünmesi ve daha sonra Batı Roma’nın yıkılışı (MS 476) sonrası oluşan “Karanlık Çağ” Antik Çağ’ın insanlığa olan en önemli katkılarının bir bölümünü üzerini örtmüş; örneğin baraj yapımından sabun kullanımına kadar pek çok kavram unutulmuştur. Cumhuriyet de bu kavramlardan biridir.

Artık temel yönetim biçimi, kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri olarak konumlandıran, mutlak monarşilerdir. Evrensel monarşi (universal monarcy) olarak bilinen bu yönetim biçiminde kral ya da imparator, yönettiği halk ve topraklar üzerinde tek hakimdir. Bu dönemde; kral ya da imparatorun gücünün tek sınırı yerel hükümdarlar olan feodal güç odaklarıdır. Bu çok uzun dönemde ticarete dayalı kurulmuş ve dünya siyasi yapısında önemli yer tutmayan cumhuriyet yönetimlerini (Venedik Cumhuriyeti, Polonya-Litvanya Ekonomik Sistemi, vs.) istisna olarak kabul etmek gerekir.

Mutlak monarşinin ilk defa gücünün test edildiği dönem, İngiliz Kralı Yurtsuz John’un Fransa Krallığı ile savaşı finanse etmek için saldığı ek vergiler karşısında soylu sınıfın ayaklanması ve Magna Carta Libertatum (1215) vakasıdır.

Meşruti monarşinin doğuşu ise İngiliz İç Savaşı sonrasında ortaya çıkan “Glorious Revolution” (1688) olayıdır. Uygarlık tarihinde ilk defa büyük bir krallıkta, kral bir parlamento ile gücünü geriye dönülmeksizin paylaşmayı kabul etmiştir.

Aydınlanma Çağı’nın başlaması ile beraber (17 yy.-18 yy.), cumhuriyet kavramı uygarlık tarihine yeniden kazandırılmıştır. Dönemin en önemli düşünürleri arasında yer alan Jean-Jacques Rousseau (1712-1778) ve Montesquieu (1689-1755) modern cumhuriyet kavramının felsefi alt yapısını bu dönemde ortaya koymuştur. Amerikan Bağımsızlık Savaşı ise Antik Çağ’dan beri ilk defa önemli bir ülkenin cumhuriyet yönetimi ile yönetilmesi sonucunu getirir. George Washington ve arkadaşları (Kurucu Babalar, Founding Fathers olarak da bilinir.) dönemin şartlarına göre son derece özgürlükçü ve katılımcı bir devlet yapısı (4 Temmuz 1776) kurarlar. Bu devletin kuruluşunun temelinde Jean-Jacques Rousseau ve Montesquieu’nun felsefesi yatar. Ancak kurulan cumhuriyetin yapısında önemli zayıflıklar vardır ki, bu zayıflıkların bedeli Amerikan İç Savaşında (1861-1865) ödenecektir.

Uygarlık tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri de Amerikan Bağımsızlık Savaşının tetiklediği Fransız Devrimi’dir. Fransız Devrimi, mutlak bir hükümdar olan Fransa Kralının Yedi Yıl Savaşları (1756-1763) ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı (1775-1783) ile zayıf düşmüş kraliyet hazinesi için ek vergi salma girişimi ile alev alır. Fransız Devrimi süreci (1789-1799) çok kanlı geçecek ve dünya çapında savaşlar getiren bir dönem olmasına rağmen, çeşitli modeller denenmesine rağmen sağlıklı bir cumhuriyet yapısı bu dönemde kurulamayacaktır. Üstelik bu dönemde kurulan çeşitli cumhuriyet yönetimleri, Devrimin temel prensipleri olan “Liberte, Egalite, Fraternite” kavramlarından (özgürlük, eşitlik ve kardeşlik/vatandaşlık) uzaklaşacaktır.

Bu kaotik yapı en sonunda Napolyon Bonaparte’ın elinde son bulacak; genç topçu generali ilk önce orduyu, daha sonra devleti ele geçirecek, daha sonra konsül yapısına dayalı cumhuriyeti yıkarak, imparator olarak taç giyecektir. Napolyon’un ilk ün kazandığı olay bir askeri zafer değil, Direktuvar Yönetimi emrinde iken, Paris’te yönetime karşı ayaklanan halkın üzerine açtırdığı topçu ateşi (5 Ekim 1795) can kaybını arttırmak için toplara üzüm tanesi büyüklüğünde bilyeler mühimmat olarak yüklenmiştir.) olacaktır.

Napolyon savaşları (1799-1815) sonrasında, Endüstri Devrimi ile monarşilerin gücü daha da zayıflamaya başlar. Artık sermaye ve ekonomik güç, kraliyet ve soylu kesiminden üretim ve ticaret yapan kesime geçmeye başlamıştır. Sanayi Devrimi’nin yarattığı çalkantı yine Fransa’da başlayan 1830 ve 1848 Devrimlerini tetikler. Bu devrimler ilk defa işçiler ve beden gücü ile çalışanların haklarının tanım olarak kavramlaşmasını sağlar. Nitekim Karl Marx’ın (1818-1883) “Komünizmin Manifestosu” (Manifest der Kommunistischen Partei, 1848) ve Das Kapital (1867-1883) isimli eserleri bu döneme politik anlamda damgasını vuracaktır. Artık beden gücü ile çalışan kitlelerin siyasi güçlerinin etkisi yavaş yavaş uygarlık tarihine girmeye başlamıştır.

Tüm bu dramatik süreçlerin tam ortasında Osmanlı İmparatorluğu, büyük ölçüde mutlak monarşiye dayanan yapısı ile varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. İmparatorluğun nispi gücünü kaybetmeye başlaması çok daha eskilere, Kanuni Sultan Süleyman dönemine denk gelir. 17. Yüzyıl imparatorluk karşısında Batılı Monarşilerin bilimsel, kurumsal, ekonomik ve askeri üstünlüğü ele aldığı bir dönemdir. Aydınlanma döneminin ikinci yarısında, yani 18. Yüzyılda bu fark açılmış ve kapatılamaz bir hal almıştır. 19. Yüzyıla girerken, aslında Osmanlı İmparatorluğu Fransız Devrimi ve Endüstri Devrimi’nin ilk etkilerini dahi göğüsleyemeyecek durumdadır. İmparatorluk, Islahat Fermanı (1856) ve Tanzimat Süreci (1839-1876) ile bu farkı kapatmaya çalışmış ancak imparatorluğun kaderi Rönesans, Reform, Aydınlanma, Endüstri Devrimi gibi tarihi dönemlerin ıskalamış olması ile mühürlenmiştir.

İmparatorluk, sahip olduğu devasa topraklar ve hükümdarlarının elinde tuttuğu yönetim gücü ile zaman kazanabilmiştir. İroniktir ki yavaş yavaş aşınan bu devasa toprak yığını ve üzerindeki teba, ekonomik ve yönetimsel anlamda imparatorluğun çöküşündeki etkilerden biri olmasına rağmen; aynı zamanda çöküşü yavaşlatan ve zamana yayan bir başka etkiye de sahiptir. Örneğin Tuna Bölgesi (bugünkü Orta Bulgaristan ve Güney Romanya) üzerinde sık sık çıkan isyanlar ile imparatorluğun enerjisini tüketirken, bu bölge aynı zamanda ekonomik açıdan hayati bir konumda olan Rumeli Eyaletinin savunulabilmesi için kritik önemdedir.

20. yüzyıla girildiği zaman, imparatorluğun muhafazası için tek dayanak olan uluslararası güç dengesi de ortadan kalkmıştır. Viyana Kongresi (1815) ile oluşturulmuş olan denge, Avrupa’ya yerel savaşlar hariç 100 yıllık bir barış getirmesine rağmen, artık bu düzenin tüm mekanizması iflas etmiştir.

“Jön Türkler” hareketinin tam bu dönemde, imparatorluğu mutlak monarşiden meşruti monarşiye çevirmesi (1909 Olayları), çöküşü hızlandırmış ve gücü ele geçiren İttihat ve Terakki Partisi yöneticileri imparatorluğu bir kumarbaz edası ile I. Dünya Savaşı’na sokmuştur. İroniktir ki savaşa Merkezi Devletler safında girildiği tarihten hemen önce savaşın en önemli muharebeleri daha ilk iki ayda Almanlar tarafından kaybedilmiştir. Alman İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanı, Helmuth von Moltke’nin Eylül 1914’de imparator II. Wilhelm’e hitaben söylediği şu söz sanırım her şeyi ortaya koyacaktır: “Majesteleri, savaşı kaybettik!”. Osmanlı İmparatorluğu, bu sözün söylendiği günden tam 7 hafta sonra savaşa, Almanya’nın yanında girecektir.

I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgiler Kasım 1918’de fiilen imparatorluğun sonunu getirir. Tam 4 yıl boyunca yürütülen, Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde örgütlenen, Kurtuluş Savaşı ile imparatorluğun kalan topraklarından bir vatan yaratılabilmiştir. Türk Kurtuluş Savaşı, insanlık tarihindeki ilk bağımsızlık savaşı değildir ancak yapısı itibari ile eşsiz bir mücadeledir. Yorgun ve ümidini kaybetmiş bir halkın desteğinin sağlanması, uluslararası dengelerdeki durumdan müthiş bir diplomatik zekâ ile faydalanılması, az ve kıt kaynakların müthiş bir beceri ile kullanılarak, etki yaratacak başarılara ulaşılması, birbiri ile zıt düşüncelere sahip bir yönetim kadrosunun mükemmel bir şekilde yönetimi ile tarihte az görülür bir askeri stratejinin mükemmel bir şekilde uygulanması; Türk Kurtuluş Savaşını eşsiz kılmaktadır. Türk Kurtuluş Savaşının yönetimi; Bismarck’ın müthiş diplomasi yeteneğinin, Simon Bolivar’ın enerjik mücadelesinin, Sun Tzu ve Hannibal’in askeri stratejisinin izdüşümünün ve Wellington’ın ısrarlı ve dirayetli savunma stratejisinin bileşkesi gibidir.

Savaşın kazanılması ve kazanımların diplomatik alanda tescili ile, Atatürk ve arkadaşlarının, karşılarındaki önemli bir muhalefete rağmen, yeni devlet yapısındaki kararı cumhuriyet olmuştur. Atatürk’ün bu tercihinin arkasında, Fransız siyasi ekolünü derinlemesine analizinin önemli bir etkisi vardır. Cumhuriyetin ilanı 29 Ekim 1923’dür. Bu tarih ilginç bir şekilde imparatorluğun I. Dünya Savaşına fiilen girişi ile aynı güne (29 Ekim 1914) rast gelir.

Kurtuluş Savaşı, imparatorluğun kalanlarından nasıl bir vatan kazandırmış ise, Türkiye Cumhuriyeti de bitmez tükenmez savaşlar ve yüzyıllara dayalı geri kalmışlık ile tarih sayfalarından silinmek üzere olan bir topluma, bir devlet kazandırmıştır. 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti bir demokrasi değildir. Ancak bu dönemdeki az sayıdaki demokrasinin; örneğin Fransa Cumhuriyeti, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri’nin 1920’li yıllarda bugünkü anladığımız tipte demokrasiler olmadığını anımsamak gerekir. Demokrasi kavramının, dünya siyasi literatürüne gerçek anlamda yerleşmesi, II. Dünya Savaşı sonrasındadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile, Türkiye II. Dünya Savaşı sonrasında başlayan demokrasi akımının etkisine de hazırlıklı olacak; Türkiye’nin demokrasi deneyimi 1950 yılında başlayacaktır.

Burak Köylüoğlu,

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Arkadaşınız ile paylaşın