I. Dünya Savaşına Giden Yol, I. Bölüm

Burak Köylüoğlu

Büyük strateji ya da uluslararası literatürdeki ismi ile “Grand Strategy” bir devletin ya da devletler topluluğunun tüm kaynaklarını etkin ve verimli bir şekilde kullanarak üst düzey politik amaçlarına ulaşma prensibidir. Benzetme yapılır ise; stratejik yönetim kavramı satranç oyununda vezir ise, büyük strateji şahtır.

Şah düşer ise, o oyun biter.

Büyük strateji kavramı bugünün dünyasında, ABD, Almanya, İngiltere, Çin gibi ağır sıklet ülkelerin ve dev uluslararası şirketlerin uzun vadeli hayati hedeflerini ve bu hedeflere nasıl ulaşılacağını tanımlar.

Büyük stratejinin en önemli örneklerinin başında Soğuk Savaş’taki nükleer silahlanma yarışı ve iki süper gücün karşılıklı kurduğu “dehşet” dengesi gelir. ABD ve SSCB’nin karşılıklı oynadığı bu müthiş satrancın galibi; Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki Batı Dünyası olmuştur. Batı Dünyası, Soğuk Savaşı sıcak bir III. Dünya Savaşına çevirmeden, Sovyetler Birliği’ni en sonunda yıkmayı becererek kazanmıştır.

Büyük stratejinin bence en önemli ikinci örneği de, 20. Yüzyılın başında Dünya’nın tek süper gücü olan İngiltere’nin Kıta Avrupa’sının en güçlü ülkesi haline gelen Almanya’yı dizginlemek için uyguladığı tırmanma (escalation strategy) ve sınırlama (containment strategy) stratejisidir. Bu strateji müthiş bir donanma yarışına ve en sonunda I. Dünya Savaşına yol açmıştır. Almanya-İngiltere donanma yarışı sadece büyük bir savaşı tetiklemekle kalmamış, bu büyük savaşın bir dünya savaşı boyutuna dönüşmesini de kesinleştirmiştir.

I. Dünya Savaşı kadın haklarından, petrol ekonomisinin küresel bir değişken olmasına kadar pek çok konuda devrimsel değişiklikler yaratmıştır. Bugün çok konuşulan ve Dünya’nın odak konusu olan Ortadoğu’nun kaderi de daha Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgedeki hâkimiyeti sürerken belli olmuştu.

Bu müthiş stratejik mücadelenin anlatımına başlayalım.

20. Yüzyıla girerken İngiltere’nin Açmazları

20. Yüzyıla girerken İngiltere, Hindistan’dan Kanada’ya; Avusturalya’dan Güney Afrika ve Mısır’a kadar, 31 milyon km2’lik bir alana hakim uygarlık tarihinin görmüş olduğu en büyük imparatorluğun merkezi konumdaydı.

İmparatorluk, dünyanın dört bir yanında deniz ve askeri üslere sahip olduğu gibi; donanması kendinden sonra gelen iki büyük devletin toplamından daha yüksek tonaja sahipti. Bu dönemde donanma gücü, meşhur stratejist Alfred Thayer Mahan’ın (1840-1914) da vurguladığı gibi büyük güçlerin en kritik güç göstergeleri içinde en ön sırada yer alıyordu. Ne de olsa bu dönemde dünya ticareti, büyük ölçüde deniz yolu ile yapıldığı gibi, büyük devletlerin kendi aralarındaki ve kolonileri ( veya başka bir tanımla sömürgeleri) arasındaki bağ da deniz yolu ile sağlanmakta idi.

Londra, dünyanın finans ve ticaret merkezi olduğu gibi, imparatorluğun deniz aşırı ticaret filosu da dünyanın açık ara en büyüğü konumundaydı. Tüm bu stratejik üstünlüğe imparatorluğun kontrol ettiği devasa bir ağdan oluşan telgraf ve telefon hatlarını, çeşitli kömür ve enerji kaynakları ve lojistik merkezlerini ve altın standardına dayanan güçlü İngiliz Pound’u da eklemek gerekir. Dünya nüfusunun %25’i İngiliz İmparatorluğu sınırları içinde yaşıyordu.

Bu satırları yazarken sanki Soğuk Savaştan muzaffer çıkan Amerika Birleşik Devletlerini tanımladığımı hissettim.

20. yüzyılın başında İngiltere’nin açmazları da stratejik üstünlükleri kadar büyüktü. Dünyanın tek süper gücü dünyanın her köşesinde çıkarlarını korumak için Fransa ve Rusya İmparatorluğu ile mücadele halindeydi. Fransa ile Mısır-Sudan meselesi ile 1898’de neredeyse savaşmanın (Faşoda Olayı) eşiğine geldiği gibi; Rusya ile Hindistan, İran, Osmanlı İmparatorluğu ve Çin meseleleri ile siyasi anlamda çatışma durumunda idi.

Ama koca İngiliz İmparatorluğu’nun Aşil topuğu, bir avuç Hollanda kökenli çiftçi-tüccarın kurmuş olduğu Boer Cumhuriyetleri ile olan savaş (Boer Savaşı, 1899-1902) ile ortaya çıkacaktı. İngilizler Güney Afrika’da yer alan bu küçük cumhuriyetleri zengin elmas ve altın yatakları için ilhak etmek istediğinde büyük bir direniş ile karşılaşacaklar ve savaşın ilk safhasında Boerler üstünlük sağlayacaklardı.

Daha sonra, imparatorluğun dört köşesinden toplanan 500,000 kişilik İngiliz kara kuvvetleri ikmal olanakları sınırlı olan 50,000 kişilik Boer komandolarına (komando tanımı bu savaşla literatüre girmiştir) karşı zor bela üstün gelebilecektir.

İngilizler bu savaşı kazanabilmek için Boer komandolarına yardım eden sivil halkı koydukları kamplar ile dünyanın ilk temerküz kamplarını icat edeceklerdir. Binlerce kadın ve çocuk bu kamplarda açlık ve salgınlardan hayatını kaybedecektir.

Tarihin çok garip çelişkisi olarak, Boer komutanlarının önemli bir bölümü ileride İngiliz ordusunun generalleri olarak I. ve II. Dünya Savaşında Afrika’da savaşacaklardı. Aynı komutanlar bir yandan da politik etkilerini arttırarak, ırkçı Güney Afrika Cumhuriyeti’nin temelini atacaktır.

Boer Savaşı bittiği zaman, imparatorluğun büyük bir kara kuvvetini sevk ve idaresinde göstermiş olduğu zayıflık, rakipleri tarafından dikkat ile not alınmış idi.

İmparatorluğun en büyük açmazı, 19. Yüzyılın ortasından itibaren küresel güç dengesindeki kırılmadır. Eski kolonisi olan Amerika Birleşik Devletleri kanlı bir iç savaş (1861-1865) sonrasında müthiş bir sanayileşme atılımı yaparken; 1866-1871 arasında Prusya Krallığı art arda savaşlar ile Birleşik Almanya’yı yaratmıştı. ABD ve Almanya hızla sanayileşerek, 35 senede sanayi devriminin mucidi İngiltere’yi sanayi verimliliğinde yakalayıp, geçmiştir.

Hemen rakamlara bakarsak bu tabloyu çok net bir şekilde görebiliriz. 1900 yılında İngiltere’nin nispi sanayi büyüklüğünü temsil eden endeksi 100 birim olarak kabul eder isek, aynı yılda ABD’nin sanayi endeksi 127,8’e, Almanya’nınki ise 71.2’e ulaşmıştı. I. Dünya Savaşının başlangıcından hemen önce 1913 yılında İngiltere sanayi endeksini 127.2 birime yükseltebilirken, ABD’nin sanayi endeksi 298.1 birim gibi inanılmaz bir rakama yükselmiş; Almanya’nın endeksi ise 137.7 birim ile İngiltere’nin sanayi kapasitesini geçmiştir.

Hâlbuki Almanya ve ABD daha 1860’larda 3. sınıf birer ekonomik güç konumda idi. Aradaki 40-50 sene zarfında, Sanayi Devriminin II. aşamasında yani, çelik, kimya ürünleri, optik, elektrikli aletler, makine üretimi gibi sanayi kollarında Almanya ve ABD sanayi tabanını bu safha üzerinde kurarken; İngiltere büyük bir imparatorluğa sahip olmanın ataleti ile bu yarışta geride kalmıştır.

Nitekim 1900 yılında ABD 10.3 milyon ton ile çelik üretiminde lider iken, Almanya yıllık 6.3 milyon ton ile 2. sıradadır. İngiltere’nin çelik üretimi ise 5 milyon tonda kalmıştır. Hâlbuki İngiltere 1875’de dünyanın demir-çelik mamullerinin %40’ını üretir durumdaydı. 1913 yılında ABD’nin çelik üretimi 31.8 milyon tona, Almanya’nın üretimi 17.6 milyon tona yükselirken; İngiltere’nin üretimi sadece 7.7 milyon tonda kalacaktı.

Ancak İngiltere’ye yönelen yakın tehdit hafif sıklet bir askeri ve politik güç olan ABD olmayacaktı. Ne de olsa Amerikan ordusu Kızılderililer ile savaşta mahir olmasına rağmen, Meksika’daki devrim ve karmaşa ile ikide bir sınırı geçip yağmacılık yapan çeteleri dahi bastıramaz bir haldeydi. Nitekim Amerikan Ordusu 1917’de I. Dünya Savaşına girdiğinde tüm ağır silahlarını İngiliz ve Fransızlardan ödünç alacak, deneyimsizliği ile 1918’de Meuse-Argonne’daki muazzam çarpışmalarda Almanlara karşı müthiş kayıplar verecektir. 1918’de Alman makineli tüfekleri ve topçusu tarafından biçilen bu çaylak ordu, tam 27 yıl sonra 1945 senesinde bir taraftan binlerce uçak ve tank desteği ile yaklaşık 2,000,000 askerle Batı Almanya’da Ren Nehrini geçmekte, bir taraftan da Japonya karasularında onlarca uçak gemisi çevresinde konuşlanmış sayılamaz kadar gemiden oluşan donanma ile stratejik Okinawa Adasına çıkarma yapar duruma gelmiştir.

ABD’nin, bugünkü ABD olmasının serüveni ise ayrı bir hikâyenin konusudur.

ABD sanayi potansiyeli ile İngiltere’yi hızla geçmesine rağmen, imparatorluk için asıl tehdit yanı başında doğmuş olan Birleşik Almanya’dan gelecektir.

Çelik ve kandan doğan bir devlet: Birleşik Almanya

Almanya ise 1871’deki birliğini sağladıktan sonra, 1900’lü yılların başına kadar yaptığı atılımla İngiliz İmparatorluğunu yakalamış ve geçmişti. Ülkenin, Prusya hariç her köşesi sanayileşmiş ve bu sanayi gücü, klasik Prusya sisteminin getirdiği askeri bileşimle beraber oldukça tehlikeli bir hal almıştı. Üstelik Almanya’nın agresif dış politikayı terk etmesini savunan, Almanya’nın gerçek anlamda kurucusu Otto von Bismarck artık şansölye koltuğunda değildi. Demir Şansölyenin gücü ve prestiji genç imparator II. Wilhelm’i rahatsız etmiş ve Wilhelm en nihayetinde bu büyük devlet adamını istifaya zorlamıştı.

Alman İmparatorluğu’nun politik dengesi; kuvvetli bir şansölye ile mutlak hâkimiyete sahip olmayan bir imparator , Reichstag ve federal yapıdaki yerel devletlerin yönetim organları arasındaki güç ayrımına dayanan karmaşık bir yapıya sahipti. Bismarck’ın kurmuş bu sistemin en büyük zayıflığı, kendi kalibresine göre tasarlanmış şansölyelik makamının zayıf ardıllar tarafından doldurabileceğinin göz ardı edilmesi olacaktır. İleride sistemde memur haline gelmiş olan şansölyelerin yarattığı boşluğu deneyimsiz ancak bir o kadar da ihtiraslı II. Wilhelm doldurmaya çalışacak ama o da dolduramayınca giderek gücünü arttıran askerler ve militarist politikacılar sistemdeki görünmez etkilerini arttıracaktır. Hatta savaş başladıktan sonra II. Wilhelm de neredeyse tüm hakimiyetini yitirecek, güç 1916 yılından savaşın bitimine kadar Ludendorff-Hindenburg’un fiili askeri diktasına geçecektir.

20. yüzyılın başında Almanya, siyasi tüm zaaflarına rağmen Kıta Avrupa’sının en güçlü devleti haline gelmiştir. Üstelik Fransa ve Rusya aralarındaki ittifaka rağmen dehşet ile Almanya’nın ekonomik ve askeri gücünün geri kalan tüm Kıta Avrupa’sından da daha büyük olduğunu hissetmekte idi.

Avrupa Kıtasında oluşmuş bu muazzam ekonomik ve askeri gücün açmazı da bir o kadar büyüktü. Almanya savaşlarla doğmuş bir ülke olması ile kendini kuşatılmış hissediyordu. Batı komşusu bir başka büyük güç olan Fransa iken, doğu komşusu ise Rusya İmparatorluğu idi. Almanya birliğini sağladığı zaman dünya üzerinde Güney Doğu Afrika gibi sona kalan bölgeler ve Pasifikteki birkaç ada gibi kolonileştirilecek yer dışında alan kalmamıştı. Daha da kötüsü Dünya’yı sarsan 1873 Uzun Depresyonu (Long Depression) sonrasında tüm büyük güçler ekonomik korumacılığa dönmeye başlamış, iç pazarlarını dışarıya karşı kapatmaya başlamıştır.

Bu temel açmazlar karşısında Alman imparatoru çareyi militarist politikacılar ve genelkurmayın telkinlerinde bulacaktır. Almanya 1900’lerin başında çok güçlü bir kara ordusunun yanı sıra, güçlü bir donanma kurmaya başlayarak o dönemde tarafsız bir konumda olan İngiltere’yi de rahatsız eder duruma gelecekti.

İngiltere için denizlerin güvenliği ekonomik anlamda hayati olduğu kadar, güvenlik anlamında da hayati konumdaydı. Manş Denizi ve Kuzey Denizinin güvenliğini sağlayamayan bir İngiltere, kara ordusunun sayıca küçük olması nedeni ile kolayca işgal edilebilir duruma gelebilirdi. İngiliz Donanması çok güçlü ama tüm dünyaya dağılmış durumdaydı. Almanya’nın sömürgecilik yarışına hızla başlamak için inşa etmeye başladığı donanma, Manş Denizi ve Kuzey Denizindeki dengeyi bozabilirdi. Üstelik Almanya Kıta Avrupası’nda bir askeri bir serüvene girişirse, Fransa ve Rusya’nın şansı çok fazla olmayacaktı.

Alman Genelkurmayı ise konuya tam tersinden yaklaşıyordu. Fransızlar, İsviçre sınırından başlayarak Epinal, Toul, Belfort ve Verdun’da muazzam bir müstahkem sistemi kurduğu gibi, Fransız bankaları Ruslara, St. Petersburg ve Moskova’dan Prusya ve Alman Polonya’sına uzanan devasa bir demiryolu şebekesi için görülmemiş tutarda krediler veriyordu.Bu demiryolu sistemi tamamlandığında Ruslar hantal askeri mekanizmalarını daha hızlı seferber ederek, Almanya’nın hayati bölgelerine hızla asker sevk edebilir konuma gelecektir.

Alman üst komuta heyeti, tüm stratejik tabloyu değerlendirerek Almanya’nın zaman geçtikçe avantajını yitireceği sonucuna vararak karmaşık bir stratejik plan hazırlarlar. Bu stratejik plan Almanya’nın Rusya seferberliğini tamamlamadan Fransa’yı ezmesini içeren büyük bir kara taarruzu ve İngilizleri savaşa katılmaktan caydıracak bir donanma inşasını içerecektir.

Zarlar atılmış, I. Dünya Savaşına giden yolun taşları döşenmeye başlamıştı. 1900 yılına girildiğinde 14 yıl sonra başlayacak savaş artık kesinleşmişti.

Devam edeceğim.

Burak Köylüoğlu

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Arkadaşınız ile paylaşın