Sovyetler Birliği Vakasından Çıkarılan Dersler

Burak Köylüoğlu

 

Siyasi bilincimin ilk oluştuğu dönemden beri, politik görüşüm değişmeksizin ortanın hemen sağında yer almıştır. Diğer yandan da politik görüşüm olgunlaşırken, literatürü çok zengin olan sol akımların ürettiği fikir ve tezlerden zaman içinde çok faydalandım.

İnsanlık uygarlığının akışına bakıldığı zaman, sol ve sağ politik düşüncenin birbiri ile çatışması ne kadar doğal ise, bu rekabetin insanlığın gelişme yoluna nasıl katkıda bulunduğunu görmemek de olanaksızdır.

Örneğin Roma İmparatorluğu yaratmış olduğu düzen, bugünkü Batı Dünyasının kapitalist sisteminin en önemli temel taşıdır. Bu temel taşı koyulan üzerine yüzyılların birikimi Batı Dünyasının bugünkü sistemini oluşturmuştur. Bu imparatorluğu en çok sarsan vakalardan biri olan Spartaküs İsyanı, Latin tarihi konusunda antik çağdaki ezilmiş ve sömürülen insanların antik çağdaki ilk büyük başkaldırısıdır. Roma’nın düzeni klasik bir muhafazakâr ve antik çağ kapitalist sistemin yansıması ise, Spartaküs İsyanı da temelde bu düzeni değiştirmeye yönelik sol bir reaksiyondur. Tarihin acı ironisi bugünkü Batı Dünyasının önemli parçalarından biri olan Hollywood bu müthiş olayı allayıp, pullayıp patlamış mısır eşliğinde seyir edilen film ve dizilere çevirmeyi becermiştir.

Sol ve sağ akımların ilk defa politik bilimde tanımı Fransız Devrimi’nin hemen sonrasında ortaya çıkmıştır. Fransız Devrimi mevcut düzene karşı klasik bir sol reaksiyondur. Fransız Devrimi sonrasında mevcut düzen (mutlak kraliyet) yıkılmasına rağmen, mevcut düzenin temsilciliğini mutlak kraliyet yerine farklı bir sağ akım üstlenmiştir. Nitekim devrim sonrasında oluşan mecliste, meclis başkanın sağında oturan temsilciler kraliyet ve soyluluk katmanlarını (peerage) devam ettirmeyi destekleyen soylular, askerler, burjuvanın zengin kesimi ve din adamlarından oluşurken; başkanın solunda oturanlar küçük tüccarlar, işçiler, çiftçiler ve emeği ile kazananların temsilcilerdir. İnsanoğlunun ilk şehirleri kurduğu tarihten beri var olan bu ayrım, Fransız Ulusal Meclisinde ilk defa politik bir tanım olarak literatüre girmiş oldu. Ama sol ve sağın bilimsel tanımları, Avrupa’yı daha ileride kasıp kavuracak 1830 ve 1848 devrimleri ile yazılacaktır. Bu da ayrı bir hikâyedir.

Sovyetler Birliği’nin kuruluşu da insanlık tarihinin tepkisel olaylarından biridir. I. Dünya Savaşı sırasında Çarlık Rusya’sının ekonomik, siyasi ve ahlaki çöküşü, büyük bir reaksiyonu ortaya çıkarmış, bu reaksiyon da ilk defa Karl Marx’ın 1848 devrimi sırasında kaleme aldığı Das Kapital isimli yapıtın felsefesine dayalı bir devlet düzeninin kurulmasına ön ayak olmuştur. Ancak Sovyetler Birliği, çok derin ve ilginç saptamaların olduğu Das Kapital gibi önemli bir yapıtın aksine, insanlık açısından başarısız bir politik model olarak tarihe geçmiştir. Her şeye rağmen, Sovyetler Birliği deneyimi son derece ilginç ve önemli bazı dersler de bırakmıştır. Bu yazı da bizzat benim çıkarmış olduğum ders ve saptamaları konu alacaktır.

Doğru reformlar yanlış zamanda yapıldığı zaman yıkıcı bir etki yaratırlar.

Başlıktaki önerme evrensel bir kuraldır. Bu kural o kadar evrenseldir ki, kişilerden, şirketlere; şirketlerden ekonomi ve ülkelere kadar bu kural başarı ile test edilmiştir.

Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecini hatırlarsak, Gorbaçov’un 1980’li yıllarda başlattığı Perestroyka ve Glasnost politikaları kamu reorganizasyonu, şeffaflık ve düşünce özgürlüğü prensipleri ile sistemi giderek çöken Sovyetler Birliği’ni ayağa kaldırmak için kullanılmıştır. Genel olarak bu prensiplere karşı tez üretmek olanaklı değildir ancak bu politikalar aynı zamanda bir şekilde tüm sistemi birlikte tutan “yerçekimi” gibi kuvvetli merkezi devlet etkisini zayıflatmış ve sistem bir anda geri dönüşü olmaksızın dağılmaya başlamıştır.

Hâlbuki o dönemde yapılması gereken ilk önce ekonomik bir reform ile ekonomik sosyalizmden vazgeçerek, ülkeyi toparlamak ve daha sonra derece derece politik alanda bu reformları yapmak idi.

Nitekim Çin, Sovyetler Birliği’nin bu başarısız reform programını dikkat ile analiz etmiş ve bu temel hatayı dikkat ile not almıştır. Çin, 1990’lı yıllardan itibaren ekonomik sistemini devlet güdümlü kapitalizme dönüştürmüş, siyasi yapıda ise sosyalizmin merkeziyetçi yapısını tamamen muhafaza etmiştir. Diğer bir deyişle Çin, siyasi sisteminde bir devrim ya da büyük bir reform dizisine girişmeden, ekonomik gücünü Dünya ile entegre ederek sürekli bir şekilde geliştirmiştir. Diğer yandan, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünü yapılan siyasi reformlar daha da hızlandırmış, oluşan çözülme ekonomik kaosu getirmiştir. Sovyetler Birliği’nin ardılı Rusya için, 1990’lar tam kayıp bir dönemdir.

Kazanamayacağın mücadeleye girme! Rakibinin hatalarına düşme!

Soğuk Savaş döneminde (1946-1990), ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki amansız mücadele, stratejik planlama ve yönetim anlamında müthiş dersler ortaya koymuştur. Bunlardan biri de yukarıdaki mottodur.

ABD’nin, yanlış bir doktrin (domino taşı doktrini) ile Vietnam Savaşına daha fazla asker ve ekonomik kaynak ayırarak girerek bu savaşı kaybetmiş olmasını ve bunun etkilerini tam anlamı ile analiz edememiş olan Sovyet analistleri, aynı hataya tam 18 yıl sonra düşerek Afganistan bataklığına saplanmışlardır.

ABD, Vietnam Savaşı (1962-1971) sonrası, yıllarca birikimli giden yüksek bütçe ve dış ticaret açıkları sonucu Batı Dünya’sının II. Dünya Savaşı sonrası ekonomik sistemini tanımlayan Bretton Woods Ekonomik Sistemini terk etmek zorunda kalmış, üstelik bu dönemde oluşan ekonomik sorunlar ABD Sanayisindeki nispi güç kaybına yol açmıştır.

Batı Almanya ve özellikle Japonya’nın 1960 ve 1970’lerdeki göz alıcı ekonomik yükselişinin bir nedeni de, ABD ekonomisindeki nispi güç kaybına dayanır. Nitekim 1970’lerin başında Arap Ülkelerinin bir araya gelerek, 1973 Arap-İsrail Savaşını başlatması ve ardından topluca uyguladıkları Petrol Ambargosu, ABD’nin Vietnam Savaşı sonrasındaki nispi zayıflığıdır.

Sovyetler Birliği ise Afganistan Savaşı ile sistemin önceden var olan ekonomik sıkıntılarını daha da büyütmüş ve sistemin çöküşü kaçınılmaz eşiği geçmiştir. İşin daha da ironik olan tarafı, Sovyet stratejisyenleri ABD’yi 1962’de Vietnam bataklığına nasıl çektiler ise, Amerikan stratejisyenleri de tamamen aynı şekilde Sovyetleri Afganistan’a çekecek koşulları yaratmıştır.

Her iki süper güç de ünlü filozof ve stratejisyen Sun Tzu’nun şu müthiş sözünü unutmuştur: “Bir ulusun uzayan bir savaştan hiçbir kazancı olamaz”.

Hoş, ABD’nin Vietnam Savaşını ve Afganistan Savaşını çok iyi analiz ettiği açıktır. Nitekim daha sonra geliştirdiği “Shock and Awe” stratejisi ile 1990’lı yıllardan itibaren kısa ve kansız savaşlar ile ülkesinin stratejik hedeflerine ulaşabilmiştir. 1970’lerde Arap Dünyası petrol ambargosu silahını kullanacak kadar kararlı ve güçlü iken, bugün böyle bir güçlülük ve kararlılığın kırıntısı bile kalmamıştır.

Eğitim ve sanata yatırım ölçülemeyecek bir zenginlik yaratır.

Sovyetler Birliği, kamu kaynaklarının önemli bir bölümünü her koşulda kültür ve eğitim alanına tahsis etmiştir. Örneğin II. Dünya Savaşında ülke Almanya’ya karşı ölüm kalım mücadelesinde iken, milyonlarca çocuk eğitimlerini aralık vermeden sürdürmüş ve bu eğitim programı cepheye yakın bölgelerde dahi ısrarla devam ettirilmiştir. Bugün Rusya’nın eğitim sistemi Dünya’nın en kapsamlı ve zorlayıcı eğitim sistemlerinden biridir.

Sovyetler Birliği’nin en önemli başarılarından biri de ülkenin en hayati bölgeleri düşman eline geçerken, bir bölümü tarih öncesi döneme ait, yüzyıllara dayanan sanat eserlerini muhafaza etme başarısıdır. Şahsen bu konuda beni etkileyen en önemli örnek, Dünya’nın belki de sekizinci harikası olan Dünyanın en eski ve en büyük müzesi olan Hermitage müzesinin hikâyesidir. Hermitage Müzesi’nin bulunduğu Leningrad Şehri, 1941-1944 arasında Almanlar tarafından kuşatılmış, tam üç yıllık kuşatma süresince 3 milyon sanat eseri tek tek itina ile Alman topçu ve hava taarruzlarından itina ile korunmuştur. Tarihin en kanlı kuşatması olan Leningrad Kuşatmasında, Sovyetler Birliği tarafında yaklaşık 2,000,000 sivil ve asker hayatını kaybetmiştir.

Bugün Sovyetler Birliği’nin ardılı olan Rusya, sanat ve bilim anlamında en ileri insan kaynaklarından birine sahiptir. Buna rağmen bu kaynak Sovyetler Birliği dönemindeki sosyalizm uygulaması ile doğru kullanılamamış, daha sonra Rusya’daki yozlaşmış ahbap çavuş kapitalizmi de (crony capitalism) bu kaynağı çarçur etmiştir. Bu kadar eğitimli ve kültürel derinliğe sahip bir ülkenin, bugün ekonomik bir orta sıklet olması ayrı bir yazı konusudur.

Sovyetler Birliği kadınların gücünü Batı’dan daha önce keşfetmiştir.

Sovyetler Birliğinde kadınlar, sosyalizmin prensipleri gereğince her yönü ile sosyal hayatın içinde olmuşlardır. 1930-1940’larda Batıda kadın mühendis, kadın işçi, kadın teknikeri, kadın yöneticilerin sayısı son derece az iken, Sovyetler Birliği bu anlamda Batının çok ilerisindedir. Bu fark II. Dünya Savaşında daha da açılmış, Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşında Almanların ve Batılı Müttefiklerin aksine çok sayıda kadın askeri (800,000 kadın asker) cephede görevlendirmiştir. Kadın askerler; tanklarda, tanksavar ve hücum toplarında bizzat görev almış; ayrıca çok sayıda kadın savaş pilotu, partizan ve keskin nişancı olarak savaşmıştır.

Bu dönemde kadınların bu muazzam savaştaki değerini ve dayanıklılığını gösteren en çarpıcı örnek, dünyanın en çok sayıda ve en iyi nitelikte keskin nişancılarının Sovyet kadın savaşçılardan oluşmuş olmasıdır. Keskin nişancılıkta başarı (ve hayatta kalabilme); yüksek oranda dikkat ve sabır, derin bir taktik ve stratejik bakış açısı, insanüstü dayanıklılık ve fizik kurallarını iyi tanımak ve uygulamak ile sağlanabilir. Sovyet Askeri Akademisi, kadınların bu konuda ne kadar başarılı olduğunu keşfetmiş ve savaş boyunca yaklaşık 2,000 kadın keskin nişancı yetiştirmiştir.

Sovyetler Birliği’nin savaşı kazanmasında kadın mühendis, işçi ve askerlerin payı çok büyüktür. Bu pay askeri açıdan olmasa da, savaş sonrasında ekonomik yaşamda da sürmüştür. Batı Dünyasında kadının iş hayatındaki rolü ancak 1970’lerden itibaren Sovyetler Birliği’ndeki rolüne yaklaşabilmiştir.

Toplu Üretim (Mass Production) Batı’da başlamış bir kavramdır. Bu yönetimin en iyi uygulandığı yer Sovyetler Birliği olmuştur.

Sovyetler Birliği’ne II. Dünya Savaşını kazandıran en önemli güç, ülkenin en önemli ekonomik bölgeleri Almanların eline geçerken dahi, üretim kapasitelerini taşıma ve yeniden organize etme başarılarıdır. Sovyetler, mükemmel bir planlama ile binlerce sanayi tesisini çok kısa zamanda vidalarına kadar sökerek, ülkenin iç kesimlerine taşımışlar, milyonlarca işçiyi yeni kurdukları sanayi bölgelerinde sanayi şehirleri kurarak barındırmışlardır. Bu devasa makine ve insan gücü sadece birkaç ay içinde gerçekleşmiştir. Sovyetler savaş sanayisini yönetirken, toplu üretim, kalite kontrol ve standartlaşmada Amerikan üretimini yer yer geçmişler ve savaşın en kritik silahı olan tank üretiminde yaklaşık 100,000 T-34 tankı üreterek, Almanların sanayi üretimlerini kat be kat geçebilmişlerdir. Sovyetlerin üretim tekniği Ford’un devrimsel “mass production” sistemine dayansa da, çok daha iyi kalite ve planlama unsurlarına dayanmaktadır. Nitekim kamuflaj boyası dahi sürülemeden alelacele üretilen tanklar, cephede mükemmel bir şekilde savaşırken, Amerikalılar savaş sırasında çok sayıda ama zırhları yumurta kabuğu gibi kırılan tankları (Grant ve Sherman Tankları) cepheye sürmek zorunda kalmıştır.

Savaştan sonra Sovyetler Birliği halen “mass production“ kavramında kalırken, Batı Dünyası serbest piyasa ekonomisinin dinamikleri ile çok daha çeşitli ve karmaşık ürünü, daha sofistike yöntemler ile üretebilir hale gelmiştir. 1990’lara gelindiği zaman üretim tekniği pek değişmemiş olan belli sanayiler dışında (örneğin demir çelik sanayi) rekabet gücünü yitirmiş, tüm sanayi envanteri neredeyse 1940-1950’li mantığı ile çalışır durumda idi. Sovyetler Birliği’nin rekabet gücünün ortadan kalkması ve ekonomik çöküşü ayrı bir hikâyedir. Bu hikâyenin temelinde, girişimciliğin, yaratıcılığın, serbest düşüncenin ve eleştirinin engellenmesi yatar.

Almanya’yı savaşta (1941-1945) her konuda geçmiş bir Sovyet ekonomisinin ardılı olan Rusya Ekonomisinin günümüz Alman Ekonomisi ile kıyaslamak çok öğretici olacaktır.

Ekonomide yaratılan değer, ekonominin gelişmesinde kullanılamıyorsa, ekonominin duvara çarpması kaçınılmazdır.

Sovyetler Birliği’nin en önemli stratejik sorunu, yarattığı ekonomik kaynakların giderek hızlanan askeri harcamalara ve uzay yarışı gibi önemli propaganda değeri olan Soğuk Savaş uvertürlerine tahsis edilmiş olmasıdır. Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde Batı Dünyası bu yarışı akıllıca başlatmış, tüm Soğuk Savaş döneminde bu yarışın temposunu ayarlayarak, Sovyetler Birliği’ni kaynak tüketmeye ve kaynaklarını ekonomi dışı alanlara tahsis etmeye zorlamıştır. Sovyetler Birliği, 1945-1990 arasındaki dönemde tüm Avrupa’yı işgal edecek müthiş boyutta bir geleneksel orduya sahip olmuş ama bu pahalı güce karşı 1950’li yıllara kadar Batı Dünyası ilk nesil atom silahları ve hava gücü ile dengeyi daha ucuz yollu sağlamıştır. Sovyetler Birliği ilk atom silahlarına sahip olduğunda, Batı Dünyası termonükleer silahlara sahip olarak, 1950’li yılların ortasına kadar caydırıcı gücünü koruyabilmiştir. Sovyetler Birliği’nin termonükleer silahlara sahip olması dengeyi pek değiştirmemiştir. Ne de olsa bu safhada artık bir savaş anında insan uygarlığını yok edecek sayı ve güçte nükleer silah mevcudu vardı. Bu arada taraflar geleneksel silah sistemlerine yatırım yaparken, Batı toplam ürettiği katma değerin çok makul bir kısmını askeri harcamalar ayırırken, Sovyetler Birliği ve müttefikleri ürettikleri katma değerin önemli bir kısmını askeri harcamalara tahsis ederek, ekonomik alt yapısını tamamen ihmal etmek zorunda kalıyordu. 1970’lerin sonunda Batı, Petrol Ambargosunun çifte kötü etkisi olan yükseksek enflasyon ve durgunluk ile boğuşurken, yüksek petrol fiyatlarına rağmen Sovyet Ekonomisinin çöküşünün birden hızlanması şaşırtıcı değildir.

“Ekonomik olmayan hiçbir şey kalıcı değildir”   sözü bir kez daha ispatlanmış oluyordu.

Burak Köylüoğlu

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

Arkadaşınız ile paylaşın