Ekonomik Etkiler ve Toplumun Değişim için Tepkisi

Burak Köylüoğlu

Donald Trump’ın ABD seçimlerini kazanması herkes için olduğu gibi, benim için de tam bir sürpriz oldu. Önemli toplumsal seçim ve demokrasilerde sürprizler zaman zaman olur. Belki de gözden kaçan, halk oyunun bazı koşullarda rengini hızlı ve ani şekilde değiştirme eğilimidir.

Trump’ın seçilmesindeki ana faktörün, seçmenin önemli kısmını oluşturan muhafazakâr alt ve orta sınıfların birikmiş olan ekonomik ve sosyolojik sorunlarını dışa vurarak, değişimi isteyen bir lideri seçme isteği olduğunu düşünüyorum. Aslında insanlık tarihinde ekonomik nedenler ile halkın seçimleri, büyük ölçüde kritik siyasi değişim ve gelişmelerin önünü açar.

Kronolojik sıra ile örnekler ile başlayalım.

İnsanlık tarihindeki kırılma noktalarından en önemlilerinden biri olan Fransız Devrimi, yaygın bilinenin aksine, halkın hak ve özgürlükleri için ayaklanarak, kraliyet rejiminin simgesi Bastille Kalesine hücum etmesi ile başlamamıştır.

Temel sebep, Fransa’nın Amerikan Bağımsızlık Savaşında İngiltere’ye karşı mücadele eden Amerikalılar lehine vermiş olduğu devasa ekonomik ve askeri desteğin Fransız Ekonomisini tahrip etmesi, bu faktörün de 1789 öncesi tarımsal kıtlıklar ile birleşerek devrimin fitilini yakmasıdır. Halk Fransa’nın 18. yy. başından beri bitmez tükenmez savaşlarının bedelini yoksulluk ile ödemiş ve tüm öfkesini, kraliyet ve soylu sınıfı ile geniş imtiyaz ve servete sahip kilise kurumuna yöneltmiştir.

Gerçi insan topluluklarının talebi olan değişim gerçekleşmiş ama değişim kontrol dışına çıkmıştı. Devrim rayından çıkınca, Jakobenler iktidarı ele geçirmiş, Terör Dönemi başlamış, on binlerce kişi giyotin altında can vermiş, Vendee gibi bölgelerde yeni iktidara karşı olan mücadele yüzbinlerce kişinin yaşamına mal olmuştur. İktidar çeşitli klikler arasında el değiştirmesi sonrasında, genç bir topçu generali olan Napolyon Bonaparte iktidara ilk önce ortak olup, sonra tamamen iktidarı ele geçirmiştir. Bonaparte’ın tanımasını sağlayan en önemli olay Paris’te Direktuvar Yönetimine isyan eden halkın üzerine toplara doldurttuğu demir bilyelerin oluşturduğu şarapnel parçaları ile ateş etme emri vermesidir. Daha sonra İngiliz tarihçilerin “a whiff of grapeshot” (şarapnel esintisi) diye adlandıracağı bu olay, Napolyon’un önünü açmıştır. Napolyon İmparator olarak kendini ilan ettiğinde Fransız Devriminin son aşaması da sona ermiştir.

Napolyon Savaşları bittiği zaman Fransa’nın kayıpları milyonları bulmuş, halkın yoksulluğu ise değişmemiştir. Victor Hugo’nun Sefiller (Les Miserables) isimli eseri bu dönemi, Bonaparte sonrası yoksulluğun acı tablosunu açıkça ortaya koyar. Bu arada Bonaparte sonrası, Fransız Devriminde düşen eski kraliyet hanedanı olan Bourbon Hanedanı da iktidara geri dönmüştür. Fransız Devrimi, Fransız Halkına ölüm ve yoksulluk olarak yansırken, insanlık gelişimine düşünsel olarak eşsiz bir katkıda bulunmuştur.

Meşhur Amerikan Bağımsızlık Savaşı da, 13 kolonideki halkın hak ve özgürlüklerini Britanya İmparatorluğuna karşı savunmak üzere bağımsızlık savaşına girdiği şeklinde anlatılır. Bu da hoş bir masaldır. Kimi tarihçiler tarafından, ilk dünya savaşı olarak isimlendirilen Yedi Yıl Savaşları (1756-1763), İngiltere ve müttefiklerinin zaferi ile bitmiştir. Kuzey Amerika, Avrupa ve Hindistan’da çarpışılan ve tüm büyük güçlerin katıldığı bu savaş, İngiltere’ye Kanada ve Hindistan’ı (ve diğer bazı kazanımları) kazandırsa da, savaşın sonunda İngiliz Hazinesi tam takır hale gelmiştir. Hazineyi toparlamak için ek gelire ihtiyaç duyan kraliyet yönetimi, koloniler ile olan ticaretin kurallarını değiştirme kararını vermiştir. Koloniler o dönemde, bağlı oldukları krallığa hammadde ve tarım ürünleri satarken, işlenmiş ve son ürünleri anavatandan alır, anavatan dışında başka bir devlet ile ticaret yapamazlardı. Amerika’daki 13 koloninin İngiltere’ye ihraç ettiği ürünler üzerine salınan ek vergiler, kolonilerde yaşayanların cebini tehdit etmeye başlayınca bağımsızlık savaşının koşulları oluşmuştur. Savaşın lideri George Washington, Yedi Yıl Savaşlarında başarılı ve parlak bir İngiliz albayı olarak görev yapmıştır. İngiliz kolonistler, yani Amerikalılar, eski silah arkadaşlarına karşı savaşırken, 12 yıl önce Kuzey Amerika’da dişe diş savaştıkları Fransa ve İspanya artık müttefik olarak Amerikalıların yanında yer almıştır.

Savaşın sonunda 18. yy. sonu için mükemmel ve benzersiz bir cumhuriyet kuran Amerikalılar, nedense bu cumhuriyetin sağladığı hakları sadece Avrupa kökenli beyazlar için tesis etmişlerdir. Bağımsızlık savaşı sonrası ABD köle emeğine dayalı hammadde ve tarım üretimine devam etmiştir. Köle emeğine dayalı bir cumhuriyet, sanayileşirken 80 yıl sonra devasa bir iç savaş ile kuruluş anayasasındaki sorunları çözmüştür. Amerikan İç Savaşındaki ölümler, I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşında ölen Amerikan askerlerinin sayısından daha fazladır.

Tarihi biraz daha ileri sararsak, günümüzün çağdaş politik hareketlerini kavram olarak ortaya çıkartan 1830 ve 1848 devrimleri, aslında Napolyon Savaşları sonrası kurulmuş olan ve Avrupa’yı I. Dünya Savaşına kadar, yerel savaşlar dışında topyekûn bir savaştan koruyan Viyana Düzenine karşı bir tepki hareketidir. Fransız Devrimi Avrupa’da nasıl mutlak monarşiyi sarsıp, feodalizmin son kırıntılarını da yok etmişse, 1830 ve 1848 devrimleri ile işçi sınıfı ve burjuva kesiminin mutlak monarşi olarak sistemi Avrupa’da silmesi ile sonuçlanmıştır. 1848 Devrimi ile insanlık sosyal demokrasi, sosyalizm, işçi sınıfının hakları ile kavram olarak tanışmıştır.

Tarih insanlık ile zaman zaman alay etmeyi sever. 1848 Devrimi ile Fransa’da monarşi yıkılmış, devrimin önderlerinden biri olan Napolyon Bonaparte’ın yeğeni Louis Napoleon Bonaparte cumhurbaşkanı olmuştur. Cumhuriyetçi Louis Napolyon Bonaparte, cumhurbaşkanı olduktan 4 yıl sonra bir darbe yaparak, sistemi değiştirerek, Fransa’yı bir imparatorluk rejimine dönüştürmüştür. 1844 yılında, Otuz iki yaşında iken yazmış olduğu “Extinction du paupérisme” (Yoksulluğu Yoketmek) eseri ile alt ve orta sınıfın desteğini almış “halkçı” politikacı, 1852 darbesi ile III. Napolyon adı ile Fransız İmparatoru olmuştur.

İmparator olarak dış politikadaki maceracılığı, Fransa’ya ve ailesine çok ağır maliyetler ile sonuçlanmıştır. Birleşik Almanya’nın doğması, Bismarck’ın dehası kadar, III. Napolyon’un beceriksizliğinin eş ağırlıkta sonucudur. Fransız Halkı, III. Napolyon’u seçerek başladığı yolculuğun sonunda, ülkeleri işgale uğramış, Paris kuşatılmış, Prusya Kralı Versay Sarayına gelerek Almanya İmparatorluğu tacını giyecek cüreti bulmuştur.

Dönemin orta sıklet gücü haline gelmiş olan ABD’de başlamış olan 1873 Ekonomik Krizi, aynı zamanda “Uzun Depresyon” (Long Depression) ismi ile bilinir. Finansal piyasalarda başlamış olan panik, tüm sektörlere hızla sirayet etmiş, Dünya’da uzun bir deflasyon dönemi yaratmıştır. Alt ve orta kesim, özellikle işçi kesimi bu krizden çok kötü etkilemiştir. Bu dönemin özelliği milliyetçi akımların güçlendiği ve makul politikacıların ve hükümdarların dahi bu akımlara kayıtsız kalamamasıdır. 1900’lü yıllara gelindiği zaman, insan toplulukları artık sabırsızca büyük bir savaşın karşı tarafı ezerek kazananlar lehine bir Dünya düzeni oluşturmasından medet umar hale gelmiştir. 1914 yılında I. Dünya Savaşı başladığı zaman, büyük kitleler meydanlarda toplanmış ve savaşı kutlamıştır. Ne yazık ki, meydanlardaki kutlamalardan, trenlere binerek cepheye giden milyonlarca insanın %80’i 1916 yılını görememiştir. 1917 yılına gelindiği zaman askerler subaylara karşı direnerek, taarruz emirlerine uymayacak kadar savaştan bıkmıştır. I. Dünya Savaşı Avrupa’da koca bir nesli yok etmiş, sakat bırakmış ve yarattığı travma ile II. Dünya Savaşını tetiklemiştir. Bugün dahi Rusya-Ukrayna çekişmesi, Ortadoğu’da bitmeyen savaş ve iç savaşlar gibi meselelerin temel nedeni I. Dünya Savaşının hayaletinin insanlığın üzerinde dolaşmasından kaynaklanmaktadır.

Rusya İmparatorluğu’nu Sovyetler Birliği’ne dönüştüren 1917 Ekim Devrimi de, büyük ölçüde köylü ve işçilerin I. Dünya Savaşı öncesi ve başında yaşamış olduğu zorluklara dayamaktadır. I. Dünya Savaşında Tannenberg, Mazurya Gölleri, Galiçya Savaşları ile Brusilov Taarruzu ile yaklaşık 2,000,000 ölü, 3,750,000 yaralı ve 3,500,000 esir olarak 9 milyon kişinin üzerinde kayıp veren Rus Ordusu, kullanabileceği tüm erkek işgücünü cepheye sürmüş, bu da zaten kötü giden ekonomiyi daha da bozmuştur. Hasatı toplayacak köylü ve temel tüketim maddelerini ürecek işçi olmayınca şehirler aç kalmıştır. Bu şartlar olmasa idi, Almanların kilitli ve mühürlü bir vagonda Rusya’da karışıklık çıkarmak için gönderdikleri Lenin, muhtemelen devrimi yapamayacaktır. Daha da trajik olan mesele ise, Koca Rusya İmparatorluğu Coğrafyasında 1918-1922 arasında iktidardaki komünistlerin, devrilmiş Çarlık yanlılarına karşı mücadelesi tarihte az görülecek trajik bir oyunun perdesinin açılmasına yol açacaktır. Devasa Rusya coğrafyası ölüm, açlık ve sürgünler ile anılır olmuştur. 1920 yılında Rusya’nın milli geliri, savaş öncesi (1913) milli gelirinin 1/6’sına kadar düşmüştür. Felaketin büyüklüğü, Boris Pasternak’ın meşhur Dr. Zhivago isimli eserinde dramatik bir şekilde tasvir edilmiştir.

1929 Ekonomik Krizi, çalışan ve orta sınıfın tüm Dünya’da üzerinden silindir gibi geçtikten sonra, Avrupa’daki narin ekonomiler ve demokrasiler yıkılmıştır. Halkın tercihi ise ırkçı fikirlere dayanan faşizm olmuştur. Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franco, Macaristan’da Horthy gibi politikacılar halkın ekonomik zorluklarını ve zafiyetlerini iyi değerlendirmiştir. II. Dünya Savaşı gibi insanlık tarihinin en büyük yıkımına giden yolun taşları da bu şekilde döşenmiştir. Alman Halkı, Versay Anlaşmasının anavatandan kopardığı toprakların yeniden kazanılması için Hitler’in izinden gitmiş, sonucunda II. Dünya Savaşı’nda ülke harap olmuş, Silezya, Pomeranya ve Doğu Prusya gibi hayati bölgeler elden çıkmış ve 6,000,000 Alman ölmüştür. Almanya, bu dönemde gerçekleşen soykırımın (Holocaust) utancını ise kuşaklar boyu yaşayacaktır.

II. Dünya Savaşı sonrasında, savaşın kahramanı, Müttefik Blokunun en vizyoner ve stratejik düşünen lideri Winston Churchill, Avrupa’daki savaş bitiminden tam 2 ay sonra seçimleri kaybederek, başbakanlıktan ana muhalefet liderliğine geçiş yapmıştır. İngiliz Halkı, savaş kahramanı olarak gördükleri Churchill yerine, iş ve sosyal güvenlik reformu vaat eden İşçi Partisine oy vermeyi tercih etmiştir. Halbuki Avrupa’da savaşın bittiği tarih olan Mayıs 1945’de Churchill’e olan güven, %83 gibi yüksek bir oranda olmasına rağmen, Temmuz seçimlerinde ise İşçi Partisi %48 oy ile seçimi kazanmayı bilmiştir. İngiliz Halkı 1940’da Fransa’da perişan olmuş ve yenilginin eşiğine gelmiş bir İngiltere’yi zafer kazanmış üç önemli devlet arasına yerleştiren Churchill’i, popülist ve refah vaat eden İşçi Partisi programı için terk etmiştir. İşçi Partisi, Britanya İmparatorluğunun çözülüşünü hızlandırmış, savaştan galip çıkan İngiltere’nin konumu anlaşılır olmaktan çıkmıştır.

Oturmuş demokrasiler popülist söylemler ile iktidara gelmiş olan liderleri sisteme adapte etmek ve kontrol altına almak için çok sayıda mekanizmaya sahiptir. Örneğin ABD Başkanı sistem içinde çok önemli bir yere sahiptir ama yerleşik ve güçlü bütün demokrasilerde olduğu gibi başkanı sistem dışına taşmasını engelleyecek çok sayıda valf ve emniyet supapları vardır: Anayasa Mahkemesi, bağımsız yargı sistemi, başkanı parti içinde dengeleyecek Temsilci Meclisi ve Senato’daki parti liderleri, eyaletlerin federal sistemdeki ağırlıkları, vs.

Hatırlayalım ki, yakın tarihte ABD iki defa George W. Bush gibi bir başkan seçmesine rağmen, sistem bir şekilde kendisine yön verebilmiştir. Veya aslında çok başarılı bir başkan olan Nixon’ı Watergate ile istifaya zorlamış, Reagan gibi bir 2. sınıf bir sinema oyuncusundan iyi hatırlanan ve SSCB’ye son darbeyi vuran bir başkan yaratabilmiştir.

Trump düşüp kalkarak zenginliğini arttırmış, lümpen, aynı zamanda bir kendini bir medya starı haline gelmiş bir politikacıdır. Klasik bir politikacı için; Trump’ın yaptığı gaflar, kadınlara olan tutumu ve düşkünlüğü ve vergi sorunları gibi meseleler bir ölüm fermanı olabilecekken, Trump kendini başkanlığa aday bir medya starı olarak konumlandırdığı için, bu zafiyetler seçmen gözünde ikinci planda kalmış hatta kendisinin imajına olumlu etki yapmıştır. Rakibini ise sistemin adamı olarak tanıtmış, kendisini değişimi yapacak lider algısı ile rakibinin önüne geçirmiştir.

Trump’ın ekonomiye bakışı seçim kampanyalarında ifade ettiği gibi “supply side policy” ve korumacılık üzerine kurulu ise, 2008’de başlamış olan Küresel Ekonomik Kriz’de farklı safhalara tanık olabiliriz. Trump’ın seçimi kazanması çok dramatik olmasa da, Trump ve benzerlerine yönelen insan topluluklarının ilgi ve desteği, dramatik değişimlere yol açma potansiyeli taşımaktadır.

Halk hareketleri ve halk oyu değişimin başlangıcı olabilir. Değişim başladıktan sonra, değişimin nereye evirileceği ise çözümü zor bir denklemdir.

Burak Köylüoğlu

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Arkadaşınız ile paylaşın