Menu

Neo-Keynesyen Ekonomi Politikası Çözüm Yaratıyor mu?

Burak Köylüoğlu

 

 

İngiliz ekonomist John Maynard Keynes (1883-1946), 1930’larda yazmış olduğu “The General Theory of Employment, Interest and Money” isimli eserinde koyduğu düşünceler ile devrim yaratmıştı.

Keynesyen politika temel anlamı ile kamu müdahalesi ile, iç talebi canlandırarak, ekonomide üretim fonksiyonlarının kapasite kullanımını arttırmak ve kapasite kullanım oranı arttıkça, istihdamın yükselmesini sağlayarak, talebi daha da yukarıya itecek pozitif bir döngü yaratmak üzerine kuruludur. Bu politika, ekonomik yavaşlama ve gerileme durumunda devlet müdahalesinin kaçınılmaz bir gereklilik prensibine dayanır. Keynes’e göre durgunluk, resesyon ve depresyon ortamlarında istihdam, serbest piyasa dinamikleri ile dengeye ulaşamaz. Kamu müdahalesi gerekir.   

Bu müdahalenin temel araçları kamu kesiminin harcamalarını arttırması ve merkez bankasının para arzını genişletmesi şeklindedir. Kamunun etkin bir şekilde oyuna girmemesi halinde iç talep daralması ve işsizlik fasit bir daire çizerek, ekonomik durgunluğu ve hatta küçülmeyi sürekli hale getirebilir. 

Keynes’in fikirleri, modern tarihin en büyük ekonomik krizi olan 1929 Buhranı’na çözüm bulan “New Deal” programının temelini oluşturmuştur. Krizin en karanlık dönemi olan 1929-1932 yılları arasında Amerikan sanayii kapasite kullanım oranında %35 gibi korkunç bir düşüş yaşarken, New Deal programı sayesinde, 1937 yılına gelindiğinde kriz öncesi üretim çıktısına ulaşabilmiştir. New Deal asıl başarısını II. Dünya Savaşı sırasında göstermiştir. Amerikan ekonomisi, ABD  1941 sonunda yılında savaşa girdiğinde halen ısınmaya yeni başlamış bir ekonomi idi. Yoğun egzersiz yapan sporcuların yükselen kondisyonuna benzer şekilde, 1943 yılı sonuna geldiğinde, ABD ekonomisi ortalama olarak saatte bir avcı uçağı, günde bir destroyer üretir hale gelmişti. 1945 Mart’ında, Amerikalılar 3,000,000 asker, yüzlerce tank ve binlerce top desteği ile Almanya’nın kalbi sayılan Ruhr Vadisine girerken, binlerce uçak ile Almanya’nın şehirlerini harabeye çevirir hale gelmişti. Aynı anda Avrupa’dan binlerce kilometre ötede, tarihin gelmiş geçmiş en büyük donanması 70’e yakın irili ufaklı uçak gemileri desteği ile İwo-Jima ve Filipinler’de Japonlara taarruz etmekte idi.  Binlerce Amerikan ağır bombardıman uçağı Mariana Adalarından kalkarak Japon şehirlerini yok etmeye yeni başlamıştı. Amerikan sanayi daha 27 yıl önce hiçbir ağır silahı olmayan bir orduyu bu şekilde donatabilme gücüne erişmiş iken, Hollywood savaş döneminde altın çağlarından birini yaşıyordu. Keynes’in mimarı olduğu New Deal olmasaydı, şüphesiz ki bu muazzam başarı sağlanamazdı. Keynes’in ölümünden önceki son baş yapıtı 1971’e kadar devam edecek Bretton Woods Sistemi’ne olan katkısı olacaktı. Gariptir ki, Bretton Woods’un iki mimarı John Maynard Keynes ve Harry Dexter White (1892-1948) bu sistemin başarısını göremeden peş peşe hayata veda edecekti. Keynes ve White’ın eserleri olan IMF ve Dünya Bankası halen küresel ekonomideki rollerini oynuyor.

Keynesyen fikirler 1960’ların sonuna kadar ekonomi kavramının temel direği olarak varlığını sürdürdü. 1980’li yıllarda ise Klasik ekonomik yaklaşımın yeni bir versiyonu olan ve neo-liberal düşünceler ile yenilenmiş Monetarist politika tüm dünyaya yayılmaya başladı. 2008 Küresel Ekonomik Krizi yeniden Keynes’in politikalarının önemini hatırlatmış oldu.

Türkiye’nin kendine özgü Keynesyen politikası

Türkiye uzun bir dönemden beri “kendine özgü” bir Keynesyen ekonomik politikası uyguluyor. Bu politikanın en önemli nirengi noktası 2018 Ağustos’unda başlayan ekonomik krizdir. Ekonomi yönetimi, krizin en alevli zamanında döviz kurlarını stabilize etmek için Eylül 2018’de faizleri 625 baz puan arttırmak durumunda kalmasına karşın, kamu olanaklarını görülmemiş ölçüde seferber ederek ekonominin bir depresyona girmesini önlemeye çalışmıştır. Bu politikanın ölçüsünü hazine nakit dengesi açığında izleyebiliyoruz.  

 

 

Rakamlar kamunun görülmemiş ölçüde kamu harcaması-talep artışı-iş gücüne katılım oranı ve büyüme amaçlı pozitif döngüyü yeniden kurmak için çaba sarf ettiğini gösteriyor. Bu çabanın sonucunda 2017,2018,2019 Ocak-Temmuz dönemlerindeki hazine nakit açığı doğmuş olduğunu görüyoruz. Üstelik bu nakit açığını kapatmak için yasalaştırılan vergi ve servet afları, 2B orman arazisi satışları, imar barışı gibi uygulamaların yaratmış olduğu tek seferlik gelirlere rağmen.

Daha da önemlisi 17 Temmuz’da kabul edilen kanun ile 30 Temmuz’da Hazine’ye aktarılan 21 milyar TL tutarındaki TCMB ihtiyat akçesine rağmen 2019 Ocak-Temmuz döneminde muazzam bir nakit açığı gerçekleşmiş.    

Bu kadar önemli bir kamu katkısı olmasına rağmen; bu katkının istihdam ve büyümeye etkisi sınırlı olmuştur. İstihdam oranı %46.1 (Mayıs 2019) gibi oldukça düşük bir düzeyde kalırken, GSYH büyümesi 2019 ilk yarısında büyük bir olasılık ile negatif (2019 ilk çeyrek -%2.6) olarak gerçekleşmiş durumdadır.

Yaz aylarında piyasaların yatışması, ekonomi politikasına önemli bir destek verdi. ABD ile S400 meselesinde bir şekilde anlaşılmış olması, yerel seçimlerin bitmesi ve ticaret savaşlarının etkisi ile FED’in faiz indirimi ve genişleme politikasına geri dönüş beklentisi, döviz kuru-enflasyon-TL faizler konusunda Mayıs sonundan itibaren pozitif bir döngünün oluşmasını sağladı. Üstelik yabancı ve yerli kurumların iç ve dış politik risklerin azalacağı beklentisi ile döviz satıp, DİBS almaları faizlerin ve kur sepetinin düşmesine yardımcı oldu. Bu sayede Türk Lirası, döviz sepeti karşısında Mayıs 2019 sonundan itibaren yaklaşık %3.3 değer kazandı.

Bu gelişmeler ile Merkez Bankası 25 Temmuz 2019 tarihli toplantısında politika faizini 425 baz puan daha indirme olanağı buldu. Faizlerin bu denli sert düşüşüne rağmen döviz kurunda yukarıya yönelik önemli bir tepki oluşmaması, kısa vadeli yerli ve yabancı yatırımcının kısa vadeli döviz satıp, TL varlık alma stratejisine devam etmesi sayesinde oldu. Merkez Bankası, büyük bir olasılık ile 12 Eylül’deki toplantısında da faiz indirimine devam ederek, Keynesyen politikaya destek vermeye devam edecek.

Bu adımlar orta ve uzun vadede nasıl sonuç verecek?

Şu ana kadar alınan tüm önlemler ekonominin kalıcı bir resesyona girmesini engelleyebildi. Üstelik kamu kesimi, harcamaları ile ekonomiye destek verme olanağının sonuna geldi. Bundan sonra bu hızla kamu harcamalarına devam etmek ve kamu nakit açığını bu düzeyde sürdürmek, orta vadede 1990’lı yıllardaki kamu borcu kaynaklı krizleri tetikleyecektir.

Bu neden ile maliye politikasına destek vermek amacı ile Merkez Bankası 19 Ağustos’ta zorunlu karşılıklar rejiminde kapsamlı bir değişiklik yaptı. Kısaca TL kredi büyümesi %10 ile %20 arasında olan bankalar için, TL zorunlu karşılık oranı %2 olarak belirlenerek; TL karşılıklara ödenen nema oranı %15’e çıkarıldı. Bu kuralda istisna, 1 yıl ve 1 yılı aşan TL mevduat ve 3 yılı aşan diğer yükümlülüklerden oluşan pasiflerdir. Ancak TL mevduatın en büyük kısmının 32-90 gün aralığında toplanmış olması, bu istisnanın ağırlığını azaltıyor.     

Bu sınıfa girmeyen bankalar için mevcut TL zorunlu karşılık oranları uygulanırken, TL karşılıklara ödenen faiz oranı %5’e düşürüldü. Mevcut TL zorunlu karşılık oranları vadesiz ve 3 aya kadar olan mevduatta %7 ve vadeye göre azalan oranlardadır.

Bu adım çok önemli nedenleri olan ve sonuçları olacak bir hamledir. Halihazırda avantajlı TL karşılık oranı ve nema oranından faydalanan bankalar, kamu bankalarıdır. Kamu bankaları ve ileri dönemde TL kredilerde büyüme stratejisi uygulayan bankaların, kaynak maliyeti azalacaktır. Kaynak maliyetinin azalması ile beraber TL kredilerde rekabete girecek bankaların genel olarak TL kredi fiyatlarını da düşürmesi beklenecektir. Ayrıca bu hamle ile bankaların ellerindeki döviz mevduatların swap yolu ile TL kaynağa çevirmeleri özendirilerek, daha fazla döviz olanağın Merkez Bankasına transferi amaçlanmaktadır. Kredi büyüme yarışına girmeyen bankaların ise TL zorunlu karşılık nemaları düşürülerek, Merkez Bankasına (ve sonunda Hazineye) ek kar transferi yapması durumu oluşacaktır.

Bu hamlenin bir amacı da özel bankaların yüzdürdükleri kredileri mümkün mertebe canlı olarak tutarak, karşılık ayırmamaya (BDDK’nın düzenlenmeleri ile beraber) teşvik etmektir.

Zorunlu karşılık hamlesinin görünmeyen ama en önemli amacı da toplam kredi riskinin bir bölümünün kamu bankalarından özel bankalarını transferini teşvik etmektir. Kamu bankalarının üzerindeki ağır yük bu düzenleme ile biraz daha dengeli bir şekilde dağılmış olacaktır.    

Bu karar ortodoks bir para politikası kararı olmamakla beraber, oyun teorisinin incelikleri kullanılarak tasarlanmış bir karardır. Oyun teorisini iyi bilenler, bu düzenleme sonucunda özel bankaların faiz indirip, TL kredileri arttırarak, kamu bankaları üzerindeki bir kısım riski alacaklarını; kamu bankaları ve Hazine üzerindeki yükün paylaşılacağı bir “Nash Dengesi” oluşacağını tahmin edebilir.

Diğer yandan bu beklenmedik kararın arkasında ekonomide başka bir sorunun varlığı hissediliyor.

Ekonomik krizin yaratmış olduğu sistematik zararın; reel sektörü görünen ve tahmin etmeye çalıştığımız ölçekten çok daha öte derin yaralamış olduğu anlaşılıyor. Kamu bankalarının muazzam bir ölçekte yapmış olduğu plasman ve KGF teminatları ile kamu kesiminin reel sektöre olan desteği yetersiz kalmış olmalıdır ki, böyle bir radikal karar ile özel bankaların TL kredilerini büyütmeleri teşvik edilmektedir.

Bu büyük sorunun varlığına başka bir delil de Hazine’nin yurtiçi ve yurtdışında yer alan tüzel kişiliklerde pay sahibi olmasını sağlayan yasal düzenlemenin hayata geçmiş olmasıdır.  

Esas mesele Keynesyen yöntemlerin “hard currency” yaratmayan ekonomilerdeki katkısının sınırlı ve süreli olmasıdır. Bu büyüklükte bir reel sektör finansal sorunu bu yöntemler ile kısmen tedavi edilebilir ancak sorunun esası vücutta sorun yaratmaya devam edecektir. Sorunun tek çözümü reel sektörde verimlilik ve prodüktivitenin artışıdır. Ancak 2018 ekonomik krizinin temel nedenleri olan bu önemli faktörler halen denklemin içindedir.   

Burak Köylüoğlu

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Leave a Comment