Japonya’nın Bunalıma Giden Yolu

Burak Köylüoğlu

Bir önceki yazımda 1854-1918 arasında Japonya’nın bir ortaçağ ülkesi halinden endüstrileşmiş ve büyük güçlerin arasında yerini alış hikayesini yazmıştım.

1920’lere girerken Japonya’nın çalışkan bir insan kaynağı, Uzakdoğu ölçülerinde iyi işleyen bir meşruti demokrasisi, önemli bir endüstri tabanı ve Batı Pasifik Bölgesinde siyasi ve askeri hâkimiyeti vardı.

İmparator Meiji döneminde yaşanan Meiji Restorasyonu (1868-1912) tamamlandıktan sonra, I Dünya Savaşına giren Japonya, savaştan oldukça kazançlı çıkmış ve büyük güçler arasındaki yerini sağlamlaştırmıştı.

Japonya’yı 1923 yılında bir doğal felaket sarsar. Büyük Tokyo Depremi büyük bir yıkıma yol açarak, yaklaşık 100,000 kişinin ölümüne neden olur. Ancak daha önemli bir olay ise deprem sonrası olur. Bazı gruplar işçi olarak çalışan Korelilere karşı, deprem bölgesinde saldırılara girişir ve genel katliamlar olur. Bu katliamların nedeni, Korelilerin o dönemde yer alan Japon işgaline karşı Kore’de başlayan silahlı direnişe karşı aşırı milliyetçilerin intikam isteğidir. Depremden sonra yayılan söylenti, Korelilerin depremi fırsat bilerek kuyuları zehirlediği ve bölgede kundaklama yaptığı yönündedir. Basit bir söylenti binlerce Korelinin ölümüne neden olur.

Depremin yarattığı kargaşa ile beraber, hükümet muhaliflere de baskısını arttırır. Japonya’da temel bulmaya başlayan sosyalist ve anarşist (politik akım olarak anarşism) politik görüşlü liderler bu ortamda suikaste uğrar.

1925 yılında “Barışı Koruma Yasası” çıkarılır. Bu yasa ile, Sovyetler Birliğinden etkilenen sol eğilimli politik grup ve partiler dağıtılır. Japonya’da, artık liberal ve muhafazakar bir sağ görüşe sahip iki ana akım partisi dışında bir politik seçenek kalmamıştır. Muhafazakar sağ politik görüş ise, giderek aşırı milliyetçi bir görüşe kayacaktır.

1927 yılında önemli bir bankacılık krizi oluşur. Krizin nedeni, tipik bankacılık krizlerinin ana nedenidir: Uzun ve hızlı ekonomik büyüme döneminde uygulanan yetersiz bir kredi yönetiminin, bilançolarda on yıllar boyunca biriktirdiği kötü varlık kalitesi. Krizi tetikleyen ise, devletin 1923 yılı Tokyo depreminin sonrasında parasal genişleme sırasında çıkarmış olduğu iskontolu “deprem bonolarını” ve deprem sonucu oluşan “kötü aktifleri” fonlama tutarında sıkılaşmaya gideceği söylentisi idi. Maliye Bakanın yanlış bir beyanı ise paniği başlatır. Toplam 37 banka bu krizde batar.

1927 krizi sonrası, oluşan konsolidasyon ile “Dört Büyük” Zaibatsu finansal piyasadaki etkinliklerini daha da arttırmıştır.

1927 krizinin sonrasında, 1929 Ekonomik Krizi Japonya’yı vurur. Japonya’nın ihracatında %50’ye yakın daralma oluşur. Sanayide oluşan atıl kapasiteyi doldurabilmek için, üreticiler fiyatlarını daha da esnetirler. 1929-1931 arasında oluşan deflasyon, toptan fiyat endeksini %30, tarım ürünlerinin fiyatlarını %40 ve tekstil ürünlerinin fiyatlarını yaklaşık %50 düşürür.

Bu deflasyonun, 1929 Ekonomik Krizi dışında, I. Dünya Savaşında terk edilen , “Altın Standardına” dönüş için amacı ile uygulanan deflasyonist ekonomi politikaların da etkisi vardır.

1929-1932 deflasyonu halkı büyük güçlüklerle karşı karşıya bırakmış, belli bölgelerde genel açlığa varan sorunların yaşanmasına yol açmıştır. Bu dönemde Japonya’da çok acı bir takım hatıralar oluşmuş, kırsal bölgede yaşayan bazı aileler, kızlarını temel gereksinimleri elde etmek için (diğer bir deyişle hayatta kalabilmek için) takas etmek zorunda kalmıştır.

Ekonomik sorunlar, aynı zamanda ülkenin önemli bir kaynağını tüketen ve politik ile ekonomik ağırlığı olan Japonya Silahlı Kuvvetlerini de etkilemiş idi. Japonya’nın geçmişte başarılı olmuş ve birbirini tamamlamış, iki önemli askeri gücü arasında, deniz kuvvetleri ve kara kuvvetleri, arasında çatışma bu dönemde başlamıştır. Deniz kuvvetleri daha aydın ve dünyayı tanıyan subaylardan oluşurken, kara kuvvetleri, aşırı milliyetçi siyasi akım ile beraber hareket eden bir yönde hareket etmiştir.

Japonya’nın 1929 Ekonomik Krizinden bu kadar sert etkilenmesi, Modern Japonya’nın kuruluşunda tanımlanan bir takım değerler ile birleşince, aşırı milliyetçiliğin halk üzerindeki etkisi artmıştır.

1868’den beri Şintoizm’in bir devlet dini haline gelmesi, halkın imparatorun kutsal kişiliği altında görev yapan hükümetlere tam itaatini sağlamış, Japonya’nın klanlara bölünmüş 1868 öncesi döneminin tersine, modern ve birleşik bir devlet yapısı kurulması için kullanılmıştı.

Şintoizm’in devlet içinde bu amaç ile kullanılması, modern demokrasi ve eleştirinin önünü kapamış, aklı selim insanlar ve toplulukların sesi daha az duyulur olmuştur.

Japonya 1868’den beri her alanda hep ileriye giden, hep kazanan bir ülke konumunda idi. Japonya, 1894 Çin-Japonya Savaşından, 1900 yılındaki Çin’deki Boxer isyanının bastırılmasında müdahil olmasından, 1905 Rusya-Japonya Savaşından, 1914-1918 I. Dünya Savaşından art arda hep zafer ile çıkmış, özellikle I. Dünya Savaşında sonrasında büyük güçler arasındaki yeri tescil olmuştu.

1868’den itibaren askeri, ekonomik ve diplomatik ilerleme ve zaferler, Japonya’yı neredeyse yenilmez olduğuna inandırmış idi. Halkın, askerlerin, işadamların ve politikacıların çoğu Japonya’nın hak ettiği yaşam alanını ve ekonomik zenginliğini askeri yöntemlerle genişleterek, bu bunalımdan çıkılabileceğini düşünüyorlardı.

1931 tarihi az sayıda tarihçinin II. Dünya Savaşı’nın başladığını kabul ettiği tarihtir. Bu görüşe katılmasam da, Pasifik Savaşına giden yolun, Japonya’nın Çin’in kuzey bölgesi olan Mançurya’yı işgal etmesi ile başladığını düşünürüm. Bu tarihten sonra geri dönüş olanağı kalmamıştır.

Asya anakarasındaki Japon Kara Ordusu, diğer adı ile Kwantung Ordusu içinde aşırı milliyetçi unsurları komuta kademesinde barındırması ile tanınırdı. Ordunun komuta kademesi, Japon Silahlı Kuvvetlerine ve merkezi hükümete haber vermeksizin Mançurya’da Japonya’nın imtiyaz ile işlettiği bir demiryolunu sabote ederler. Ardından, Kwantung Ordusu bu olayı bahane ederek Kore’den taarruza geçerek Mançurya’yı ele geçirir. Çin Hükümeti, komünistler ve iktidardaki milliyetçiler arasındaki çekişmeden zayıf düşmüş olup, karşı koyamaz. Çin Merkezi Hükümeti Başkanı Çan Kayşek, ileride şu talihsiz ve tarihi sözü söyleyecektir: “Japonlar bir deri hastalığı ise, koministler bir kalp hastalığıdır.”

Mançurya’nın işgalini o zamanın Birleşmiş Milletleri olan Cemiyet-i Akvam sadece protesto etmek ile yetinir. Batılı güçlerin 1929 Krizi nedeni ile, bu konuya ayıracak bir enerjisi kalmamıştır.

Mançurya’nın işgali ve Batı Dünyasının tepkisizliği, Bu tarihte İtalya’da iktidarda olan Benito Mussolini ve Almanya’da iktidara gelmeye hazırlanan Adolf Hitler tarafından dikkat ile not alınacaktır. İtalya ve Almanya, 1930’lı yıllarda oldubittiye getirdikleri hadiseleri kullanarak, Dünya’yı çok daha kanlı bir savaşa sürükleyeceklerdir.

Aynı yıl ABD, İngiltere ve Japonya arasında 1922 Washington Donanma Anlaşmasının revizyon tarihinin vadesi gelir. Japonya, anlaşmanın, ABD, İngiltere, Japonya arasındaki donanma dengesinin 10:10:7 oranında değiştirilmesini önerir. Sadece küçük bir taviz alarak, 1922 anlaşmasının 5:5:3 oranının korunduğu bu anlaşma sonrasında, aşırı milliyetçiler başbakanı suikast sonucu öldürürler.

Artık Japonya’da darbe girişimleri ve suikastler 1930’lu yılların politika aracı haline gelecek, Kwantung Ordusu ise giderek güçlenecek ve kendi başına buyruk davranmanın ölçüsünü arttıracak idi.

Ekonomide ise daha önce çok kısa bir başbakanlık koltuğunda oturmuş olan (1921-1922, 7 ay), ekonomi bakanı Vikont Takahashi Korekiyo’un başarısı ile olağanüstü bir başarı ve düzelme yaşanır. 1931 yılında altın standartını terk eden Japonya, serbest kur rejimine geçmiş, faizleri düşürmüş, 1921-1932 arasında para birimi olan Japon Yen’ini ABD Doları karşısında %60, Sterlin karşısında %44 oranında değer kaybetmesine izin vermiş, ihracatı yeniden ayağa kaldırmıştı. Ayrıca, Maliye politikaları anlamında askeri harcamaları kısarak, diğer hükümet harcamalarını arttırarak ekonomiyi canlandırmış idi. Japonya, Takahashi’nin ekonomi politikaları ile 1929-1931 arasındaki depresyonu yenerek, büyüme temposunu 1932-1937 arasındaki dönemde yeniden yakalayabilmiştir. Takahashi, Japonya’nın Keynes’i ve Keynes’ten önce Keynesyen politikalarını uygulayan çok başarılı bir ekonomist olarak tanınmıştır.

Buhran geçiren toplumlar, kendilerini ileriye götüren liderleri yok eder. Takahashi, bazı kabine üyeleri ile beraber 1936 yılında gece yatağında suikast sonucu öldürülür. Suikastçiler, kara kuvvetleri içinde bir cunta komutasında hareket ederek, Tokyo’yu 4 gün boyunca işgal eder. Japon Genelkurmayı darbecileri ilk önce destekler ancak İmparator’un müdahalesi ile ordu kışlasına geri döner. Cunta, özellikle askeri harcamaları kıstığı için Takahashi’yi hedef seçmiştir.

Almanya için 1920’lerde Gustav Stresemann’ın (Stresemann’ın, Otto von Bismarck’tan sonra en büyük Alman Şansölyesi ve insanlık tarihinin en önemli diplomatlarından biri olduğunu düşünürüm.) 51 yaşında erken ölümü nasıl büyük bir talihsizlik ise, Takahashi’nin katli Japonya için o kadar büyük bir talihsizliktir.

Artık Japonya’nın sonu büyük acılar ile biteceği yolculuğundan dönüşü sağlayabilecek az sayıda olanağı kalmıştır.

1937 yılında, askeri ve politik anlamda iyice güçlenmiş olan Kwantung Ordusu yeni bir provokasyon ile Çin ile olan fiili sınırda bir çatışma yaratır. Bu olaydan sonra, Japonya resmen Çin’e savaş ilan ederek, Çin’i tam anlamı ile istila etmeye başlar. Artık resmen olmasa dahi, fiilen II. Dünya Savaşı başlamıştır. 1937-1945 arasında yaşanmış olan Japon-Çin Savaşı insanlık tarihi içindeki en kanlı savaşlardan biri olacaktır. Japonya, 1937-1938 döneminde hızla Şangay’ı, Pekin’i ve o zamanki Çin’in başkenti olan Nanjing’i ele geçirir. Kwantung Ordusu, Nanjing’i istila ederken 350,000 sivili katleder. 1938 yılı sonlarında Japonya Çin’in en önemli şehirlerini ele geçirmesine rağmen Çin’de ilerleyişi durmuştur.

Çin ile savaş başladığı zaman, Japonya’da politik partiler fiilen ortadan kaldırılır. Artık Japonya’yı kara kuvvetleri içinde güçleri değişen cuntalar yönetecektir. Japonya’nın iki partili rejimini oluşturan Seiyukai ve Minsei Partileri, birleşerek askeri cuntaların güçlenmesini engelleyememişlerdir.

Batılı Ülkeler ise, Çin’in işgali sırasında, Japonya üzerinde diplomatik ve ekonomik baskıyı arttırır. Özellikle ABD Çin’e olan yardımı arttırır.

Japonya, 1937 yılından itibaren tam bir savaş ekonomisine geçmiştir. Merkezi ekonomik planlama, demir çelik ve kimya endüstrisi üzerine agresif bir ağır sanayi hamlesi, Zaibatsular ile beraber hareket eden “Sarı” işçi sendikaları, yakın Zaibatsu ve devlet ilişkisi, merkezi ve konsolide edilmiş bir bankacılık sistemi ve ömür boyu iş garantisi gibi uygulamalar bu dönemde hayata geçmiştir. Aynı model, II. Dünya Savaşı sonrası 1950-1960 döneminde de uygulanacak idi.

1939-1940 dönemine gelindiği zaman, Japonya’nın milli gelirinin yaklaşık %70’i askeri harcamalara gider durumda idi. Daha 1937’den itibaren tüm temel tüketim maddeleri karneye bağlanmış idi.

1939 yılında ise, Kwantung Ordusu son bir çılgınlığa gireşerek, Sovyetler Birliği ile sınır çatışmaları başlatır. Ancak Stalin bu konuyu hafife almaz, II. Dünya Savaşının en önde gelen Sovyet Mareşali olacak olan Georgy Zhukov’u Sibirya’ya gönderir. Georgy Zhukov, komutasında zırhlı birlikler ve hava gücü ile takviye edilmiş Sovyet Ordusu, bir Japon tümenini tamamen imha eder. Japonya hemen ardından barış ister. İki ülke, II.Dünya Savaşının son haftasına kadar barış halinde kalacaktır.

Sovyetler Birliği, Japonya için çetin bir ceviz olmuş idi. Çin bütün ekonomik kaynakları tüketen bir savaş halini almış, Japonya için ufukta Çin’in teslim olmasını umacakları kesin bir askeri başarı görünmüyordu.

Kara kuvvetleri içindeki cuntaların iş dünyasına, bürokrasiye, politikaya ve sosyal hayata tamamen hakim olduğu Japonya, her elde bahsi yükseltmeye devam eden gözü kara bir kumarbaz mantığı ile yönetilir hale gelmişti.

Kumarbazın bir sonraki bahsi, Pasifik Savaşı üzerine olacak idi.

Burak Köylüoğlu

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Leave a Comment

Arkadaşınız ile paylaşın