Menu

Japonya’nın Pasifik Kumarı: Pearl Harbor Saldırısı

Burak Köylüoğlu

 

Bir önceki yazımda Japonya’nın 1920-1930’larda geçirmiş olduğu dramatik değişimi anlatmıştım. Japonya’nın feodal bir sistemden kısa bir zaman zarfında endüstrileşmiş bir yapıya dönüşümü ne kadar mucizevi ise, bu yapının oluşturduğu içsel zayıflıkların 1920-1930 döneminde yaratmış olduğu ekonomik ve siyasi kriz de o kadar dramatiktir.

Japonya 1920-1930 döneminde yaşadığı bunalımı aşabilmek için, akıl ve bilime dayalı demokratik bir meşruti parlamenter rejimi korumak yerine, aşırı milliyetçiliği ve askeri diktanın genişlemeci politikalarını çözüm olarak seçmiştir.

1930’lu yıllarda Japonya’nın Almanya’dan en büyük farkı, aşırı milliyetçi ve genişlemeci politikaların, askerler tarafından sivil yönetim üzerine baskı kurularak kabul ettirilmesi ve sivil yönetimin bir kukla haline dönüştürülmesidir.

Japonya 1930’ların sonuna geldiği zaman, kendini önemli stratejik açmaz içinde bulur. Japonya Çin ile olan savaşında, Çin’in en önemli şehirlerini ve tüm kıyı şeridini ele geçirmesine karşın, rakibi direnişini sertleştirmektedir.

Japonlar, işgal ettikleri geniş alanda, ancak şehirleri ve demiryollarını kontrol edebilmekte, cephe gerisinde kontrolü sağlayamamaktadır. Ayrıca Japon işgalinin derinleşmesi sonucunda, Çin’in iki güçlü grubu olan milliyetçiler ve komünistler kendi aralarında çatışmayı bırakarak, Japonlara karşı bir ittifak oluşturmuştur. Japonların Çin’deki ilerleyişi neredeyse durduğu gibi, cephe gerisinde süren yoğun gerilla savaşı Japonya’nın kaynaklarını zorlar hale gelmiştir.

Japonya’yı birinci derecede tehdit olarak gören ABD ve Sovyetler Birliği giderek artan oranda Çin’e maddi ve diplomatik alanda desteklerini arttırmaktadır..

1937 yılında başlayan karne sistemi ile Japon Halkı; savaşın etkilerini hissetmesine rağmen, askeri cuntanın kontrolüne tamamen geçmiş gazetelerin yayınladığı haritalar ve haberleri okudukça, zaferin yakın olduğuna inanıyor idi.

Japonya’nın gözden kaçırdığı temel olgunun, 1930’lu yıllarda savaşların artık amaçları sınırlı savaşlar olmaktan çıkıp, topyekûn savaşlar (total war) haline evrilmiş olduğu gerçeğidir.

1937’de başlamış olan Çin-Japonya savaşı, taraflar için daha sınırlı zafer veya yenilgi anlamına gelen 1894 Çin-Japonya, 1905 Rusya-Japonya ya da Japonya’nın I. Dünya Savaşındaki rolüne pek benzemiyor idi.

1939 Eylülünde II. Dünya Savaşı, Almanya’nın Polonya’ya girmesi ile resmen başlar.

1940 senesinde ise, Almanya hızla Danimarka ve Norveç’i işgal eder. Hemen ardından Fransa’yı 8 haftada tamamen yenerek, İngiliz Ordusu’nu tüm ağır silahlarını terk etmek zorunda bırakarak, İngiltere’ye geri çekilmeye zorlar.

Fransa’nın Almanlar tarafından işgali ile, Japonya için başka bir fırsat daha ortaya çıkar: Fransa’nın Asya’daki mücevheri, Hindiçin Bölgesi (İndochine).

Hindiçin Bölgesi, bugünkü Laos, Vietnam, Kamboçya, Tayland ve Malezya’nın Asya karasında kalan kısmından oluşan devasa bir alanı içerir. Bu bölge başta kauçuk olmak üzere zengin hammaddelere sahip olmasının yanısıra, Çin’in dış dünyaya bağlantısını sağlayan son kapı konumundadır.

Japonya, Fransa’ya ültimatom vererek 1940 yılında bu bölgeyi kısa zamanda işgal eder. Bu işgale tepki olarak ABD, tüm petrol ve çelik ürünleri başta olmak üzere, Japonya’ya yönelik kesin bir ticaret ambargosunu yürürlüğe koyar.

Bu ambargo, Japon Sanayisinin, Çin’de devam eden savaşa yönelik askeri ekipman üretimi ve savaş gemisi ve uçak inşası için gereken kritik hammadde girdisini önemli ölçüde keser.

Japonya’nın Çin’deki savaşı sürdürebilmesi için petrol temin etmesi gerekir. ABD ambargosundan sonra bu ihtiyacı elde edebileceği tek kaynak kalmıştır: Endonezya’daki petrol kuyuları.

Japonya’nın Hollanda’nın o tarihteki sömürgesi olan Endonezya’yı işgal etmesi halinde, ABD’nin kaçınılmaz bir şekilde müdahale edeceği bilinmektedir.

Endonezya’nın ele geçirilebilmesi için, bu bölgeye müdahale edebilecek ABD Pasifik Donanmasının etkisiz hale getirilmesi gerekmektedir.

Japon Hükümeti, Japon Deniz Kuvvetlerine ABD ile savaş olasılığı kapsamında stratejik bir plan hazırlamasını emreder.

Japonya 1936 yılında, 1922 yılında imza edilmiş olan ve 1930 yılında yenilenmiş olan Washington Donanma Anlaşmasından çekilmiştir. Bu tarihten itibaren, Japonya ABD Pasifik Donanmasını yenebilecek bir deniz ve hava kuvveti oluşturmak üzere stratejik bir program başlatmıştır.

Programın başında, Japon Deniz Kuvvetleri’nin 2. önemli ismi olan Amiral Isoruku Yamamoto bulunmakta idi. Yamamoto, ABD’de askeri ateşe olarak bulunmuş, Harvard Üniversitesinde eğitim görmüş, soğukkanlılığı, zekâsı ve ileri görüşlülüğü ile çağının çok ilerisinde olan bir asker ve stratejisyen idi.

Yamamoto; Japonya’nın 1931’de Mançurya’yı işgal etmesine karşı çıkmış, 1936’da Japonya’nın Washington Donanma Anlaşmasından çekilmesine karşı görüş bildirmiş, 1937 yılında ise Çin ile savaş başlatmasına karşı çıkmış idi. Bu neden ile, askeri cunta ve aşırı milliyetçilerin en önemli hedeflerinden biri haline gelmiş idi.

Yamamoto 1936-1939 yılları arasında çok sayıda ölüm tehdidi alır, ölümden birkaç defa kıl payı fark ile kurtulur.

İmparatorluk Ailesi ile olan yakın ilişkisi ve deniz kuvvetleri içindeki değeri sayesinde, Yamamoto, Tokyo’dan uzaklaşarak, Japon İmparatorluk Donanmasının başına atanır. Bu atama hayatını kurtaracaktır.

Yamamoto, ABD ile savaşın bir felaket ile sonuçlanacağı düşüncesindedir. ABD’nin sanayi kapasitesinin büyüklüğünün, tam savaş ekonomisi uyguladığı zaman deniz ve hava kuvvetlerini hangi düzeye getirebileceğini tahmin edebilmektedir.

1941 Aralığında Pasifik Savaşı başlarken, Japonya tamamı Pasifik’te yer alan 10 uçak gemisine sahip iken, ABD’nin toplam 7 uçak gemisinin sadece 3’ü Pasifik Bölgesinde yer alıyor idi.

Ayrıca, Japonya’nın 10 adet uçak gemisi içinde yer alan iki adet “Shokaku” tipi uçak gemisi, dönemin en güçlü ve modern uçak gemileri olarak kabul ediyordu.

Japon Donanmasının en önemli kozu ise, “batırılamaz” olarak tanımlanan her biri 62,800 tonluk “Yamato” ve “Musashi” isimli zırhlı savaş gemileri idi.

1940’lı senelerde savaşmış Yamato ve Musashi’yi tonaj olarak geçebilen tek savaş gemisi sınıfı, bugün ABD donanmasının süper uçak gemileri olarak tanımlanan ve nükleer güç ile çalışan “Nimitz” tipi uçak gemileridir.

Diğer yandan ABD Donanmasının güçlerini Atlantik (Almanya’ya karşı) ve Pasifik Okyanusuna (Japonya’ya karşı) dağıtmak durumunda olması, kendisi için önemli bir dezavantajdır.

Yine de ABD Donanması Pasifik Savaşı öncesinde, Birleşik Japon Donanması kadar modern olmamasına rağmen 17 zırhlı savaş gemisi, 7 uçak gemisi, 18 ağır kruvazör ile tonaj anlamında lider konumdadır.

Ayrıca, yaklaşan savaş için ABD tersanelerinde 15 zırhlı savaş gemisi, 11 uçak gemisi ve 8 ağır kruvazör de inşa halindedir.

ABD Pasifik Savaşı öncesi, 1937-1941 arasında 405,000 ton savaş gemisini denize indirmesine karşın, Japonya aynı dönemde 350,000 ton savaş gemisi denize indirebilmiştir.

Bu dönemde ABD’nin GSYH’sının (GDP), Japonya’nın GSYH’nın neredeyse 8 katı olduğu düşünülürse, Japonya’nın Çin’deki savaşı finanse ederken, donanmasına bu kadar kaynak aktarabilmiş olması gerçekten şaşırtıcıdır.

Hava güçleri açısından ise Japonya’nın avantajı, o dönemde dünyanın en iyi avcı savaş uçağı olan Mitsubishi Zero avcı uçağına ve iyi eğitimli pilotlara sahip olmasıdır. Buna karşın Japonya bombardıman uçakları açısından, ABD’nin çok çeşitli amaca yönelik hava filosuna göre sayısal ve nitelik olarak geride idi.

Japonya’nın 1920-1930 dönemindeki stratejik planı, sayıca üstün ABD donanmasını, Mariana Adalarındaki ana Japon üslerine kadar çekerek, tek büyük deniz savaşında ABD Pasifik Donanmasını yok etmek üzere kuruludur.

Yamamoto, bu planın zayıf tarafının inisiyatifi tamamen ABD’nin eline bırakmak olduğu tezini savunmaktadır. En kötü senaryoda, ABD sanayi gücü ile ezici bir güç oluşturana kadar bekleyerek, Japonya’nın karşısına, sayısal olarak yenilemez bir donanma çıkarabilir idi.

Yamamoto’nun stratejik planı, ABD Pasifik Donanmasını Hawaii Adalarındaki Pearl Harbor’daki üssünde hava saldırısı ile yok etmek ve ardından Japonya’nın petrol başta olmak üzere, tüm hammadde ihtiyacını giderecek Endonezya, Borneo, Timor ve Filipinler ile donanmaya üs sağlayabilecek Orta Pasifik Bölgesini 4 ay içinde ele geçirmek üzerine kuruludur.

ABD, Pasifik Donanmasını yeniden toparladığı zaman, Japonya’nın Orta Pasifik Bölgesindeki hâkimiyeti tamamlanmış olacak, bu bölgede oluşturacağı üstünlük ile Hawaii Adalarını ele geçirerek, ABD’yi Pasifik’ten kendi anakarasına geri itmiş olacaktır.

Eğer yeniden oluşturulan ABD Pasifik Donanması savaşmayı tercih eder ise, teknik olarak üstün Japon Donanması ve Orta Pasifik’te elde edilmiş olan üsler arasına sıkıştırılarak yok edilecektir. Bu gelişmeden sonra ABD’nin artık barış isteyeceği varsayılıyor idi.

Ekim 1941’de “Jilet” lakabı ile bilinen General Tojo’nun, hükümetin başına gelmesi Japonya’nın artık kukla sivil yönetiminin ortadan kalktığının habercisidir. Artık Pasifik Savaşının perdesi kalkmak üzeredir.

Altı uçak gemisinden oluşan Japon vurucu gücü, Pasifik Okyanusunda 8,000 km yol kat ederek, 7 Aralık 1941 tarihinde 400 uçak ile ABD Donanmasının demirlemiş olduğu Pearl Harbor’a taarruz eder. Filonun başında temkinliliği ile tanınan Amiral Nagumo bulunmaktadır. Japon taarruzu; 5 zırhlı savaş gemisi başta olmak üzere 18 savaş gemisini batırır, 188 uçağı imha eder, 159 uçağa zarar verir. Japonya sadece 29 uçak kaybetmiştir.

Ancak ABD Pasifik Donanmasının 3 uçak gemisi Pearl Harbor’da demirli değildir. Bu bilgiyi alan Nagumo, Pearl Harbor’a düzenlenecek son dalga hava taarruzunu durdurur. Japon filosu vira ederek, Japon karasularına doğru yola çıkar.

Hâlbuki ABD Donanmasının yakıt depoları, haberleşme olanakları, gemi tamir tesisleri ve denizaltı üssü zarar görmemiş durumdadır. Bu tesislerin kullanılabilir halde olması, ABD için ileriki dönemde kritik öneme sahip olacaktır.

Daha da önemlisi, baskından önce savaş ilanını iletmesi gereken Japon Dışişleri Bakanlığı, beceriksizliği yüzünden Japonya’nın savaş ilanını saldırıdan yaklaşık 1,5 saat sonra iletebilmiştir.

Pearl Harbor saldırısını, savaş ilan etmeksizin yapılan sinsi bir saldırı olarak değerlendiren ABD, Pasifik Savaşını “Pearl Harbor’u unutma!” sloganı ile yürütecektir.

Japon kara sularında, taarruzun sonucunu alan Amiral Yamamoto Japonya’nın savaşı kaybettiğini hisseder. Üç ABD uçak gemisi ve Pearl Harbor’un stratejik tesisleri zarar görmemiştir.

Japonya’da ise haberler alındığı zaman halk, zafer sarhoşluğundan çılgına dönmüştür.

Japonya, ABD gibi dev bir ülkeyi sonuna kadar bilenmiş bir şekilde topyekûn bir savaşa sokmuştur. Taktik bir zafer, stratejik bir çöküşe neden olacaktır.

Yamamoto ve eski bir dostu arasında geçen iki cümlelik konuşma, her şeyi ortaya koyar:

“Amiral Yamamoto, Pearl Harbor zaferinden sonra halk sizi Tanrı olarak görüyor!”

“Eğer Tanrı olsaydım, bu savaşı başlatmazdım.” Amiral İsoruku Yamomoto

Burak Köylüoğlu

 

Bu yazı dizisi Japonya’nın 1854’den 1945’e kadar olan dramatik hikayesini anlatıyor.  Eğer bu yazı dizisinin tamamını okumak isterseniz:

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Leave a Comment