Modern Japonya’nın Doğumu

Burak Köylüoğlu

Yıllar boyu, Japonya’nın II. Dünya Savaşından sonra kalkınması ve Dünya üzerinde önemli bir ekonomik güç haline gelmesi konusunda pek çok inceleme ve araştırma yapıldı, üniversitelerde tartışıldı. Japonya’nın 1950-1985 arasındaki altın döneminde uyguladığı, yenilikçi üretim teknikleri, yaratığı teknolojik gelişmeleri son tüketici ürünlerine çevirme başarısı, temel maliyetleri ve transfer fiyatlarını doğru belirleyerek ihracat pazarlarında saldırgan ve başarılı pazarlama yöntemleri çok yazıldı ve çizildi.

1989’dan bugüne kadar süregelen Japonya’nın uzun durgunluk döneminin nedenleri ve etkileri, 1945-1990 dönemi kadar incelenmedi. 1990’lı yılların başından başlayarak, dünyanın en büyük bankaları arasında yer alan Japon Bankalarının nasıl fiilen iflas etme durumuna geldiğinin, Japonya’nın kamu borcunun milli gelire olan oranının 1990’da %60’dan, 2016 yılında %229’a kadar nasıl yükseldiğinin, deflasyonist ekonomik eğilimlerin bu ölçüdeki parasal genişlemeye rağmen halen neden giderilemediğinin, son 25 yılda Japonya’nın ve şirketlerinin nisbi olarak gerilemesinin nedenlerin de anlatılması gereken ayrı bir hikâyedir.

2008’de ortaya çıkan Global Ekonomik Krizin başlıca nedeni olarak gösterilen, varlık fiyatlarında ve buna bağlı olarak yaratılan finansal varlıklarında oluşan balonun patlamasının sonuçlarının analizinde, Japonya’nın 1989-1990 yılında yaşadığı krizden çıkarılması gereken bazı derslerin çıkarılmadığı ortadadır.

Daha da az bilinen bir dönem ise, gerçek Japon Mucizesinin 1854-1918 arasında yaşanmış olmasıdır.

Japonya 1854 yılına kadar feodal, yabancıların ülkeye girişini dahi istisnalar dışında kabul etmeyen, askeri bir diktatör olan Shogun’un yönetiminde garip bir Ortaçağ devleti görünümdeydi. Ülke eyaletlere bölünmüş, her eyaletin başında bir klan ve ona bağlı askeri sınıf ve köylü sınıfının bulunduğu bir yapıda idi. Ülkede, dış ticaret ve sanayi, dış ilişkiler ve diplomasi anlamında neredeyse hiçbir faaliyet yok idi.

Ülkedeki devrimsel değişim, 1854 yılında Komodor Perry komutasındaki bir ABD filosunun Japonya’ya demir atması ile başlar. Perry’nin görevi, ABD’nin Çin’deki ticaretten daha fazla pay alabilmesi için Japonya’nın bir tür lojistik merkez haline getirilmesi idi.

Çin bu dönemde tüm batılı ülkelerin çok değer verdiği, klasik anlamda sömürge haline gelmemiş ancak kendisine silah zoru ile dikte ettirilen kapitülasyonlar ile deyim yerinde ise aşırı sağılan bir inek pozisyonunda idi. Çin’e dikte ettirilen şartlar ile ticaret yapmak Batı Ülkeleri için vazgeçilmeyecek ölçüde kazançlı idi.

Japonya, Batılıların gözünde garip adetleri olan kapalı bir ülke olmasına rağmen coğrafi anlamda değerli bir ikmal üssü potansiyeline sahipti. Tam “Yankee” kişiliği taşıyan Perry, ince diplomasiye girmeden filosunun toplarının gücünü ortaya koyarak, Japonlardan istediğini kopartır. Diğer Batılı güçlerin de, Perry’nin açtığı yoldan, silahlarının gücünü sergileyerek Japonya’dan çeşitli kapitülasyonlar koparması ve başlıca limanlarını yabancılara açtırması Shogun’un iktidarını sarsar.

Shogun’a rakip olan klanlar güçlerini birleştirerek, kısa bir iç savaş sonrasında, önceden sembolik bir görevde olan genç İmparator Meiji’yi 1868 yılında devletin başına geçirirler.

220 yıllık bir dönem için perde artık inmiştir.

Meiji döneminde Japonya merkezi bir devlete evrilir. Yeni anayasa, önceden sembolik olan imparatorluk makamını, devletin başı olan yarı tanrısal bir konuma getirir. İmparatora bağlı olarak kurulan hükümet, ülkenin gerçek yöneticisi haline gelir. Model dönemin Almanya İmparatorluğunun kendine has meşruti krallık sistemine benzer.

Meiji döneminde Japonya, o dönemde Batının akla gelen her türlü güçlü yönünü ithal etmeye başlar. Japonya kara ordusunu Prusya-Alman modelinden, donanmasını İngiltere’den, ticaret hukukunu Fransa’dan, sanayileşme çizgisini İngiltere ve Alman modelinden esinlenerek oluşturur.

Okuyucular, belki bu yazıyı okurken, Tom Cruise’un başrolde oynamış olduğu “Last Samurai” filmini hatırlarlar. Senaryosu, tarihi gerçeklerden uzak bir Holywood masalı olan bu film, en azından Japonya’nın kabuk değiştirme döneminin başının havasını izleyicilerine aktarır.

1868-1912, ki bu döneme “Meiji Restorasyonu” denir, arasındaki 44 yılda Japonya devasa kömür ocaklarına, demir çelik tesislerine, rekabetçi bir tekstil sanayine ve büyük bir ticaret filosuna sahip olur. Ülkede 12,000 km demiryolu hattı oluşturulur.

II. Dünya Savaşı sonrası Japonya’nın kalkınmasında rol oynayan merkezi ekonomik planlama, “Zaibatsu” Sistemi ve halkın iç tüketimini kontrol ederek yüksek tasarruf yaratma politikaları bu dönemde başlar.

Zaibatsu sistemi, ekonomik ve finansal değerlerin belli alanlarda tekeller yaratılarak oluşturulması prensibine dayanır. Her Zaibatzu, tepede bir holding şirketinin bulunduğu ve çeşitli finansal ve bankacılık kurumları ile tamamlanan, holding şirketine bağlı ortaklıkların belli pazarlarda tekel konumunda olduğu devasa yapılardır.

Japonya’daki eski sistemde feodal yapının güçlü klanları, Meiji döneminde Zaibatzu’ları kurmuşlardır. “Dört Büyük” olarak isimlendirilen Mitsubishi, Sumitomo, Mitsui ve Yasuda bu dönemin en önemli ekonomik kurumlarıdır.

Tarihin başka bir ironisi ise, avangart bir sanatçı, sosyalist bir politik görüşe sahip, ve John Lennon’un eşi olarak tanınan Yoko Ono’nun, Yasuda Zaibatsu’nun kurucusunun torunu olmasıdır.

“Dört Büyük”’ün ardından, 1900’lü yılların başında ikinci kuşak Zaibatzu’lar kurulur. Nissan, Daihatsu, Nakajima, Kawasaki, Shibusawa, Asano, Fujita ikinci kuşak Zaibatsuların önde gelenleri içinde yer alır.

Zaibatsu sistemi, bugünkü Japonya’nın sermaye sisteminin temelini oluşturmuştur.

İnsanlık tarihi, toprağa dayalı kapitalizmin, endüstriye dayalı kapitalizme dönüşmesi anlamında çok sayıda örneğe sahiptir. Bu örnekler içinde en çarpıcı olanı, Japonya’da yer alan örneklerdir.

19. yüzyılın Japonya’nın sermaye birikimine katkı yapacak ve Zaibatsu’ları daha da büyütecek başka bir dönemin perdeleri açılır: Savaşlar. Bundan sonra savaşlar ve sanayi el ele gidecek, Japon İmparatorluğu etkisini genişletir, askeri gücünü büyürken, Zaibatsu’lar da bu süreçten payını alacaktır.

Japonya’nın sonraki stratejisi, Asya Anakarasında yeni kaynaklara ve pazarlara uzanmak olacaktır. 1945 sonrasının aksine bu stratejinin hedeflerine zor kullanarak ve askeri yöntemler ile ulaşmaya çalışacaktır.

Savaş dizisi 1894 yılında Çin-Japonya Savaşı ile açılır.

1894-1895 Çin-Japonya savaşında yeni endüstrileşmiş Japonya, halen Ortaçağ hayatı süren Çin’i bir dizi kara ve deniz savaşında yener. Taiwan ile Liaodong yarımadasını ele geçirir. Kore Yarımadasının tamamı Çin’den koparak yeniden Kore bağımsız olur. Stratejik önemdeki Liaodong Yarımadası Batılı güçlerin kabaca yapılan diplomatik baskısı ile Çin’e geri verilmek zorunda kalınır.

Liaodong Yarımadasının geri verilmek zorunda kalınması, Japonya’da Batı aleyhtarı siyasetin ilk tohumlarını atar.

Çin’in yenilgisi, beş yıl sonra 1900 yılında, Çin’de Avrupalılara karşı başlayacak çok kanlı bir ayaklanmanın ana sebebi olur: Boxer Ayaklanması. Boxer Ayaklanması, milyonlarca Çinli köylünün, imparatoriçenin de el altından desteği ile beraber Batılı Güçlere karşı başlatılan şiddet eylemleridir.

Batılı Güçlerin, bir arada oluşturduğu karma bir ordu ile bu ayaklanma zorlukla bastırılır. Japonya da Çin’e müdahale eden Batılı Güçlerin yanında yerini alır.

Boxer Ayaklanması, Çin’de 1911 Devrimini tetikleyerek, Modern Çin’in kurulmasının temelini oluşturacaktır.

Boxer Ayaklanmasının bastırılması, Batılı Güçlerin hep bir arada ve uyum ile yaptığı son eylem olacaktır.

Japonya için çok önemli bir dönüm noktası da 1904-1905 Rusya-Japonya Savaşı olacaktır.

Rusya-Japonya savaşı Japonya’nın kesin kara ve deniz zaferleri ile sona erer. Yüzyıllardan beri ilk defa, bir Asya Ülkesi, güçlü bir Avrupa Ülkesini endüstriyel gücü ve askeri üstünlüğü ile yenmiştir.

Japon İmparatorluk Donanmasının, Rus Baltık Donanmasını tamamen imha ettiği (daha önce Rusya’nın daha küçük ölçekte olan Uzakdoğu donanması yok edilmiştir.) Tsushima Savaşı ise ilk defa savaş gemilerinin birbirini görmeden ateş ettiği, kablosuz telgraf ile birbirleri ile haberleştikleri, deniz savaşı olarak tarihe geçer.

Tsushima Savaşında, o günlerde dikkati çekmeyen bir olay meydana gelir. Rus savaş gemilerinden açılan topçu ateşi, donanmanın hafif gemilerinden birine, Nisshin Kruvazörüne yoğunlaşır. Kruvazör ağır bir hasar alır, köprüde bulunan genç bir subayın sol elindeki iki parmağı kopar. O günlerde tanınmayan bu genç subay, II. Dünya Savaşında Japon İmparatorluk Donanmasına komutanı olarak görev yapacak, büyük stratejisyen olarak anılacak Isoruku Yamamoto’dur.

Hem karada hem denizde çok ağır bir yenilgiye uğrayan Rusya’da yenilginin siyasi ve ekonomik şoku ile 1905 Devrimi yaşanır. 1905 devrimi ise kaçınılmaz olarak Dünya Tarihini derinden sarsacak başka bir kırılmaya yol açacaktır: Sovyetler Birliği’nin kurulacağı 1917 Ekim Devrimi.

Tarihin ironisi ise 1917 Devrimi ile oluşan Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı’nın son haftasında “Mançurya Stratejik Taaruzu” ile 1905’deki yenilgisini fazlası ile telafi edecektir (Ağustos 1945).

1904-1905 savaşında Rusya’nın güçsüzlüğünü gözlemleyen Almanya, kendi içinde bulunduğu stratejik açmazı ortadan kaldırmak için Schlieffen Planını hazırlamaya başlar. Schlieffen Planının tamamlanması ile artık I. Dünya Savaşına gidiş için kıyamet makinesi çalışmaya başlamıştır.

Japonya, 1904-1905 Savaşı ile Rusya’nın Çin üzerindeki etki ve ayrıcalıklarını terk etmesini sağlar. Bu da Rusya’nın Çin’de boşaltmak zorunda kaldığı nüfus alanının, Japonya tarafından doldurulması anlamına gelir. Rusya’nın Uzakdoğu’daki iddiasını yitirmesi ile Japonya için daha büyük bir hedefi gözüne kestirecektir: Zengin sanayi ve doğal kaynakların bir arada bulunduğu Çin’in kuzeyinde yer alan Mançurya Eyaleti.

Böylece II. Dünya Savaşı’nda Pasifik Savaşına giden olay dizisi 1905’de başlar.

Kore ise 1894 ve 1905 savaşları sonrasında artık Japonya’nın koparacağı olgun bir meyve haline gelmiştir. Nitekim 1910’da, Japon diplomasisi arkasındaki askeri gücü açıkça ortaya koyarak, Kore’yi fiilen Japonya ile birleşmeye zorlar. Japonya’nın Kore’deki yönetimi 35 yıl boyunca büyük bir insanlık trajedisi yaratacak ve tarihin en kötü ve insanlık dışı sömürge yönetimleri arasında yerini alacaktır.

Kore Halkı, daha sonra Güney ve Kuzey Kore olarak (belki de bugün tek ortak noktaları) asla bu dönemi unutmayacaktır.

1868-1912 döneminde yer alan akıllı sanayileşme, doğru ölçekte kurulan askeri güç ve bunun kazandırdığı yeni bölgeler, birbirini besleyen bir mekanizma ile Japonya’yı tarihte çok az örnekte var olan zenginleşmeyi ve ilerlemeyi getirmiş getirir. Milli gelir büyüklüğü olarak Japonya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve İtalya’nın bulunduğu büyük güçlerin hafif sıklet bölümünde yer alsa da, Uzakdoğu’da artık tek büyük güç haline gelmiştir.

1868-1912 dönemini, farklı bir bakış açısı ie, Osmanlı İmparatorluğu ile Japonya’yı üst üste koyarak incelediğimiz zaman, kendi tarihimiz açısından ne kadar acı hatalar yaptığımız maalesef ortadadır. Japonya’nın ilerleyiş hızı ile Osmanlı İmparatorluğunun çöküş hızı neredeyse aynı olmuş, Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’nın hasta adamı iken ölüm döşeğine düşmüş, Japonya ise bir çocuktan güçlü ve gürbüz bir genç adam haline gelmiştir.

Ancak bu genç adam halen bazı ergenlik sorunlarını atlatamamış, tersine ergenlik bunalımını ileride yıkımına yol açacak bir kişilik sorununa dönüştürmüştür: Irkçılığa dayalı aşırı milliyetçilik.

Ancak büyük başarılar, bu başarıları henüz sosyal ve kültürel olarak sindirememiş toplumlarda bazı öngörülmeyen sorunlara yol açar. 1905’dan itibaren Japonya, milliyetçiliğin ırkçılık boyutuna dönüştüğü bir yolda yürümeye başlar.

Ama Japonya’nın benzersiz konumu halen bu ülkeye büyük fırsatlar sunmaya devam etmektedir.

İngiltere, Almanya ile olan donanma yarışının gelmiş olduğu nokta itibari ile anayurdunu ve ticaret yollarını koruyabilmek için, donanmasının önemli bir bölümünü Kuzey Denizi ve Manş Denizi bölgesine toplama gereği görür. I. Dünya Savaşına artık geri sayım başlaması nedeni ile Uzakdoğu’da güçlü bir müttefike ihtiyaç duyar. Japonya ise, Almanya’nın Pasifik Okyanusundaki sömürgeleri ile ilgilenmektedir. Taraflar kolayca anlaşır. Nitekim Japonya, I. Dünya Savaşında pek bir kayıp vermeden, Pasifik’te yer alan ve Ekvator Çizgisinin kuzeyindeki tüm Alman adalarını alır.

1919’da Japonya, I. Dünya Savaşının galiplerinden biri olarak Versailles’da masaya oturur. Nitekim Japonya, savaşın galiplerinden biri olarak, daha sonra Sevr (1920) Anlaşmasının, daha da sonra Sevr’i yırtıp attığımız Lozan Anlaşmasının da tarafı olacaktır.

Ancak, Japonya’nın son 20 yılda askeri güç kullanmaktan çekinmeyerek Uzakdoğu’da bu kadar genişlemesi, müttefiki olan ABD ve İngiltere’yi rahatsız etmiştir. I. Dünya Savaşı sonrasında İngiliz Donanması ilk sırada yer almasına rağmen, ABD Donanması çok az bir fark ile ikinci sıradadır. Japonya ise donanma büyüklüğü anlamında 3. sıraya yükselmiştir.

Yeni ve pahalıya mal olacak bir donanma yarışının başlamasını engellemek için, taraflar 1921-1922 yıllarında konuyu müzakere ederler. En sonunda yapılan anlaşma ile 5 büyük güç arasında, sırası ile İngiltere, ABD, Japonya, Fransa ve İtalya, toplam savaş gemisi tonajında 5:5:3:1.75:1.75 oranı belirlenir. Savaş gemilerinin sınıflarına göre ayrıca tonaj ve silah ölçülerinde sınır getirilir. Taraflar aynı zamanda Pasifik adalarında yeni donanma üsleri kurmayacaktır. Anlaşma sonucunda mevcut ya da yapılmakta olan savaş gemilerinde sınırı aşanlar hurdaya ayrılır. Anlaşma, Japonya’ya Batı Pasifik Bölgesinde fiilen kesin bir üstünlüğün teslim edilmesi anlamına gelir.

Dikkat edilirse, Washington Donanma Anlaşmasında, I. Dünya Savaşı öncesi Dünya’nın ikinci büyük donanmasına sahip olmuş olan Almanya’nın ismini bile geçirmemektedir. Kendisine dikte ettirilen Versailles Anlaşması ile uluslararası toplumda parya muamelesi gören Almanya 1920’li yıllarda diplomatik ilişkilerde büyük bir güç olmaktan çok uzaktadır.

Japonya Washington Donanma Anlaşması ile önemli ödünler koparmasına rağmen, giderek milliyetçi bir yöne kayan toplum ve siyaset tabanı nedeni ile bu anlaşma Japonya’da çok sert bir kutuplaşmaya yol açacak idi.

Japonya’da sertleşen iç siyasetin güçlü tarafı olan aşırı milliyetçiler, anlaşmanın Japon Donanmasının ABD Donanmasının %60’ı kadar kota vermiş olmasını vatana ihanet olarak görürler. Hâlbuki anlaşma anında Japonya’nın milli gelirinin ABD’nin milli gelirinin sadece %18’i olduğu, donanmasının tonajının da ABD donanmasının %55’i kadar olduğu seslendirilmez, topluma anlatılmaz.

Aşırı ve tutucu siyaset, giderek akıl ve matematiği Japon toplumundan uzaklaştırmaya başlar. Her zaferden sonra yeni bir savaşı planlayan Japonya, artık II. Dünya Savaşına giden yolda yürümeye başlamıştır.

Hikâyenin sonraki kısmı daha da dramatik olacaktır.

Burak Köylüoğlu

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Leave a Comment

Arkadaşınız ile paylaşın