2019 Yılını Bitirirken Türkiye Ekonomisi

Burak Köylüoğlu

 

2019 her yönü ile ilginç bir yıl oldu. 2018 Ekonomik Krizi’nin yaratmış olduğu para piyasalarındaki büyük çalkantı büyük ölçüde duruldu. 2019 Mart ayındaki TCMB rezervleri konusundaki endişelerin gündeme gelmesi, 2019 yerel seçimlerinin neden olduğu siyasi gerginlik, S-400 meselesi, Halkbank davası ve Kuzey Suriye’ye yapılan askeri operasyon gibi etkilere rağmen; 2018 Ağustos-Eylül dönemine benzer ikinci bir bunalım ortaya çıkmadı.

TL faizlerindeki düşüşe rağmen TL’nin değerinin stabil tutulabilmesi, “Olanaksız Üçleme Kuramının” işlemediği tezinin ortaya atılmasını sağladı. Ekonomi yönetimi en sonunda dengelenmenin sağlandığını ve 2020 yılından itibaren ülkenin doğal büyüme sürecine döneceğini ilan etti.

Diğer yandan birçok ekonomist ekonomide dengelenmeyi gösteren verilere olan güvensizliğini ifade etti. Hatta bazı tanınmış yurtdışı yayınlarda da bu verilere duyulan güvensizlik işlendi.

Ekonomik veriler ve dengelenme konusundaki görüşüm IMF ve Dünya Bankası Grubunun bakış açısı ile örtüşüyor. IMF ve Dünya Bankası, Türkiye’nin ve diğer ülkelerin yayınladığı verileri doğru kabul ediyor ve bu verilerin toplam set içindeki tutarlılığını ve eğilimlerini ayrıca yorumluyor.

Benim bakış açım bu yöntemden farklı değil. Bu bakış açısı ile mesela dönemlere dayalı GSYH değişim oranları ile toplam elektrik talep değişiminin tutarlı olup olmadığını sorguluyorum. Bu örnekte toplam elektrik enerjisi talebi halen düzenli bir şekilde düşerken (TSKB Enerji Raporu, Kasım 2019) GSYH III. çeyrek büyümesinin %0.9 gerçekleştiğini analiz modelime yansıtıyorum.       

Bir mühendis olarak ekonomiyi analiz etmenin en avantajlı tarafı, literatürde anlamlı olan ama sahada değerini yitiren kavramları kolayca model dışına atmaktır. Mesela “xyz güven endeksi”, kapasite kullanım oranı gibi göstergelerin kavramsal değeri ile “de facto” değeri arasında önemli fark vardır. “Ölçülen enflasyon” ile TL faizlerin olması gereken düzeyi arasındaki ilişki için de aynı yaklaşım geçerlidir.

İyi bir ekonomi analizi yapmak için şu temel prensibi göz ardı etmemek gerekir: Tüm ekonomiler, temel fizik yasaları ve sosyolojinin temel kurallarına dayanan bir sistem mantığı ile işler.

Ekonomiye sistem bakış açısı ile bakmak, pek çok ekonomistin politik düşüncelerine veya kuramsal olarak hangi ekonomi kulübüne üye olduklarına bağlı olarak yaptıkları değerlendirme hatalarına düşmemizi engeller. Bu neden ile bir çok meşhur iktisatçının düştüğü yanılsamalara düşmeden 2019 yılındaki ekonomik gelişmeleri ve 2020 beklentilerini madde madde hep beraber değerlendirelim.

 Bir Ekonomik Krizin Panaroması

  • Her ekonomik kriz ekonominin dayandığı fizik yasalarının zorlanması sonucu oluşur. 2018 Ekonomik Krizi de bu şekilde oluşmuştur. Krizin temel nedenleri; yıllar boyunca cari hesap dengesinde verilen yüksek açık, prodüktivesi düşen reel sektörde hızla artan finansal kaldıraç, inşaat ve enerji gibi sektörlerdeki aşırı yatırım, bankacılık sektöründeki gevşek kredi politikaları ve TCMB para politikasındaki düşük TL faiz (negatif reel faiz) hedeflemesi idi.  
  • 2018 Ekonomik Krizi bu yönü ile 1994, 2000-2001, 2009 ekonomik krizlerinden farklı olarak bir reel sektör borç krizi ve kısmen de bankacılık krizi olarak tanımlanabilir. Bu krizi, ABD ile yaşanan Brunson vakası tetiklemiş gibi görünse de kaçınılması olanaksız bir ekonomik vaka idi. Bu krize modern bir “Güney Asya Ekonomik Krizi” ismi yakıştırılabilir. “Modern” sıfatını; bu krize Türkiye’nin sabit bir kur çıpası rejimi ile değil, “managed float” kur rejimi ile düşme becerisinden dolayı ilave ettim.
  • Türkiye ekonomisindeki 2019 yılında yaşanmış olan toparlanmaya bir mucize gözü ile bakmak doğru değildir. Göstergelerdeki kısmi düzelme viraja hızlı girmiş ve savrulmaya başlayan bir otomobilin, direksiyonun kısmen kendini düzeltmeye çalışmasına benzemektedir. İç talep düşüşüne bağlı oluşan ekonomik durgunluk birçok ekonomik göstergeyi bozarken, diğer göstergeleri de kendiliğinde normalize etmiştir. Nitekim iç talep düşüşü, cari açık dengesindeki açığı kapatırken, cari açığın daralması TL üzerindeki baskıyı azalttı, TL faizlerin düşüşüne zemin hazırladı, vs.
  • 1994, 2001, 2009 ekonomik krizlerinden sonraki yıllara baktığımız zaman kriz dönemindeki GSYH daralması, TL’nin değer kaybı ve enflasyon artışından sonra bu parametrelerdeki düzelmeyi görebiliyoruz. Bir topun belli bir yükseklikten bırakıldığı zaman, yere sekip zıplaması gibi.

Neden bir IMF Programı tercih edilmedi?

  • Tüm gelişmekte olan ülkelerin karşı karşıya kaldığı ekonomik krizlerde, yatırımcılar yerel paraya (TL olarak da okuyabilirsiniz) bağlı varlıkları satarak, dövize dönme eğilimi gösterir. Hatta dövize dönen yatırımların bir bölümü ülkeyi de terk edebilir.
  • Bu durumda ekonomik krizlerin ilk safhasında yabancı para daha sonraki aşamasında yerel para likidite sorunu yaşanır. Bu likidite sorununun önü alınamazsa çok sayıda kurum ve hatta belli sektörlerin geneli içten içe tahrip olmaya başlar. Damar tıkanıklığında kanın ulaşamadığı dokuların ölümü gibi.
  • Dünya Ekonomisinin tek “lender of last resort” kurumu olan IMF’in uyguladığı programların başında bu sorun, IMF stand-by agreement anlaşmasında belirlenen kredi olanaklarının bir bölümü derhal serbest bırakılarak sisteme YP likidite enjekte edilir. YP likiditesi sağlandığı anda bu enjeksiyonun karşılığında yaratılan yerel para likiditesi de iç piyadaki ödeme-tahsilat dengesinin muhafaza edilmesini sağlar.
  • Türkiye, 2018 Ekonomik Krizi’nin çözümünü ABD’nin (ki IMF’in anayasası sayılan işleyişlerde %16.52 oy oranı ile tek veto sahibi ülkedir.) ve Batı Avrupa’nın yönetiminde etkin olduğu IMF yolu ile çözmeyi tercih etmemiştir. Bunun başlıca nedeni bir IMF SBA programının kabul edilmesi ve uygulanması sırasında Türkiye’nin bazı siyasi ödünler vermeye zorlanabileceği endişesidir. IMF yönetim kurulunda ağırlığı oluşturan sekiz güçlü üye ülkenin Japonya hariç yedisi ile (Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu da dahildir) Türkiye’nin belli çıkar çatışmaları vardır.
  • IMF ile yapılacak bir stand-by anlaşmasının sağlayacağı kaynak ve programın vereceği güvence ile yurtdışı piyasalardan borçlanarak elde edebileceği kaynak ile; Türkiye doğal GSYH büyüme hızına daha çabuk ulaşabilmesi mümkün idi. Daha da önemlisi IMF’in finansal sektörün bilançosunda yer alan sorunlu ve donuk kredileri bilanço dışına çıkarılma sürecinde Türkiye’nin sahip olmadığı teknik uzmanlıktan da faydalanılamamıştır.

Türkiye’nin kendi ekonomik yaklaşımının analizi

  • Türkiye’nin ekonomik krize yönelik kendi çözümü karma bir yaklaşımdır. Düşük TL faiz hedeflemesi (düşük enflasyon hedeflemesi değil) ve kamu harcamalarının arttırılması ile düşen iç talebin canlandırılması programın birinci ayağıdır. İç talebin canlı tutulması ile beraber reel sektördeki sorunlu kurumların sayısı ve sorunlu kredi tutarı kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır.
  • Yaklaşımın ikinci ayağını ise, TL’nin döviz sepeti karşısındaki değerini korumak için kullanılan yöntemlere dayanır. TL’nin değerinin stabilizasyonu kritiktir çünkü reel sektörün kapanması olanaklı olmayan muazzam bir YP kısa pozisyonu olduğu gibi, ülke içinde mal ve hizmetlerin önemli bir bölümü dövize endekslidir.
  • Düşürülen TL faizler karşısında, TL’nin değer kaybetmemesi için piyasaya yüksek bir döviz arzı ile kamunun müdahalesi gerekir. Böyle bir cephanesi olmayan Merkez Bankası’nın çözümü ülke içindeki döviz mevduatların bir bölümünün bankacılık sektörü-TCMB arasındaki swaplar ile kullanılması yönünde olmuştur. TCMB bankalardan swap ile aldığı döviz kaynağını (karşılığında bankalara TL vererek), kamu bankalarına depo ederek, bu bankalar yolu ile döviz piyasasını dolaylı bir şekilde düzenlemektedir.   
  • Yaklaşımın üçüncü ayağı Olanaksız Üçleme kuramına uygun bir şekilde sermaye kontrollerinin yasal ya da yönlendirme ile uygulanmasıdır. Düşen faiz ve TCMB’nin döviz piyasasında “managed float” politikasının uygulanabilmesi   için sermaye girişlerinin teşvik edilmesi, çıkışlarının önlenmesi gerekir. Döviz varlıkların ülkeye getirilmesine yönelik kolaylıklar, ihracat bedellerinin ülkeye getirilmesi zorunluluğunun yeniden tesisi, bireysel yatırımcılara getirilen T+1 valör uygulaması, döviz ile borçlanma sınırlaması, bankacılık sektöründe kar payı dağıtımının kısıtlanması, ithalat harici yurtdışına yapılan transferlerin yakından izlenmesi vs. gibi uygulamalar; ülke içine döviz transferlerini kolaylaştırırken, yurtiçi yerleşiklerin yurtdışına olan döviz transferlerini de kontrol altına almıştır.
  • Yaklaşımın dördüncü ayağı bankacılık sektöründe kredi büyümesini teşvik edecek, mevduat ve kredi faizlerini aşağıya çekecek politikalardır. Kamu bankalarının kredi piyasasında piyasa yapıcı olarak görev yapmaları, özel bankaların kredilerini büyütmelerine yönelik telkinler, zorunlu karşılık sisteminde kredi büyümesine yönelik teşvikler (ve cezalar)  ve TCMB politika faizindeki düşüş ile TL kredi faizleri son 14 ayda %30-40 bandından %10-15 bandına kadar gerilemesi sağlanmıştır.   
  • Yaklaşımın beşinci ayağı sorunlu kredilerin mümkün mertebe canlı tutularak bankaların sermaye yeterlilik oranlarını korunması için yapılan yasal düzenlemelere ve bankaların kredi yapılandırmalarına “gönüllü” katılımın sağlanmasına dayanmaktadır.
  • Yaklaşımın altıncı ayağı ise programın esas yükünü taşıyan kamu kesiminde oluşan muazzam nakit açığının kontrolden çıkmaması için tek seferlik gelirler yaratılmasıdır. Vergi afları, TCMB ihtiyat akçesinin devri, bedelli askerlik uygulamasının kalıcı hale gelmesi, imar afları, vs. gibi uygulamalar dahi merkezi yönetim bütçesindeki muazzam nakit açığını dengeleyememiştir.
  • Yaklaşımın yedinci ayağı ise dolaylı teknikler ile ekonominin sorunlu görülen noktalarına müdahalelerdir. Kamu bankalarının yurtdışında TL pazarında düzenleme satışları yapması, yurtdışı pazarlarda bir bacağı TL olan işlemlerde TL’ye kısa pozisyon açan tarafları TL likidite verilmeyerek pozisyon bozmaya zorlanması, Türkiye Varlık Fonu (ki ağırlıklı olarak yabancı kaynak yaratmaya yönelik bir misyonu vardır) aracılığı ile yapılan uygulamalar bu dolaylı yöntemlerin yansımasıdır. Dolaylı yöntemler, Merkez Bankası bilançosuna veya Merkezi Yönetim nakit akımı tablosuna yansıtmaksızın, usta bir poker oyuncusuna benzer şekilde blöf ve restler ile oyunu (oyun yerine piyasa sözcüğünü de kullanabilirsiniz.) yönlendirmeye yaramıştır.
  • Yaklaşımın sekizinci ayağı ise çeşitli teşvikler ve kamu bankalarınca açılan düşük faizli krediler ile reel sektöre sağlanan nakdi faydalardan oluşmaktadır. Teşvikler ile kamu kesimi belli gelirlerinden vazgeçerken, kamu bankalarının sayısını ve çeşidini dahi hatırlayamadığım kredi programları, görev zararı pahasına, reel sektöre düşük maliyetli finansman sağlamaktadır.

Ekonomik yaklaşımın sonucu

Bu ekonomik yaklaşım Türkiye’nin ekonomik sorunlarını çözebilir mi? Bu soruya vereceğim yanıt maalesef hayırdır. Dikkat edilirse bu politika büyük ölçüde defansif ve nispeten daha kapalı bir ekonomik sistem kurarak, ülke ekonomisini piyasa şoklarına karşı savunmaya yöneliktir. Daha da önemlisi sistemde stabilizasyonu sağlamaya yönelik bu önlemler geçici bir denge noktası oluşturmasına rağmen kendi içinde belli riskleri barındırmaktadır. 15 Aralık 2019 Pazar günü yayınlayacağım yazımda bu risklere ve 2020 yılı beklentilerim ile devam edeceğim.

Bu yazıyı beğendiyseniz bütünlüğünü koruyarak ve kaynak linkini vererek paylaşabilirsiniz.

Burak Köylüoğlu

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Share via
Arkadaşınız ile paylaşın