Merkez Bankasının Politikası Üzerine Kısa Bir Eleştiri

Burak Köylüoğlu

 

Son haftalardaki kur sepetinin artışına baktığımız zaman, ekonomi idaresinin haklı endişelerine katılmamak elde değil. Enflasyon açısından bakılırsa Ekim 2017 itibari ile yıl bazında ÜFE’nin %17.28, TÜFE’nin %11.90 olarak gerçekleşmesi, enflasyonun kontrolden çıktığını gösteriyor. Üstelik son dönemde döviz kurları iyi kötü stabil hale gelmesine rağmen enflasyonun diri kalması yeterince sıkıntılı bir durum iken, son iki aydaki döviz kurlarındaki artışın enflasyonun ateşine daha çok odun atması beklenebilir. Kur sepetindeki artışın devam etmesi halinde enflasyonun %13-15 bandına kalıcı olarak oturma gibi bir riski bulunuyor.

Kur sepetindeki artışın devam etmesi aynı zamanda yüksek F/X riski taşıyan kurumlar için ölümcül etkisi olacaktır. Türkiye’nin konsolide olarak yaklaşık -450 Milyar USD düzeyinde pozisyon açığı taşıdığı düşünülürse, Merkez Bankasının kur sepetindeki artışı dizginlemek için önemli bir sebebi daha var denebilir.

Kur sepetindeki artışı para politikaları ile dizginlemenin yolu TL faizleri arttırmak, TL likiditeyi kısmak ve YP likiditeyi arttırmaktır. Bugün Merkez Bankasının rezerv opsiyon mekanizmasındaki (ROM) YP imkan oranının düşürmesi bu yönde atılmış bir adımdır. Bilindiği üzere bankalar yükümlülükleri için TCMB’de çeşitli oranlarda zorunlu karşılık tutarlar. ROM ile TCMB bankalara, TL yükümlülükler için bankalara altın ve döviz karşılık tutma olanağı verir. Zorunlu karşılıklar için daha düşük maliyetli olan YP kaynak tutma olanağına sahip bankalar, TCMB’de döviz tutarak aynı zamanda TCMB döviz rezervine de katkıda bulunurlar. TCMB’nin döviz tutma imkanını %60’dan %55’e indirmesi; zorunlu karşılıklardan piyasaya döviz likiditesi enjeksiyonu ve piyasadan TL çekilmesi anlamına gelir. Nitekim bu yol ile 1.4 Milyar USD bankalara döviz kaynağı iade olurken, bankalardan 5.3 Milyar TL kaynak çıkacaktır. TCMB bu manevra ile teoride kur sepetinin artışını sınırlayacaktır.

Ancak kur sepetindeki artışı dolaylı para politikası araçları ile sınırlamanın olanaklı olduğunu düşünmüyorum. Kurdaki artışın temel sebebi, Türkiye’nin tasarruf açığı yani cari açık yaratma pahasına büyümesi ile bu açığın finanse edildiği AB ve ABD ile olan diplomatik sorunların piyasada yarattığı tedirginliktir. Bu parametrelere ek olarak TL fonlama faizinin enflasyona göre nispeten düşük kalması da ayrı bir meseledir. Özet olarak ROM ile oynamanın kalıcı bir çözüm üreteceğini düşünmüyorum. Hele ki büyük merkez bankalarının parasal genişlemede ters yönde hareket ettiği ve faiz arttırmaya başladıkları dönemde. TL’yi savunmak için yüksek faiz veremezseniz, TL’yi kur sepeti karşısında savunmasız bırakırsınız. ÜFE’nin yıllık %17’lere çıktığı bir ortamda, %11.96 ile fonlama yapılarak TL’nin değeri muhafaza edilemez.

Bugün TCMB’nin bir diğer açıklaması da ihracatçılara sağlanan reeskont kredilerinin 1 Şubat 2018 tarihine kadar 3.7 TL/USD , 4.3 TL/EUR ve 4.8 TL/GBP kuru ile geri ödenebileceği idi. Yani TCMB bu kredilerin geri ödenmesinde 90 günlük bir sabit kur opsiyonu verdiğini açıklamış oldu. Reeskont kredilerinin faizlerinin son derece cazip tutulmasının yanı sıra kur düzeyinin altında sağlanan bedelsiz bir kur sabitlemesini doğru bulmuyorum. İhracatçı hali hazırda bu faaliyeti yapıyorsa kur ve bilanço risklerini yönetmeyi bilmelidir. TCMB’nin bu açıklaması, bir nevi döviz tanzim rejiminin başlangıcıdır ki, yarın öbür gün bu tür teşviklere olan talep kalıcı hale gelebilir. Doğrusu, özel sektörün risklerini kendi yönetmesidir. Bugün ticari bankalara gidin, açıklanan kur seviyelerinden 90 günlük vadeye yayarak in the money call option almayı deneyin, bu riski sigortalamanın bedelini öğrenmiş olursunuz.

Amerikalıların meşhur sözü her zaman geçerlidir. “There is no free lunch”.

Burak Köylüoğlu

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Arkadaşınız ile paylaşın