Bugünkü Dünya Düzenini Anlamak: 2008 Küresel Ekonomik Krizinden, Brexit ve Trump’a Giden Yol

Burak Köylüoğlu

Bu yazıyı okumadan önce “Günümüz Dünya Düzenini Anlamak” yazı dizisi içindeki, Soğuk Savaşın Hayaletleri, Altın 1990’lar ve Dot Com Balonundan Küresel Ekonomik Krize ve 2008 Küresel Ekonomik Krizinin Nedenleri isimli yazılarımı okumadıysanız bu yazıları sırası ile okumanızı öneririm.

2008 Küresel Ekonomik Krizi, yıkıcılık anlamında 1929 Büyük Buhranı ile sık sık karşılaştırılmaktadır. 1929 Büyük Buhranı her ne kadar ABD ve Dünya Ekonomisi için çok yıkıcı olmuş olsa da, bu tarihte Dünya Ekonomisi 2000’li yıllardaki kadar entegre değildi. 1929’un tersine, 2000’li yıllarda Kuzey Kore, Zimbabwe gibi birkaç ülke dışında ülkelerin tamamına yakını az ya da çok serbest piyasa ekonomisini benimsemiş ve dünya ticaret sisteminin birer parçası durumundadır. 1929-1930’ların Dünyası ise çok daha farklıdır. Bu dönemde sermaye hareketleri büyük ölçüde kontrol altında olup, Sovyetler Birliği ve daha sonra Eksen Devletleri oluşturacak Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkeler sürat ile Dünya ekonomik sisteminden kendilerini ayırmayı başarmıştır. Daha da önemlisi, 1929’da gelişmiş ekonomilerin önemli bir bölümü katı bir sistem olan altın standardında iken, 2008’de ekonomilerin büyük çoğunluğu esnek bir sistem olan dalgalı kur sisteminde idi.

2008 Küresel Ekonomik Krizindeki en önemli şans, 1929-1930’un aksine ekonomi literatürünün gelişmiş olmasıdır. 1929 Ekonomik Buhranında FED ve ekonomi yönetimi, gece yolda farların felç ettiği bir tavşan gibi dona kalmışken, 2008’de FED ve ABD Ekonomi yönetiminin aldığı aksiyon hızlı ve belirleyici olmuştur. 1929 Büyük Buhranında, yaygın bir sistem olan altın standardının katılığı sistemi tıkarken, diğer bir deyişle krize neden olan sistem zararı likidite sıkıntısına dönüşürken, 2008’de yaygın olan dalgalı kur sisteminin esnekliği alınan önlemlerin etkisini desteklemiştir.

ABD Merkez Bankası, krizin hemen ardından finansal sisteme yoğun bir likidite pompalamıştır. Kriz öncesi FED’in bilanço büyüklüğü 900 Milyar USD iken, bugün bilanço büyüklüğünün gelmiş olduğu nokta yaklaşık 4.5 Trilyon USD düzeyindedir. Krizin önünü alabilmek için yapılan muazzam parasallaştırma operasyonu, ekonomik krizin çapını göstermektedir. FED, finansal sistemden banka borcu, mortgage sermaye araçları ve hazine borçlanma araçlarını satın alarak, finansal sisteme 2008-2014 arasında yaklaşık 3.6 Trilyon USD enjekte etmiştir. Aynı zamanda FED, faizleri 2008 sonunda %0.25’e kadar düşürecek ve faizler neredeyse 7 yıl bu düzeyde kalacaktır (2007 sonu %4.25).

2016 yılı ortasına gelindiği zaman Dünya çapında 12.3 Trilyon USD ek para yaratılmış, 10 Trilyon USD büyüklüğünde “sağlam” bono ve tahviller negatif faiz ile değerlenir hale gelmiştir. Merkez Bankaları 2008’den beri tam 654 defa faiz indirmiştir. Negatif faiz kavramının ulaştığı nokta ile, insanlık tarihinin son 5000 yılında olmayan bir ortam oluşmuştur.

2008 krizi süslü ekonomik terimleri, yani sistemdeki zararın toplamını deterjan gibi yıkayıp atacağı düşünülen “quantative easing” gibi terimleri de raftan indirecektir. Bu politikalar, aslında sistemdeki zararın likidite krizi yaratmaksızın parasallaştırılarak, maliyeti zamana ve insan topluluklarına yayma politikasının süslü bir perde arkasına saklanmasından başka bir şey değildir. Ancak deneyim bize tersi uygulamaların yani 1929 Büyük Buhranının başındaki para politikasının daha büyük bir felakete yol açtığını da öğretmiştir. Katı bir ekonomi politikası altın standardına dayalı para arzını daraltmış, bu da müthiş bir daralmaya yol açmıştır (ABD’de 1929 Büyük Buhranı sırasında işsizlik oranı %25’e kadar çıkmış, üretimde düşüş %50’lilere yaklaşmıştır.)

ABD Yönetiminin hızla aldığı bir karar da, finansal sistemde sorunlu aktiflerin sistemden çıkarılarak, bankaların bilançolarının temizlenmesine yönelik TARP (troubled asset recovery program) programıdır. Bu program doğrudan bir hazine/maliye operasyonu olup, başta büyük bankalar olmak üzere 700 banka ve kurum için bir cins kurtarma operasyonu olmuştur. Program daha sonra geri satılmak üzere hazinenin bu kurumlardan “imtiyazlı pay” (preffered stock) alması ve doğrudan borç verme prensibine dayanmaktadır. Kurtarılanlar arasında, ABD’nin 3 büyük otomotiv kurumu olan General Motors, Chrysler ve GMAC (Ally) bulunmaktadır. Bu kurumlar 2008 sonbaharında tam bir likidite tuzağına düşmüş konumdadır. TARP programı yaklaşık 81 Milyar USD vererek, ABD’nin otomotiv endüstrisini aslında kamulaştırarak kurtarmıştır.

Bu arada Ford’un kurnaz yönetimi ise, nakde gereksinim duymamasına rağmen, rekabette geri düşmemek bahanesi ile Hazine kaynaklı şartlı kredi talebini ABD yönetimine iletmiştir. Ford’un 2008 krizindeki en önemli şansı 2006 yılında yapmış olduğu operasyon ile varlıklarını ipotek ederek yaratmış olduğu ek 24 Milyar USD nakit olanağı idi.

Tüm Dünya Ekonomileri benzer Keynesyen politikaları uygulamıştır.

2008 krizi sonrasındaki gelişmeler, ABD başkanlık sisteminin nasıl işlediğinin aynası olacaktır. Örneğin TARP yasa teklifi, Bush Yönetimi (Cumhuriyetçi) tarafından Demokratların çoğunlukta olduğu Kongreye sunulmuş, 263 Demokrat ve Cumhuriyetçi üyenin olumlu oyu ile (171 olumsuz oya karşı) yasalaşmıştır. TARP harcamaları ve geri tahsilatları ise kalem kalem raporlanmış ve kamuya açıklanmıştır. Bir taraftan da Ben Bernanke başkanlığındaki ABD Merkez Bankası da para politikasını gevşeterek, kendi alanında kriz ile mücadele etmektedir.

Bu unsurlar ABD’de başkanın yetki sınırlarını gösteren, kurumların uzmanlık alanlarına göre bağımsız ve aynı zamanda birbiri ile uyum içinde hareket eden sistemin nasıl tasarlandığını ortaya koymaktadır.

Tüm bu önlemlere rağmen ABD Ekonomisi 2008 yılı 3. çeyrek (Q3), 2010 1. çeyreğe kadar kredi daralması ve işsizliğin artması ile resesyonda kalacaktır. Toplam hane halkı varlığı (Net worth of households and nonprofit organizations) ise 67 Trilyon USD’dan (2007) 52 Trilyon USD’a ( 2009) düşecek ve bu değişkenin 2007 düzeyini yakalaması 2012 sonunu bulacaktır.

Küresel Ekonomik Krizinin ilk şoku İngiliz ve Avrupa Bankalarını da vurmuş, ABD finansal sisteminden yayılan kalitesiz (subprime) mortgage kredilerine dayalı sermaye araçları bu bankaları da kötü etkilemiştir. Avrupa Bankalarının bir derdi de, bilançolarında taşıdıkları Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, İrlanda, Portekiz gibi ülke riskleridir. ABD’den yayılan resesyon dalgası, AB Bankalarının satın almış oldukları çöp ABD varlıklarının bilançolara verdiği zarar ve zayıf Avrupa Ülkelerinin makyajı döküldüğü zaman ortaya çıkan ilave risk ve zararlar, Avrupa’ya 2008 krizi sonrasında önemli bir zarar vermiştir. Özellikle Yunanistan’ın 1830’daki bağımsızlığından sonra beş defa daha aynı şekilde batmış olması (tembellik, şımarıklık, yaygaracılık, kaynakların israfı, ahbap çavuş kapitalizmi, ekonomik verilerin çarpıtılması, vs. ile) tarihin tekerrürü olmuştur. AB, ortaya çıkan sorunu farklı bir yolla, Avrupa Komisyonu, IMF, Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) oluşturduğu Troyka çözmeyi denemiştir. ABD’nin aksine Avrupa Birliği doğru reçeteyi uygulamak için çok daha zorlanacaktır. ABD, sorunu parasallaşma ve Keynesçi maliye/hazine politikaları ile çözmeye çalışırken, AB’nin konfedere bir yapı şeklini dahi almamış bir birlik olması, sorunun ancak uzun ve zahmetli müzakereler ile çözülmesini sağlayabilir durumdadır. Ancak AB, bütün bunlara rağmen krizin büyük finansal kurumları batırmasını engellemiş, Yunanistan hariç tüm zayıf ülkelerdeki sorunların çözümünde yol kat etmiş ve krizin İtalya gibi daha büyük ve çok yüksek kamu borcu olan ülkelerde sistematik sorun yaratmasını engelleyebilmiştir. Almanya ise ekonomik krizden en fazla fayda ile çıkmış, AB’nin içindeki siyasi ve ekonomik ağırlığı artmıştır. Almanya’nın başarısındaki en önemli pay 2003-2005 yılları arasında Harz Reformları olarak isimlendirilen, çalışma pazarının esnekleştirilmesine yönelik reformlardır. Bu esneklik, küresel kriz ortamında ihracata dayalı bir ekonomiye sahip Almanya için, teknolojik üstünlüğü ile beraber önemli bir avantaj sağlayacaktır. Almanya’nın cari dengesi (current account balance) 2000 yılında -33.8 Milyar USD açığa sahip iken, 2008 yılında 210.9 Milyar USD fazlaya dönmüş, küresel ekonomik krize rağmen 2015 yılını ise 284 Milyar USD fazla ile tamamlamıştır. Aslında Euro’nun kime en çok yaradığı sorusuna yanıt 1999’dan itibaren AB Ülkelerinin cari açık ve fazlalarını alt alta sıralamak ile verilebilir. Bugün Euro birliğinin bozulduğunu bir an için varsayarsak, Ren Nehri’nin doğusu ile Alp’lerin kuzeyini teşkil eden devasa Orta ve Doğu Avrupa’nın güçlü bir Deutschmark sistemi altında toplanacağını öngörmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Zaten mevcut para birliğindeki veriler de bu sistemin gölge olarak fiilen devam ettiğini göstermektedir: Orta ve Doğu Avrupa Ekonomilerinin büyük ölçüde Alman Ekonomisine entegre olduğu bir sistem. Garip ki, Almanya için I. Dünya Savaşı’nın en önemli stratejik hedefi olan “Mitteleuropa” hedefi 2000’lerde sessiz sedasız bir şekilde gerçekleşmiştir. Hoş halen Polonyalılar arada sırada, II. Dünya Savaşı’nda Almanların nüfuslarının %20’sini ortadan kaldırdığını dile getirseler de, savaşın yaraları büyük ölçüde kapanmıştır.

Küresel ekonomik krizin ilk safhasında dünya çapındaki petrol fiyatları başta olmak üzere emtia fiyatlarının düşüşü ile beraber, ortaya çıkan siyasi gelişmeler çok da şaşırtıcı olmamıştır.

2009-2010 döneminde Arap coğrafyası, I. Dünya Savaşının galiplerinin tasarlamış olduğu yapay devletlerin birbirinden farklı dil, mezhep, milliyetlerden oluşan vatandaşlarına ortak bir ülkü sağlayamaması, yönetimlerin çok seslilikten yoksun, otoriter politik yapı ve liderlere dayanması, “ahbap çavuş” kapitalizmin yaygınlığı gibi faktörler ile patlamaya hazır barut fıçısına benzemektedir. Küresel Ekonomik Kriz, barut fıçısını patlatan etki olacaktır. Bu süreçte Suriye dışında, tüm coğrafya dönüşümü bir şekilde ve fazla kanlı olmadan yaşamış olmasına rağmen, Suriye’deki durum farklı gelişmiştir. Suriye’deki iç savaş (2011-) diğer Arap Ülkelerinde yaşanan olayların tersine, dışarıdan farklı bir oyuncunun müdahalesi ile tarafların birbirine öldürücü darbeyi tam vuramadığı, sonu belirli olmayan bir mücadeleye dönüşecektir. Rusya, 2008 krizinden sonra kartlarını daha açık oynamaya başlamıştır.

Rusya’nın NATO’nun 1999-2004 tarihlerinde Doğu Avrupa ve Balkanlara genişlemesini hafife almamıştır. Ancak bu dönemde Rusya’nın ekonomik sorunları ve Çeçenistan ayrılıkçı hareketi ile mücadelesi, stratejik anlamda Batıya meydan okuyabilmesini engellemiştir. Rusya’nın sınırları dışında ilk açık güç gösterisi 2008’de Gürcistan’a yaptığı müdahale olmuştur. Kısa ama kanlı bir çatışma sonrası, Gürcistan, Batı’ya yanaşarak ayrılıkçı bölgelerini geri kazanma mücadelesinde havluyu atmıştır.

Rusya’nın bir sonraki adımı Batı’ya yanaşan Ukrayna’ya yönelik müdahalesi olur. Siyasi müdahalede başarısız olan Ruslar, işi oldubittiye getirerek yüksek stratejik önemi olan Kırım’ı (2014) ilhak eder. Kırım’ın ilhakı ile (daha önceden buradaki üsler Ukrayna tarafından “gönülsüzce” Ruslara kiralanıyordu.) Rusya; Karadeniz, Ukrayna, Kafkasya ve Güney Rusya üzerinde sarsılamaz bir deniz ve hava üstünlüğüne sahip olur (Kırım’ın 2. Dünya Savaşındaki kaybının, Rus Karadeniz Donanmasının etkisiz hale gelmesine neden oluşu unutulmamalıdır.).

Rusya’nın sonraki adımı Ukrayna’nın doğusunda bulunan ağır sanayi ve maden rezervleri ile bilinen Donbass bölgesindeki ayrılıkçı harekete fiilen desteği olacaktır. Bu müdahalede Rus askerleri ve ağır silahları da açıkça kullanılır. Ancak Rusya’nın ekonomik gücü bu çaptaki müdahaleyi genişletip, stratejik bir başarıya ulaşmak için yeterli değildir. Rus Ekonomisi büyük ölçüde petrol ve petrol türevi ürünlerin ihracatına dayalıdır. 2011-2013 döneminde ortalama petrol fiyatları 110 USD/varil düzeyinde dolaşırken, fiyatlar 2014’de ortalama 99 USD düzeyine, 2015 yılında ortalama 52 USD’a ve 2016’da ortalama 43 USD’a kadar düşmüştür. Rusya 2014 öncesinde Ukrayna’yı siyasi anlamda yörüngesinde tutarak, Kırım’daki askeri varlığını koruyabilmişken, 2014 sonrasında Ukrayna’yı siyasi olarak elinden kaçırmış ve pahalı bir askeri müdahale dizisi ile ancak daha dar kapsamlı kazanımlarını koruyabilmiştir.

Ancak şu ders unutulmamalıdır: Rusya kırmızı çizgilerini muhafaza etmek üzere açıkça silah kullanmaktan çekinmeyecektir. Rusya’yı anlamak için 1960’lardan beri kullanılan şu sözü hatırlamak gerekir: “Hiç kimse unutulmaz, hiçbir şey unutulmaz!”. Sadece Ukrayna’nın Nazilerden kurtarılması için 7 milyon kişinin hayatını kaybetmiş olduğu, Ukrayna’nın NATO’ya katılması halinde Avrupa’nın siyasi haritasının 1918 Ocak’ta Ruslara dayatılmış olan bir cins Kartaca Barışı” olan Brest Litovsk Anlaşmasının getirdiği düzeninin eşdeğeri olacağı Rusların her zaman aklının köşesindedir.

Rusya’nın 2015 yılındaki Suriye İç Savaşı’na müdahalesi de aynı prensipte olmuştur. Rusya’nın stratejik hedefi, Akdeniz’deki yegâne deniz ve hava üslerinin bulunduğu bölgeyi muhafaza etmek için mevcut rejimi desteklemek ve İran ile beraber gerekirse gerilimi tırmandırarak petrol fiyatlarının daha çok düşmesini engellemektir. Rusya 2017 yılına girerken, Suriye İç Savaşı’nda stratejik hedeflerine ulaşmış gibi görünmektedir. Rusya’nın işe karışmış olması ise iç savaşı uzatmış ve savaşın insani maliyetini arttırmıştır.

2008-2017 dönemi içinde, bir başka önemli değişim ise küresel krize rağmen hızla büyüyen Çin’in pozisyonudur. Çin’in GSYH’ı (GDP) 2008 yılında 4.6 Trio USD iken, Dünya GSYH’nın %7.25’ine sahiptir. 2015 yılına geldiğimiz zaman Çin’in GSYH’ı 11Trilyon USD’a yükselmiş ve Dünya GSYH’ı içindeki payı %14.80’e ulaşmıştır. Çin’in üretmiş olduğu ucuz mal ve hizmetler aynı zamanda, Gelişmiş Ekonomilerde düşen satın alma gücü için can simiti olmuştur. Tarihsel anlamda 1999’dan itibaren GSYH’ı tam 10 kat büyütmüş olan Çin’in önündeki sorun, hızlı büyümenin yarattığı Çin’deki değişimin aynı zamanda dış pazarlara olan bağımlılığı arttırmış olması ve birikmiş olan muazzam döviz rezervini (2017 itibari ile 3 Trio USD’ın biraz altında) mal sattığı gelişmiş ülkelerin para ve borçlanma piyasalarında tutma mecburiyetidir. Bu neden ile Çin’in en önemli stratejik hedeflerinden biri, ulusal para birimi RMB’nin uluslararası ticarette rezerv ve dolaşım birimi haline gelmesidir. Çin’in bir diğer stratejik zayıflığı ise, kamu teşvikleri ile yaratılmış olan ekonomik rantabilitesi şüpheli büyük kapasiteler ve bu kapasitelerin yaratılmasında kullanılmış olan banka sistemindeki birikmiş sorunlardır. Çin bu paradigma içinde, Dünya büyümesinde oluşabilecek yavaşlama, gelişmiş ülkelerdeki artan korumacılık eğilimleri ve Dünya’nın siyasi fay hatları üzerinde oluşabilecek depremleri çok yakından izlemek zorundadır.

Dünya’nın en önemli siyasi fay hatlarından biri de Güney Çin Denizinden geçmektedir. II. Dünya Savaşı’nı Uzakdoğu’da hukuken bitirmiş olan San Francisco (Eylül 1951) Barış Anlaşması, Taiwan’ın statüsü dâhil, Kuril Adalarından başlayarak Güney Çin Denizi’ne kadar olan hattın hukuki durumunu açıkta bırakmıştır. Savaşı fiilen bitiren, Eylül 1945’de imza edilmiş Japonya’nın teslim olma deklarasyonu (Japanese Instrument of Surrender) ne kadar kesin hükümler içeriyorsa, San Francisco Anlaşması o kadar muğlak ifadeler içermektedir. Çin ısrarlı ve sabırlı dış politikası ile Hong Kong, Macau gibi 18. Yüzyıl Avrupa sömürgeciliğine kaptırmış olduğu bölgeleri geri almış olsa da, Taiwan meselesi, Güney Çin Denizindeki adalar ve karasuları sorunu, Japonya’nın II. Dünya Savaşı’nda işlemiş olduğu savaş suçlarının statüsü halen bölgeyi alevlendirmektedir. Halen Japon liderlerinin Yasukuni Tapınağına olan ziyaretleri, Uzakdoğu’nun her köşesinde önemli bir diplomatik sorun haline geliyorsa, Avrupa’nın tersine Uzakdoğu’da II. Dünya Savaşı’nın bırakmış olduğu yaraların kapanmamış olduğu söylenebilir.

Çin kendini aynı zamanda stratejik olarak Japon Denizinden Güney Çin Denizine kadar dikkatle sarmalanmış bir konumda hissetmektedir. Bu neden ile karadan denize füze teknolojisini ısrarla geliştirmekte, tartışmalı kara sularında yapay adacıklar (batmaz uçak gemileri) kurmakta, hurda süsü altında almış olduğu eski bir Rus uçak gemisini modernize edip kullanmaktadır.

2008’den sonra oluşan bir önemli gelişme de, 1996’da yılında kurulmuş olan Şangay İşbirliği Örgütünün (Shangai Cooperation Organization), Çin-Rusya eksenli bir Asya dayanışmasına dönüşmeye başlamasıdır. Hali hazırda Çin, Rusya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinden oluşan örgüte 2017 yılında Hindistan ve Pakistan’ın tam üye olarak katılımı gerçekleşecektir. Ayrıca hali hazırda gözlemci sıfatı taşıyan Afganistan, İran, Beyaz Rusya ve Moğolistan’ın tam üye olmaları beklenmektedir.

2016 yılına geldiğimizde karmaşık Dünya düzenini daha da karmaşık hale getirecek iki olay daha yaşanacaktır. Bunların ilki İngiltere’nin AB’den ayrılıp ayrılmayacağını oylayan Brexit Referandumudur. Referandum sonucu siyasi ve ekonomik bir bombayı patlatarak, İngiltere’nin AB’den ayrılma sürecini başlatmıştır.

Ama asıl bomba yıllardır sisteme diş bileyen beyaz orta ve orta alt sınıfın oyları ile Donald J. Trump’ın başkanlık seçimini kazanmış olması olacaktır. Trump, küreselleşmenin anti tezi fikirleri ile siyasi bir karikatürden, ABD Başkanlığına yükselmeyi becerebilmiştir. 2017’nin ilk aylarındaki tutumu, seçim süreci sırasında ifade ettiği politik duruşunu pek yontmayacağını göstermektedir.

Avrupa’da ise yükselen muhafazakar ve hatta milliyetçi sağ eğilimlerin yarattığı politik etki 2017 yılının çok zor geçeceğini gösteriyor. 2016 Sonbaharından sonra sorulmaya başlanan soru acaba “Dünya 1930’lara mı geri dönüyor?” sorusunun yanıtını vermek üzere, bu yazı dizisini tarihte geri dönüş yaparak son bir yazı ile tamamlayacağım.

Burak Köylüoğlu

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Arkadaşınız ile paylaşın