Bugünkü Dünya Düzenini Anlamak: Altın 1990’lar (1990-2000)

Burak Köylüoğlu

Bugünkü Dünyanın şifresini çözmek için kaleme aldığım yazı dizisinin ilk bölümü olan “Bugünkü Dünya Düzenini Anlamak: Soğuk Savaş’ın Hayaletleri” yazısını henüz okumadıysanız, bu yazı ile başlamanızı öneririm.

Soğuk Savaşın bitişini Almanya ile 12 Eylül 1990 tarihinde imza edilen (Treaty on the Final Settlement with Respect to Germany) barış anlaşması ile noktalamıştım. Anlaşma, II. Dünya Savaşı’nın muzaffer ülkeleri olan Sovyetler Birliği, ABD, İngiltere ve Fransa ile Batı Almanya ve Doğu Almanya arasında imza edilerek, Batı Almanya’nın Doğu Almanya’yı içine alacağı Birleşik Almanya’nın önünü açmıştır. Savaşın galipleri tam 45 yıl sonra Doğu ve Batı Almanya toprakları ve hukuken işgal altındaki şehir statüsündeki Berlin Şehri üzerindeki tüm haklarını Almanya’ya iade etmiştir.

Bu anlaşmanın, savaşın kazanılmasında en büyük paya sahip Sovyetler Birliğinin başkenti Moskova’da imza edilmiş olması, bu ülkeye yapılmış son jest olacaktır.

Bu anlaşma ile Almanya Oder-Neisse hattının doğusundaki tüm eski topraklarından (Doğu Pomerenya, Batı Prusya, Doğu Prusya ve Silezya) feragat ettiğini (daha önce Doğu Almanya ve Batı Almanya ilgili devletler ile bu topraklardan feragat ettiklerini ayrı ayrı anlaşmalar yaparak kabul etmişti.) yeniden kesin olarak kabul etmiş olmuştur. Anlaşma sonucu, Alman Ordusu 370,000 asker ile sınırlandırılmış olup, sadece konvansiyonel silahlara sahip olabilecektir. Almanya tek başına asla nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlara sahip olamayacaktır.

Ayrıca bu anlaşma ile Berlin dâhil eski Doğu Almanya toprakları üzerinde hiçbir yabancı askeri güç ya da nükleer savaş başlığı bulunamayacağı kayıt altına alındı.

Bu maddenin Sovyetler Birliği ve ABD arasında NATO’nun Doğu Avrupa’ya doğru genişlemeyeceği konusundaki gizli mutabakatın parçası olarak yer aldığı iddia edilmiştir. Dönemin Sovyetler Birliği lideri olan Mihail Gorbaçev daha sonradan NATO’nun Birleşik Almanya sınırlarından doğuya doğru kaymayacağı konusunda ABD’nin açık taahhüdü olduğunu çeşitli defalar ifade etmiştir.

Sovyetler Birliği’nin Almanya’nın birleşmesine izin vermesi karşılığında almış olduğu bu taahhüdün, 1991 yılında hızla ülkenin dağılması ve ardılı olan Rusya Federasyonunun 1990’lı yıllarda çeşitli siyasi ve ekonomik sorunlar ile uğraşmak zorunda kalması ile ortadan kalkmış olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Diplomasi tarihinde değişmeyen kural burada da işlemiştir. Fiili güç dengesine dayanan anlaşmalar hukuken ve açık şekilde imza altına alınmamış ise, güç dengesi değiştiği zaman geçersiz hale gelir.

Nitekim Almanya ile yapılmış olan barış anlaşmasının açıkça tanımlanmış maddeleri de NATO tarafından defalarca çiğnenecektir (NATO tatbikatları ve ABD-Alman ortak kontrolüne sahip nükleer silahların eski Doğu Almanya Eyaletlerinde yerleştirilmesi gibi).

Almanya 1945’den sonra adım adım inşa etmiş olduğu ekonomik ve politik gücünü, uğramış olduğu muazzam yenilginin tamir edilmesinde kullanmış ve 45 yıl sonra Almanya savaşa girerken belirlediği bazı hedefleri dahi yakalamıştır. Askeri olarak olmasa bile, Almanya ekonomik anlamda Orta ve Doğu Avrupa’nın tartışmasız etkin ülkesi olmuştu. Almanya eğer II. Wilhelm ve Hitler gibi sapkın ve ihtiraslı liderler üretmeyerek, her iki Dünya Savaşına girmeseydi, bugün nasıl bir güce ulaşırdı sorusunu yanıtlamak oldukça akıl çelicidir.

Almanya’nın yükselişi ile Sovyetler Birliği’nin düşüşü 1945 ve 1990 tarihlerinin tam bir çelişkisidir.

Soğuk Savaş biter bitmez, dönemin denge unsuru olarak görülen ama Küresel Dünya’da artık yeri olamayacak siyasi yapıların ortadan kaldırılması süreci de başlar. Ortadoğu’daki Arap milliyetçisi ve tek adam rejimine dayanan Irak Rejimi bunun ilk bacağını oluşturacaktır. 1990 I. Körfez Savaşı, ABD’nin Vietnam Savaşı sonrası aldığı tüm derslerin uygulandığı başarılı bir askeri harekât olarak tarihe geçecek, ABD askeri gücünün çapı bir sinema filmi gibi, tüm TV kanallarından canlı olarak yayınlanacaktır.

Bu askeri harekât aynı zamanda eski bir hesabın yeniden masaya yatırılmasının başlangıcıdır. Temeli 1916 Sykes-Picot Anlaşmasına dayanan, 1918’den sonra kurulmuş olan yapay Ortadoğu coğrafyası her ne kadar 1948 ve 1967 yıllarında bir parça revize olmuş olsa da, çağdışı kalmış bir yapıdır. 1990’lı yılların başında Arap Coğrafyası, çok farklı din, dil, mezhep ve milliyete sahip toplumları bir ülkü etrafında toplayamayacak, petrole bağlı ürünlerden elde ettiği geliri adil ve doğru bir şekilde dağıtamayacak köhne ve dikta rejimleri ile yeni küresel Dünya’nın prensipleri ile tezat konumdadır.

Sovyetler Birliği’nin çözülme süreci başlar başlamaz, ABD öncülüğündeki Batı Dünyası’nın Ortadoğu’ya şekil vermeye başlaması oldukça manidar olacaktır.

1990’da Irak ile başlayan süreç, 2003 Irak Savaşı ile devam edecek, Irak’taki El-Kaide ve Baas direnişinin kırılması sonrasında bir anda 2010 Arap Baharı ile hızlanacak ve Suriye Savaşı ile doruk noktasına ulaşacaktır.

Doğal olarak ABD öncülüğünde Batı Dünyasının amacı bölgeye demokrasi getirmek değil, Soğuk Savaş sonrası iletişim devrimi, küreselleşme, neo-liberal ekonomik politikalar ile mucizevi bir yükseliş içinde olan ekonomik gelişimin bir petrol/enerji şoku ile önünün kesilmesine engel olmaktır. 1973’de yaşanan petrol şoku sonrası bunalımlı 1970’li yıllardan çıkarılan ders, 1990’lı yıllardan beri acımasızca uygulanmaktadır.

Soğuk Savaşın bitişi hiç yazılmayan ironik bir başka gerçeği de ortaya koymuştur. ABD askeri üsleri azalmamış, teknik anlamda geliştirilmiş ve ABD’nin stratejik hedeflerini daha da destekler hale gelmiştir. ABD’nin ülkesi dışındaki en büyük askeri üslerinin Almanya ve Japonya’da olması tesadüf değildir. Özellikle Japonya’nın Okinawa Adası üzerinde yer alan üs, ABD’nin zaman zaman Japonya arasında sorun yaratsa da (ABD askerlerinin sebep olduğu olaylar nedeni ile) bu üs kalıcılığını muhafaza etmektedir.

ABD’nin askeri üslerinin en büyüklerinin II. Dünya Savaşının yenik ülkeleri üzerindeki üslerden sonra, Diego Garcia (İngiltere tarafından kiralanmıştır.) ve İncirlik Üssü olması da oldukça manidardır.

ABD Ortadoğu’ya şekil verirken aynı zamanda Irak, Katar, Kuveyt gibi ülkelerde yeni askeri üslere sahip olacak, var olan askeri üslerindeki yapısını da daha kuvvetlendirecektir.

1815 Waterloo sonrası Dünya’nın tek süpergücü haline gelmiş olan İngiltere, kritik pek çok bölgede deniz üsleri ile telgraf ve kömür merkezlerini nasıl ve hangi amaç için kurduysa, ABD’nin 1990 sonrası stratejisi de aynı şekilde olmuştur. İngiltere’nin sanayi devrimine öncülük ederek yarattığı müthiş sermaye birikimini, zaten güçlü olan bankacılık sistemi ile kredi ve sermaye yatırımları dağıtmış olması ile beraber kazanmış olduğu “yumuşak gücün” yanı sıra sorun görmüş olduğu yerlere askeri müdahaleden kaçınmaması, ABD’nin tek süper güç olarak 1990’lı yıllardaki stratejisinin temeli olacaktır.

Yeni Dünya’da pek çok şey değişirken, bazı şeyler hiç değişmeyecektir.

Soğuk Savaşın bitiminden sonra, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki 5 büyük gücün daimi üyeliği (Birleşmiş Milletler kararlarında veto hakkına sahip) aynı şekilde devam etmektedir. Sovyetler Birliği’nin koltuğu ise Rusya Federasyonuna aktarılacaktır. Küresel Dünyanın yeni koşulları nedense Birlemiş Milletlerin yapısında bir değişim yaratmayacak, bu duruma tepki olarak Almanya, Japonya, Hindistan ve Brezilya’dan oluşan G4 topluluğu oluşacak ve bu ülkeler birbirlerinin daimi güvenlik konseyi üyeliklerini destekleyeceklerdir.

Almanya daimi üyelik konusunda Fransa ve İngiltere’nin resmen desteğini almış olmasına rağmen, yakın müttefiki ABD’nin desteğini henüz almış konumda değildir. Japonya’nın daimi üyelik başvurusunu ABD ve İngiltere desteklemesine rağmen Çin veto edeceğini açıklamıştır. Sonuç olarak, Birleşmiş Milletler şartlar değişse de temel yapısını muhafaza edecek gibi görünmektedir.

Küreselleşme döneminin en önemli gelişmelerinden biri Avrupa Ekonomik Topluluğunun (AET) giderek siyasi ve ekonomik bir topluluk haline dönüşmesidir. Maastricht Anlaşması (1992) Avrupa’nın ekonomik anlamda bütünleşmesinin temel ekonomik prensiplerini oluşturan önemli bir anlaşma olacaktır. Bundan sonraki safha ise, 1999’da Avrupa Birliği’nin tek para birimine (Euro’ya ) geçişi olacaktır. 1993 tarihinde oluşturulan Kopenhag Kriterleri ise Avrupa Birliği’ne yeni devletlerin katılımı için siyasi kriterleri ortaya koyacaktır. Bu siyasi kriterler aslında çağdaş ve modern bir devletin çalışma prensiplerini tanımlar: Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıkların hakları. Soğuk Savaşın bitiminden sonra Doğu Almanya nasıl Batı Almanya’nın içinde eridi ise, Avrupa Birliği’nin ortaya koyduğu ekonomik ve siyasi kriterler eski Sovyet Bloku içindeki Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye katılımı için temel olacaktır.

1990’lı yıllar kuruluşları itibari ile sorunlu ülkeleri de zorlayan gelişmelere neden olacaktır. I. Dünya Savaşının galiplerinin Sırbistan Krallığına yutamayacağı bir lokma olarak ikram etmiş olduğu Bosna-Hersek, Slovenya ve Hırvatistan’ın eklenmesi ile kurulan Yugoslavya’nın ölüm fermanı tam 74 yıl sonra verilecektir. Almanya başta olmak üzere İngiltere ve Fransa Yugoslavya’dan ayrılmak isteyen Slovenya ve Hırvatistan’ı tanıyarak çözülmeyi hızlandıracak, ama bu çözülme ne yazık ki kanlı bir iç savaşın perdesini açacaktır. Yugoslavya’nın parça parça çözülmesi 2008’e kadar sürecektir.

Tarih bir kere daha gösterir ki, federal devletler ancak ekonomik, siyasi ve askeri olarak güçlü temellere sahip ise kalıcı olabilir. ABD ve Almanya’nın insanlık tarihi içinde bütünlüğünü muhafaza edebilmiş az sayıdaki örneklerden biri olduğunu hatırlamak gerekir.

ABD 1990’lı yıllarda askeri ve siyasi gücünü arttırmasının yanı sıra ekonomik anlamda da müthiş bir ivme kazanmıştır. Greenspan’in başkanlığında FED, 1990’lı yıllarda ABD Ekonomisinin hızlı büyümesine kaptanlık yapmış, ABD’li girişimcilerin iletişim alanında yaptığı devrim, verimliliği iyice arttırmıştır. 1990’lı yıllarda ortalama %3.6 oranında büyüyen ekonomi, 1990 yılında 5.5 Trio USD’dan 2000 yılında 9.8 Trio USD’a yükselmiştir. Dev ve olgunlaşmış bir ekonomi için müthiş bir büyüme hızı, aynı zamanda düşük enflasyon, yükselen üretkenlik (productivity) ve yılda 2.4 Mio adet yaratılan yeni iş ile beraber adeta ekonomik bir mucize yaratmıştır.

ABD’nin ileride başına dert olacak iki temel faktör de 1990’lı yıllarda yavaş yavaş gelişmektedir. Bunun ilki 1980’li yıllardan beri uygulanan neo-liberal politikaların getirdiği denetimsizliğin büyütmekte olduğu ekonomik risklerdir. Bu ekonomik riskler, kar topu gibi büyüyerek 2008 Küresel Ekonomik Krizin başlıca nedeni olacaktır.

Suyun altında oluşan ikinci önemli risk ise Sovyetler Birliği’ni 1970’li yılların sonundan beri çevrelemek ve hırpalamak için oluşturulan “anti komünist” İslamcı örgütlerin bir virüs gibi başkalaşım geçirmesidir. Bu İslamcı örgütler, 1990’lı yıllarda Pakistan ve Afganistan’da önemli bir güç odağı olmuş, Sovyetler Birliği ile mücadelede önemli bir savaş deneyimi kazanmış, ABD’li uzmanların verdiği eğitim ve teçhizat ile modern gerilla savaşının ustası olmuşlardır.

ABD’li stratejisyenlerin göz ardı ettiği nokta ise, bu örgütler ideolojik olarak Sovyetler Birliği’nden ne kadar nefret ediyorsa, bir o kadar da kafir ve emperyalist bir sistem olarak gördükleri Batı sisteminden nefret ediyorlardı.

Taliban ve El-Kaide’nin başını çektiği terör organizasyonları artık amatörlük safhasını geçerek, olgunluk safhasına 1990’lı yılların sonunda ulaşmıştır.

1989 yılında başlayan ve 1991 yılında felakete yol açan Japonya’daki ekonomik kriz, ülkeye 1990’lı yılları tamamen kaybettirmiştir. 2000’li yılların başındaki küçük toparlanma, yerini yeni bir resesyona daha sonra da 2008 Global Ekonomik Krizin etkilerine bırakmıştır. Japonya’nın karşısında G.Kore ve Çin’in son 25 yıllık yükselişinin temel nedenlerinden biri de etkileri bugün bile hissedilen bu ekonomik felakettir. Varlık fiyatlarının aşırı şişmesi, gevşek bir bankacılık sistemi ve ilişkilere dayanan kredi politikası Dünya’nın en büyükleri arasındaki Japon Bankalarına sert bir darbe indirmiştir. Japonya örneği ilk defa modern finansal sistemde “batamayacak kadar büyük” efsanesini yıkmıştır. Japon Ekonomik Krizini tetikleyen hataların bir bölümü, Batı Dünyası tarafından gözardı edilecek ve 2008 Küresel Ekonomik Krizinin tetikleyicisi olacaktır.

1990’lı yılların ikinci yarısında ekonomi literatürü, gelişmekte olan ülkelerin bir bölümünde ortaya çıkan ekonomik krizler ile zenginleşir. Meksika (1995), Uzakdoğu (1997), Rusya (1998) ve Arjantin ile Türkiye (1999) bu krizlerin önde gelenleridir. Türkiye’nin 1994 yılında yaşamış olduğu ekonomik şok, bir ekonomik kriz değil en kibar tanımı ile basiretsizlik ve beceriksizliğin bileşiminin ortaya çıkardığı bir büyük trafik kazası kimliğindedir.

Türkiye için 1990’lı yıllar ekonomik olduğu kadar siyasi anlamda kayıp yıllardır.

1990’lı yıllar biterken ABD önderliğindeki Batı Dünya’sı II. Dünya Savaşı sonrası ekonomik mucizenin tekrarını tatmış, üzerine müthiş bir siyasi ve askeri üstünlük yaratmış konumdadır. Dünya 11 Eylül 2001 sabahı (ABD saati ile) “altın 1990’lı yılların” bittiğinin acı bir şekilde farkına varacaktır.

“In the 1990s, we were certain that Saddam Hussein had a nuclear arsenal. In fact, his factories could barely make soap.” Fareed Zakaria

Burak Köylüoğlu

 

Bu yazı dizisi II. Dünya Savaşı’ndan bugüne kadar dünya düzeninin nasıl kurulduğunu anlatmayı hedefliyor. Tüm yazı dizisini okumak isterseniz, aşağıda tüm bölümleri bulabilirsiniz.

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar