Bugünkü Dünya Düzenini Anlamak: Dot Com Balonundan Küresel Ekonomik Krize Gidiş (2000-2008)

Burak Köylüoğlu

Bu yazıyı okumadan önce “Bugünkü Dünya’yı Anlamak” yazı dizisi içindeki Soğuk Savaşın Hayaletlerive Altın 1990’lar yazılarını okumadıysanız bu yazıları sırası ile okumanızı öneririm.

1990’lar neo-liberal ekonomik politikaların daha da parladığı, Soğuk Savaş sonrası askeri harcamaların azaldığı, bilişim devriminin verimliği ve iletişimi arttırdığı ve küreselleşme rüzgârlarının esmeye başladığı altın bir dönem olmuştur. Batı Dünyası küreselleşmenin ilk fazını tamamlayarak, teknoloji ve sermaye birikimindeki üstünlüğünün keyfini sürerken, Japonya 1991’de yaşamış olduğu müthiş ekonomik krizin sancılarını çekmeye devam etmektedir. Japonya’nın kayıp yılları 1990’larla sınırlı kalmayacak, 1991 krizinin etkisi, 2008 Küresel Ekonomik Krizin etkisi ile beraber, bugüne kadar devam edecektir.

Sovyetler Birliği’nin ardılı olan Rusya Federasyonu 2000’li yıllara girerken, Sovyetler Birliği’nin ekonomik ve siyasi enkazından yeni bir siyasi yapının kuruluş sorunları ile uğraşmaktadır. Uzun süren depresyon ve I. Çeçenistan Savaşındaki utanç verici sonuç sonrası, Yeltsin’in görevden ayrılması ile genç ve enerjik bir liderin başa gelmesi ile Rusya’nın 2000’li yılları oldukça farklı olacaktır. Eski bir KGB mensubu olan Putin, Yeltsin’in tersine Rus İmparatorluk mirasından Stalin’e kadar asla değişmeyen gerektiği yerde insani maliyetlerden kaçınmama yöntemini acımasızca uygulayacak bir profil olduğunu ispat edecektir. 1990’lı yıllarda yaşanmış olan ekonomik ve siyasi krizler Yeltsin’in iyimser bir şekilde kurmaya çalıştığı demokrasinin sadece bir illüzyon olduğunu ispat edecektir. Bu dönemde Batı’da pek tanınmayan Putin’in politikasının Bismarck’ın “Reel Politik”’i ve Stalin’in acımasız pragmatizminin bir cins birleşimi olduğu sonradan anlaşılacaktır.

Dünya’nın temel prensipleri kolay kolay değişmez: Ne de olsa Bug Nehri’nin doğusu her yönü ile farklı bir Avrupa’dır.

31.12.1999’da tüm Dünya yeni bir milenyuma girme heyecanı ve iyimserliği içindeyken, 2000’li yılların ne kadar çalkantılı geçeceğinin pek farkında değildi.

Neo liberal sistemin zorlanmaya başlaması 2000’li yılların hemen başında kendini göstermeye başlar. Bunun ilk belirtisi “Dot Com” balonunun patlamasıdır.

ABD’de ise “Dot Com Bubble” olarak isimlendirilen, 1990’lı yıllardaki teknoloji ve bilişim sektöründeki firmaların piyasa değerlerinin yüksek değerlemeler ile şişmesi sonucu oluşan balon, 2000 yılına geçerken patlamak üzeredir.

Sonuçta bu yüksek değerlemeler, yüksek büyüme potansiyeline dayanan fazlaca iyimser modellerin üretmiş olduğu mantıktan uzak rakamlara dayanmakta idi.

Ekonomide bazı kurallar hiçbir zaman değişmez: Hayaller balonu şişirir, karı realize etmeye karar veren yatırımcılar hayallerin şişirdiği balonu bir gün patlatır. Teknoloji balonu, bu kadar çok sayıda ve yüksek değerde kurumun bir arada aynı sektörde olamayacağı prensibinin ispatıdır. Sektördeki iflaslar ve birleşmeler (çoğu birleşme de hüsranla bitmiştir.) sonrasında sağlıklı büyüyen ve sinerji yaratan bir yapı ortaya çıkmıştır.

“Dot Com” balonunun patlaması ile bir önemli gerçek daha ortaya çıkar. WorldCom’un zor duruma düşmesi ile beraber firmanın hileli muhasebe metotları kullandığı, sistemin kurumsal yönetim ve denetim anlamında önemli boşluklara sahip olduğu anlaşılır. Ama asıl bombalar, üstelik bilişim sektörünün dışında 2002-2003 döneminde patlayacaktır. “Laissez-faire” (bırakınız yapsınlar) kavramı ile yürütülen ekonomik düzenin Aşil Topuğu kendini belli etmeye başlamıştır.

Bu ekonomik ortamın üzerine gelen 11 Eylül 2001 terör saldırıları ise Dünya için gerçek bir şok olur. New York’ta World Trade Center’ın iki kulesi yıkılması ve Pentagon’a verilen hasar sonucunda yaklaşık üç bin kişi hayatını kaybeder. Asıl şok ise Dünya’nın tek süper gücünün kendi topraklarında ansızın bu tür bir saldırıya maruz kalmış olmasıdır. Bu terör saldırısı neredeyse ABD’de Pearl Harbor Saldırısı (1941) kadar derin etki yaratacaktır. ABD hızla askeri mekanizmasını harekete geçirerek, ilk önce Afganistan’ı (2001 Ekim) daha sonra ise Irak’ı (2003 Mart) işgal edecektir. Irak’taki savaş sonrası direniş (2003-2006) ise ABD’nin dikkatini uzun bir süre bu bölgede tutacaktır.

ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden tasarlama projesinin (Great Middle East Project) başlangıcı bu döneme rastlar. Greenspan dâhil, pek ekonomist Bush Yönetimine petrol ve enerji lojistiğinin güvenliği adı altında, ABD’nin Irak’a ve Ortadoğu Bölgesine müdahale etmesini desteklemiştir. Ne de olsa, ABD 2001’deki hafif resesyonun ardından 11 Eylül şoku sonrası bir petrol şoku riskini alamaz durumdadır. Bu riskin maliyeti 1973-1980 arasındaki “Petrol Şoku” döneminde deneyimlenmişti.

Bu neden ile Irak’a yapılan askeri harekât her ne kadar uydurma nedenlere dayanmış olsa da, arkasında çok kuvvetli bir ekonomik neden vardı.

ABD, çok daha sonra Demokratların başa gelmesine rağmen bu stratejik planını pek değiştirmeden yürütecek sadece yöntemlerini Obama’nın kadife eldiveninin içine sokacaktır. Nitekim Bush döneminde savaş harcamaları (War on Terror) toplam 1.1 Trilyon USD iken, Obama döneminde bu harcamalar sanıldığı gibi bitmeyecek, 820 Milyar USD’a düşecektir. Obama sadece “War on Terror” tanımını kullanmamış olacaktır.

Bütün bu karmaşa içinde önem açısından geriye düşmüş kritik bir gelişme de Çin’in Dünya Ticaret Örgütüne (World Trade Organization) 11 Aralık 2001’de üye olmasıdır. Çin’in 2001’de 1.33 Trilyon USD olan GSYH’nın (GDP), 2016 yılı sonunda tahmin edilen değer ile 18 Trilyon USD’a yükselme yolculuğu başlamıştır. Çin’in sağlayacağı ucuz emeğe dayalı üretim çıktısı, 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra yeniden tasarlanan ekonomik sistemin önemli parçası olacaktır. Çin’in arz ettiği ucuz emek ile küreselleşme ile yayılan Batı sermayesi ile teknolojisi birleşecek ve bu çalkantılı dönemde üretilen ürünlerin fiyatı üzerinde baskı yaratacak ve işini ve gelirini muhafaza edebilen orta sınıf üzerinde pozitif bir gelir etkisi yaratacaktır. Nitekim bu dönemde küreselleşmeden en çok fayda gören sınıflar Doğu Asya’daki işçi sınıfı ile Batılı Ülkelerdeki işini koruyabilen orta sınıftır.

2000’li yıllara girilirken 1990’lı yıllardaki hızlı büyümenin ardından gelen hafif resesyonunun etkisi ile 11 Eylül 2011 terör saldırılarının yarattığı siyasi ve ekonomik şokun sonucunda ABD Merkez Bankasının uygulamış olduğu gevşek para politikasının önemli sonuçları olacaktır. FED Başkanı Greenspan’in Mayıs 2000’de %6.5 olan faiz oranını (Fed Funds Rate) 17 Eylül 2001’de %3.0’a kadar çekerek “Dot Com” balonunun patlaması sonucu ortaya çıkan resesyon ile mücadele etmeye çalışmış, 11 Eylül 2001’den sonra ise faiz oranlarını indirmeye devam etmiştir. Haziran 2003’e kadar FED’in faiz oranları %1 düzeyine kadar inecektir.

Para politikasının gereğinden uzun ve gevşek tutulması 2008 Küresel Ekonomik Krizinin önemli nedenlerinden biri olacaktır. Hemen durgunluk öncesi olan 2000 yılında, Fed faizi %5.75-6.5 aralığında değişim gösterirken, bu yılda ekonomik büyüme %4.1, işsizlik %6, enflasyon %3.4 oranında gerçekleşmiştir. 2004 yılına gelindiği zaman ABD’de ekonomik büyüme %3.8’i yakalamış, işsizlik %6, enflasyon %3.3 gibi kabul edilebilir oranlarda gerçekleşerek neredeyse 2000 yılının temel ekonomik verileri yakalanmışken, Fed faiz oranı olması gerektiğinden çok daha düşük bir düzey olan %2.25 düzeyine yükseltmiştir (2014 Haz. %1.25, Aralık 2014 %2.25).

Ekonomideki temel prensip kendini bu vakada da göstermiştir. Para gereğinden fazla tutarda ve düşük maliyetli olarak piyasada tutulur ise, varlık fiyatları başta olmak üzere, paranın satın alabileceği fiziki varlıkların değeri artar. Risk algısının düşmesi ile beraber, ucuz ve bol parayla spekülasyon körüklenir, sistem kumarhaneye döner.

Ekonomik sistemde hissedilmeyen bir başka zayıflık da, 2002-2003 döneminde patlayan muhasebe ve denetim skandalları ile ortaya çıkmıştır.

Enron, Adelphia, AOL, IM Clone, Tyco International, WorldCom gibi firmaların “egzotik” muhasebe uygulamaları, genellikle karlarını yüksek göstermek için gelirlerini şişirmeye, giderlerini ise aktifleştirmeye dayanmaktadır. Denetim fonksiyonunun süreç içinde kâğıt üzerinde bağımsız ama fiilen denetlenene bağımlı olması ile beraber ortaya çıkan bu rezalet dizisi sistemi temelinden sarsmıştır. Batı Dünyasının temel bir prensibi yine burada işlemiştir: Sorun ortaya çıktıktan sonra çözüm için kapsamlı reform ve uygulamalar derhal devreye girmiş (SOX, Sarbanes-Oxley Act ve türevleri), sorumlular ise olabilecek en ağır cezalara çarptırılmıştır. Büyük denetim firmalarının neredeyse tamamı bu usulsüzlerin birer parçası olmuş olmalarına rağmen, Arthur Andersen’in karışmış olduğu olayların sayısı ve niteliği bu kurumun kendini fesih etmeye zorlamıştır. Diğerleri de pek sütten çıkmış ak kaşık olmamalarına rağmen, yeni sistemin birer parçası olarak satın alma ve birleşmeler ile “Big Four” adı altında kuvvetli bir oligopol yaratmıştır.

ABD başta olmak üzere gelişmiş Batılı Ülkelerin en büyük farkı ve üstünlüğü, sistemde oluşan hataları bilimsel yöntemlerle hızla onarmaları ve sistemi bilerek bozan, manipüle eden kurum ve bireylerden hukuk çerçevesinde hızlı ve örnek olacak şekilde hesap sorulmasıdır.

Ancak bu reformların devamı “BASEL” de dâhil olmak üzere, finansal sektörü tam anlamı ile kapsayamamıştır. Finansal sektördeki yüksek kar hedefleri, açgözlülük ve risk yönetimindeki zayıflıklar da 2008 Küresel Ekonomik Krizin önemli nedenlerinden biri olacaktır.

ABD’nin öncülüğündeki tek kutuplu Batı Dünya’sı bu meselelerle uğraşırken, Rusya Federasyonunun ilk işi Çeçenistan başta olmak üzere ayrılıkçı cumhuriyetlere çeki düzen vermek olmuştur. Birinci Çeçenistan Savaşındaki (1994-1996) yenilgiden ders alan Ruslar, de facto olarak bağımsız olan Çeçenistan’ı kısa ve kanlı bir savaş ile diz çöktürmüştür. Rusların bu savaşta kullandıkları doktrin tamamen Sovyetler Birliği’nin askeri doktrininin aynısıdır.

Çeçenistan olayı, Rusya’daki diğer ayrılıkçı olabilecek cumhuriyetlere de bir gözdağı olmuştur.

NATO’nun 1999’da Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan’a kadar genişlemesi sırasında, Rusya içinde bulunduğu ekonomik kriz nedeni ile yeterince tepki gösterememiştir. Ancak NATO’nun 2004 yılında eski Sovyet Cumhuriyetleri olan Baltık Ülkelerini de içine alacak şekilde genişlemesi, Rusya açısından bardağı taşıran son nokta olmuştur. Ruslar ileride eski Sovyetler Birliği Cumhuriyetleri üzerindeki kıskaçlarını daha da sıkacak, Batı kampına zamansız bir şekilde yanaşmaya çalışan Gürcistan (2008) ve daha sonra Ukrayna (Kırım 2014, Donbass Bölgesi 2014-2016) örneklerinde görüldüğü üzere doğrudan ve dolaylı askeri müdahaleden çekinmeyecektir.

Rusya’nın AB ile kurmuş olduğu oldukça kapsamlı enerji bağı ile elindeki koz karşısında, Almanya başta olmak üzere AB; Rusya’nın yeni rolüne daha ılımlı yaklaşacaktır. Rusya Federasyonu, 2008’e kadar Baltık Cumhuriyetleri, Gürcistan, Ukrayna ve kısmen Azerbaycan dışında tüm eski Sovyetler Birliği coğrafyasında ekonomik, diplomatik ve siyasi hâkimiyetini büyük ölçüde kurmayı başarmıştır.

AB için 2001-2008 arası tam bir entegrasyon ve genişleme dönemidir. Birleşik Avrupa hayali 2004 ve 2007 yıllarındaki genişlemeler sonrasında, yaklaşık 500 Milyon nüfus, 4.5 Milyon km2 alana ulaşacak, GSYH’sı 2001 yılında yaklaşık 9 Trilyon USD’dan 2008 yılında 19 Trilyon USD’a ulaşacaktır. Kimilerinin garip bir şekilde küçümsemiş olduğu Avrupa Birliği Projesi 1948’den 2008’e kadar 60 yılda müthiş bir başarı elde etmiş, birbirinden çok farklı kültür ve ulusları ekonomik refah ve demokratik prensipler çerçevesinde birleştirmiştir.

Ancak Batı Dünyasını ve Dünyayı asıl sarsacak gelişmeler terörizmden veya revizyonist ülkelerden değil, kendi sistemi içinden gelecektir. Sistemin kurumsal yönetim eksikliği, denetim sorunu ve aşırı kar hırsı; uzun ve gevşek para politikasının oluşturduğu fitili ateşleyerek 2008 Küresel Ekonomik Krizini tetikleyecektir.

Devam edeceğim.

Burak Köylüoğlu

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar

Arkadaşınız ile paylaşın