Menu

Meşhur İktisatçıların Unutulmaz Sözleri ve Türkiye Ekonomisi, I. Bölüm

Burak Köylüoğlu

 

Son dönemde 2018 Ekonomik Krizi’nin nasıl bir yola evirileceği konusunda duyarlılık analizleri yaparken, krizin temel parametrelerini uzun uzun incelediğimi fark ettim.

Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelerin yaşamış olduğu çok sayıda ekonomik krizin temel nedenleri arasında; verimsiz bir devlet yapısı, başarısız ve popülist bir ekonomi yönetimi, reel sektöre hakim güçlü bir atalet momenti, zayıf ve fırsatçı kredi politikaları, rasyonel davranmayan tüketiciler, rekabetçilikten uzak sanayi ve hizmet sektörü ile hür ve eleştirisel düşüncenin sınırlanmış olduğu siyasi ve sosyal ortam gibi temel değişkenler yer alır.

Ancak bu değişkenlerin arasındaki karmaşık ilişkinin analizi ve bu karmaşık ilişkinin tetiklediği sonuçların tahmini kolay bir iş değildir.

Ekonomi bilimi aslında temel mühendislik yasaları gibi evrensel fizik yasalarına dayanır. Örneğin ekonomi bilimi ile temel mühendislik dallarının temelini oluşturan termodinamik yasaları büyük ölçüde örtüşür. Ancak ekonomi bilimini daha da karmaşık hale getiren temel doğa yasalarının yanı sıra ölçülmesi ve tahmin edilmesi kolay olmayan insan davranışlarıdır. İnsan beyninin kimyasal ve fiziki çalışma prensiplerinin sırlarını keşfettiğimiz zaman, bu prensiplerin de şaşırtıcı bir şekilde evrenin temel yasalarının izdüşümü olduğunu doğrulamış olacağız.

Ekonomi bilimini yücelten iktisatçılar; temel fizik yasalarını kavramış birer mühendis,insanoğlunun düşünsel sistemini derinlemesine analiz etmiş bir filozof ve uygarlık tarihini ve bu tarihi değişimin etkisini kavramış tarihçi kimliklerini eş zamanlı bir şekilde taşır.

Size Türkiye’nin (ve diğer gelişmekte olan ülkelerin) ekonomik serüveni boyunca düştüğü hataları, ünlü iktisatçıların unutulmaz sözleri ile açıklamaya çalışacağım.

John Maynard Keynes (1883-1946)

“The political problem of mankind is to combine three things: Economic efficiency, social justice and individual liberty.”

 

“İnsanoğlunun temel sorunu üç değişkeni bir araya getirmektir: Ekonomik verimlilik, sosyal adalet ve bireysel özgürlük.”

Çok beğendiğim bu söz Türkiye’nin Atatürk dönemi sonrası başarısızlığının nedenini tam olarak ortaya koymaktadır. Türkiye son 80 senelik dönemde; ne sürdürülebilir ekonomik verimliliği, ne sosyal adalet ve barışı, ne de bireysel özgürlükleri gelişmiş ülkeler düzeyinde tesis edememiştir. Diğer bir deyişle Türkiye’yi gelişmiş ülkelerden ayıran temel mesafe bu üç temel vektörün bileşkesindeki farka eş değerdir.

Üstelik bu başarısızlık, Soğuk Savaş’ın bitiminde sonra hızla değişen ve liberalleşen bir dünya konjonktüründe de devam etmiştir. Sonuç ise, Türkiye’nin orta gelir tuzağına saplanmış olması ve OECD Ülkeleri arasında her klasmanda son sıralarda yer almasıdır. Türkiye bugün Avrupa’nın Güney Kore’si olma fırsatını yakalayamamış; Batı ile Ortadoğu Coğrafyası arasında Araf’ta (veya Limbo’da) kalmış bir ülkedir.

“The markets are moved by animal spirits, and not by reason.”

 

“Piyasalar mantık ile değil hayvani içgüdüler ile hareket eder.”

Keynes’in bu sözünü de çok beğenirim. Bu söz evrensel bir şekilde piyasalardaki yükseliş ve çöküşlerin ana fikrini tanımlar. Piyasa oyuncularının bu temel içgüdüsü, gelişmekte olan ülkelerde daha da vahşileşir. Bazen bu içgüdü krizleri tetiklediği gibi, oluşmuş olan krizlerin farklı bir safhaya dönüşmesine de yol açar.

1994, 1998-1999, 2000-2001, 2008-2009, 2018 ekonomik krizleri içinde piyasa oyuncularının sert ve ani davranışlarını bu temel içgüdü ile açıklayabiliriz. Özellikle Ocak-Nisan 1994 arasında TL varlıkların düşüncesizce satıldığı ve TL’nin kur sepetine karşı 4 ayda %160 değer kaybettiği 1994 Ekonomik Krizi ile Kasım 2000 ile Şubat 2001 arasında günlük faizlerin %7,000’lere ulaşmış olduğu, TL’nin %75 oranında değer kaybettiği 2001 Ekonomik Krizi; bu davranış modelini mükemmel bir şekilde tanımlar.

“When my information changes, I alter my conclusions. What do you do sir?”

 

“Bilgi setim değiştiği zaman, vardığım sonuçları değiştiririm.”

Keynes’in bu nükte dolu ifadesi bilimsel düşünceden uzak yöneticiler ve kurumlar için evrensel bir doğruyu ifade eder.

Türkiye’de özel ve kamu sektörde anahtar pozisyonları elinde tutanlar ender olarak düşünce yapılarını ve dünya görüşlerini geliştirirler. Dünya değişir, ama pay sahipleri, yönetim kurulu üyeleri, CEO’lar, C level yöneticiler aynı yerde kalır. Değişen koşul ve verileri analiz edenler dahi; eylem ve stratejilerini pek değiştirmezler, değiştirmekten imtina ederler. Başarısızlık ise her zaman dış koşullara ve parametrelere bağlanır. Bu mesele düşünmeyen, öz eleştiri yapmayan, yapıcı eleştiri üretmeyen, yapıcı eleştiriyi kabul etmeyen, kendini değiştirmeyen, öğrenmeyen, uzlaşma kültürü gelişmemiş toplumların ortak sorunudur.

“Long run is a misleading guide to current affairs. In the long run we are all dead.”

 

“Uzun vadeli planlar güncel vakalar için yanıltıcı bir rehberdir. Uzun vadede hepimiz öleceğiz.”

 

İşte bu söz tam 2018 Ekonomik Krizi için üretilen politikaların yetersizliğini ifade eder.

Krizin en vurucu etkisi döviz kuru dalgalanması, YP-TL likidite daralması, yükselen enflasyon, aniden daralan iç talep ve reel sektörde çöküş zinciri olarak görülürken, halen orta/uzun vadede nasıl yüksek teknolojik ürünler ile yaratılan katma değerin arttırılacağı gibi öneriler çözüm yolu olarak ortaya konulmaktadır.

Kısa vadede krizin yaratmış olduğu temel sorunlara çözüm bulunamaz ise, üretmiş olduğu katma değeri arttırabileceğimiz özel sektör kurumlarının sayısı bir hayli azalacaktır.

“By a continuing process of inflation, government can confiscate, secretly and unobserved, an important part of the wealth of their citizens.”

 

“Süregelen enflasyon süreci ile, hükümet, vatandaşlarının servetinin önemli bir bölümünü gizlice ve fark edilmeden kendine transfer edebilir.”

Yüksek ve yapışkan enflasyonun Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerdeki etkisini daha iyi tanımlayacak bir söz düşünemiyorum.

Yüksek enflasyon her zaman ve her siyasi iktidarda Türkiye’de hane halkının cebinden belli bir serveti; diğer oyunculara aktarır. Faiz, para arzı, enflasyon ve döviz sepeti arasındaki ilişkiyi kavrayamamış; arz ve talep kanunlarını iyi okuyamamış ekonomi yönetimleri, yarattıkları ortam nedeni son 80 yılda ülkeyi öyle ya da böyle yüksek ve yapışkan bir enflasyona mahkûm etmiştir.

“The difficulty lies not so much in developing new ideas not as in escaping from old ones.”

 

“Esas zorluk, yeni fikirlerin geliştirilmesi değil, eski düşünce yapısının terk edilmesidir.”

Bu söz benim her zaman başucu sözlerimden ikincisidir.

İlki ise her zaman çalışma alanlarımda ve ceket cebimde taşıdığım “Umutsuz vakalar yoktur. Umutsuz insanlar vardır.” sözüdür.

En büyük ölçekli reel sektör kurumlarında dahi yerleşmiş süreç, yöntem ve karar alma mekanizmaları kolay kolay değişmez. Yönetim bilimindeki son eğilimleri masaya koyduğunuz zaman herkes evet yapalım, yapmalıyız, yapacağız der ama aslında herkes eski işleyişe daha çok sarılır.

Kariyerimin 25 yılında bu gerçeğin sayısız ispatını gördüm, yaşadım ve bu gerçeği yönettim. Özellikle mali işler başkanı ve yönetim kurulu/icra kurulu üyesi olarak görev yaptığım dönemlerde teknik meselelerin çözümünden önce, bu temel sorunun çözümünü ilk sıraya koydum.

Türkiye’de reel sektör; gerek İK, gerek pazarlama yönetimi, gerek finansal yönetim, gerekse organizasyon/örgüt yönetimi anlamında gelişmiş ülkelerdeki eşdeğerlerinden iki kuşak geridedir. En modern sistemler bile kurumlara adapte edildiğinde ateşleme bobini bozulmuş otomobil motor silindirleri gibi çalışır.

 

Milton Friedman (1912-2006)

“Government has three primary functions. It should provide for military defense of the nation. It should enforce contracts between individuals. It should protect citizens from crimes against themselves or their property. When government– in pursuit of good intentions tries to rearrange the economy, legislate morality, or help special interests, the cost come in inefficiency, lack of motivation, and loss of freedom. Government should be a referee, not an active player.”

 

“Hükümetin üç temel işlevi vardır: Ulusun askeri anlamda savunmasını sağlamalıdır. Bireyler arasındaki sözleşme hukukunu gözetmelidir. Vatandaşlarını ise, kendilerine veya mallarına karşı işlenen suçlardan korumalıdır. Hükümet, iyi niyetli olarak ekonomiyi regüle ettiği, toplumsal ahlakı yasa ile düzenlendiği ve belli kesimlerin çıkarlarını desteklediği zaman; bu müdahalelerin maliyeti genel anlamda verimsizlik, motivasyon eksikliği ve özgürlüklerin gerilemesi şeklinde olur. Hükümet sahada aktif bir oyuncu değil, hakem olmalıdır. “

Bu söz Milton Friedman’ın en beğendiğim sözüdür. Gerçekten de devletin üç asli görevi dış tehditlere karşı etkin bir savunma sistemi kurmak, sözleşme ve vergi hukuku başta olmak üzere mükemmel bir adalet düzeni işletmek ve iç güvenliği sağlamaktır.

Türkiye’de devlet oldum olası hem hakem, hem oyuncu, hem antrenör, hem top toplayıcı, hem santrafor, hem defans oyuncusu, vs.’dir. Ama bu görevlerin hiç biri yeterli ölçüde yerine getirilemez.

Devlet iyi niyetle de olsa ekonomiye müdahale ettiği zaman, bu müdahalenin her zaman bir bedeli olur. Bu konuda çok uzun bir yazı yazabilirim.

Örneğin perakendecileri batmaktan kurtarmak için döviz kontrat serbestisini geriye yönelik olarak kısıtlamak, kur riskini AVM yatırımcılarına yüklemek, AVM yatırımcılarının servis edilemez hale gelen kredilerini bankacılık sektörünün üzerine yıkılmasını sağlamak, sonuçları pahalıya mal olan bir devlet müdahalesine güzel bir örnektir.

Veya bankalara temettü dağıtımını sınırlayarak, dağıtılmamış karlarını kredilere çevirmeye zorlamak da başka bir örnektir.

Milton Friedman aynı zamanda bu ifadesi ile, devlet müdahalesinin kapitalist düzende her daim çok önemli başka bir soruna yol açacağını belirtir. Bu çarpıklık, gelişmiş ülkelerin haricinde tüm dünyada yer alan temel bir problemin tanımıdır: Crony capitalism ya da Türkçesi ile ahbap çavuş kapitalizmi.

“Many people want the government to protect the consumer. A much more urgent problem is to protect the consumer from the government.”

 

“Genel olarak tüketicinin devlet tarafından korunması arzu edilir. Daha da kritik bir mesele ise tüketiciyi devletten korumaktır.”

Friedman’ın bu sözü başka bir evrensel gerçeği ortaya koyar. Türkiye için ise, bu cümle, verimsiz bir devlet yapısının tüketicilere maliyetine mükemmel bir örnektir. Verginin büyük ölçüde dolaylı vergiler ile toplandığı ülkemizde; tüketicinin alım gücünü düşüren iki önemli faktör bulunmaktadır: KDV ve ÖTV yükü ve hatalı ekonomik politikaların neden olduğu yüksek ve yapışkan bir enflasyon.

“With some notable exceptions, businessmen favor free enterprise in general but are opposed to it when it comes to themselves.”

 

“Bazı istisnai istisnalar dışında, iş insanları genel olarak serbest pazar ekonomisini savunur, kendi çıkarları söz konusu olduğu zaman bu kavrama muhalefet ederler.”

Gerçekten de Türkiye’de her zaman iş insanları (istisnalar hariç olmak üzere) serbest piyasa ekonomisinin faziletlerini dile getirir. Ancak nedense aynı iş insanları devletin bankacılık sektörüne müdahale ederek faizleri indirmesini talep eder, ürettikleri ürünler için gümrük duvarlarının korunmasını ister veya yatırım yapmak için türlü teşvikler talep ederler.

Zarar edildiği zaman veya sektörel anlamda zora düşüldüğü zaman devletin bu zarar ortak olması istenir. Genelde de bu talepler ” xyz kişiyi istihdam eden abc sektörünün bla bla bla sorunları için devletimizden destek bekliyoruz.” cümlesi ile taçlandırılır.

İstisna olan aydın ve modern iş insanlarını bir yana koyarsak, her Türk iş insanının gönlünde sektöründe oligopol bir düzen ve o düzenin güçlü bir oyuncusu olmak yatar. Serbest piyasa fikri bu konuma erişilene kadar her daim savunulur.

“One of the great mistakes is to judge policies and programs by their intentions rather than their results.”

 

“En büyük hatalardan biri politikalarını ve programlarını sonuçlarından ziyade niyetleriyle değerlendirmektir.”

Özel sektörde niyetler ve hayaller, strateji ve sonuçların önünde gelir. Kurumların çoğunlukla vizyon ve misyon ifadeleri açık uçlu ve ayakları yere basmayan manifestolardır. Aynı belirsizlik ve duygusallık; strateji ve iş politikalarında da görülür. Bu nedenle şirketler ve yöneticiler aldıkları sonuçlar ile değil, sübjektif kriterler ile değerlendirilirler.

Bu neden ile reel sektörde ve dahi finansal sektörde finansal raporlama ve performans sistemlerinin kurulmasına karşı inanılmaz bir direnç vardır.

Bu yazının ikinci bölümü için, Meşhur İktisatçıların Unutulmaz Sözleri ve Türkiye Ekonomisi II. Bölüm isimli yazıma göz atabilirsiniz.    

Burak Köylüoğlu

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar