Menu

Bankalar Ekonomik Kriz Döneminde Kurumsal Kredileri Nasıl Yönetmelidir?

Burak Köylüoğlu

 

Türkiye’de adı konulmamış, modern bir “1997-1998 Asya Krizinin” ayak sesleri hissediliyor.

Bu krizin reel sektör üzerindeki ilk etkileri; iç talep yetersizliği, girdilerdeki maliyet artışı ve taşınan finansal borçların artan yükü olarak sayılabilir.

Reel sektör üzerindeki bu yükün, bankacılık sektörüne yansıması, kurumsal ve ticari kredilerin kalitesinde gözlenen hızlı bozulmadır.

Reel sektördeki sorunların nedenlerini ve bu sorunlara yönelik çözüm önerilerimi önceki yazılarımda detaylı bir şekilde işlemiştim. Bu yazımda, konunun diğer tarafını teşkil eden bankacılık sektörünün kurumsal ve ticari segmentte kredi sürecini nasıl yönetmesi gerektiğine yönelik önerilerim yer alacaktır.

“Too big to fail” kavramını unutun.

Bazı kurumların, ölçekleri gereği, zor duruma düşmeyecekleri varsayılır. Bu varsayım genelde ekonomide işlerin kötü gitmediği dönemlerde geçerlidir. Ancak temel değişkenlerde başlayan bozulma sürecinin önü alınamazsa, kurumun ölçeği ne olursa olsun finansal olarak zor bir pozisyona hatta likidite tuzağına dahi düşebilir.

Kurumsal esnekliği kalmamış, bilançosunda kötü aktiflerin payı artmış, ana iş kolunda rekabetçiliğini ve pazar payını yitirmeye başlamış kurumlarda dahi bu bozulma kademe kademe olur. Belli bir noktadan sonra bu bozulma hızlanır ve bu eğilimden geri dönüş zorlaşır.

Bu konuda klasik bir örnek incelemek isterseniz, yapısı 1980’li yılların sonunda yapısı zayıflamaya başlamış ve 2000’li yılların başında zor duruma düşmüş olan “Çukurova Holding” vakasını analiz edebilirsiniz.

Ana işkolu dışına taşmış ve salkım saçak hızlı büyümüş olan kurumlara dikkat edin.

Yapılandırma talep etmiş olan kurumsal ölçekli firmaların ortak sorunlarından biri de, ana iş kolu dışında çeşitli sektörlerde hızlı varlık ya da tüzel kişilik edinme veya yatırım yaparak büyüme eğilimleridir.

Türkiye’de reel sektörün, 1960’larda ABD’de deneyimlenmiş ve başarısız sonuç vermiş olan “conglomerate strategy” hızlı büyüme yöntemi olarak benimsediğini, önceki yazılarımda detaylı bir şekilde anlatmıştım.

Bu yöntemi benimsemiş olan kurumların üç temel sorunu vardır:

Birincisi yeni girilen sektörlerde, rekabetçiliği sağlamak için öğrenim eğrisi getirdiği zaman sermayesi gereksinimidir. Öğrenme eğrisi ne kadar uzarsa, yapılan yatırımın veya edinilen varlığın finansal yükü daha fazla olacaktır.

İkincisi yeni iş kollarının yönetim ve denetim fonksiyonlarının doğru konumlandırılamama meselesidir. Yeni eklenen yönetim ve denetim fonksiyonları doğru konumlandırılamazsa sabit giderleri arttırır. Yönetimsel karmaşayı ve verimsiz bürokrasiyi genişletir. Bu da zaman ve para kayıplarına yol açar.

Üçüncüsü ise, yeni sahalarda genişlemenin getirdiği yatırım maliyetini (CAPEX) ve işletme sermayesini (OPEX) finanse etmek için yüklenilen yabancı kaynağın getirdiği yüktür. Üstlenilen bu yüke karşın, yeni yatırımlar ve girişimler yeteri kadar nakit ve kar üretemezse, sorunlar ana iş koluna kadar yayılır.

Bu üç yükün bileşik kuvveti pek çok şirketi zorlayabilir. Hele ki ekonominin kötüye gittiği dönemlerde bu zorlanma daha da artar.

Kurumsal bozulmanın nasıl bir yön çizdiğini iyi analiz edin.

Ekonomi ve finansın dayandığı en önemli prensiplerden biri de fizik kurallarıdır. Kurumlardaki olumsuz gidiş, bir metalin deformasyonuna benzer. Metale uyguladığınız gücü belli bir noktadan önce keserseniz, malzeme eski şekline dönebilir. Buna elastik deformasyon denir.

Gücü elastik deformasyon sınırının ötesinde bir şiddette uygulamaya devam ederseniz, malzeme daha fazla deforme olur. Gücü kesseniz dahi malzeme eski şekline geri dönemez. Bu safhaya inelastik deformasyon bölgesi denir.

Metale uygulanan güç daha da artırılırsa, deformasyon fazlalaşır ve nihai bir noktada durur. Malzemenin kırıldığı, parçalandığı yer burasıdır.

Bu fizik kuralı devletlerden, sektörlere; kurumlardan kişilere kadar geniş bir yelpazede evrensel bir şekilde işler.

İyi bir bankacı, elastik deformasyon evresinde kurumdan hem para kazanır, hem de inelastik deformasyon safhasına geçmemesi için firmayı dizginler ve gerekirse gölge bir danışman gibi davranır.

Eğer kurum inelastik deformasyon safhasında ise kredi ve faaliyet yapılandırılması şarttır. Eğer kurumdaki sorunlar artarak devam ediyorsa, o zaman kredileri en az zarar ile tasfiye etme zamanıdır.

Analojinin kavramlarını açarsak:

I. Metal: Kurumsal şirket
II. Uygulanan güç: İçsel ve dışsal olumsuz gelişmeler (maliyet-fiyat aralığının daralması, faiz ve kurlardaki yükseliş, yönetimsel zaaflar, hatalı yatırımlar, vs.)

III. Deformasyon: Şirket bünyesindeki bozulma (borçluluğun artması, nakit yönetiminde sıkıntılar, müşteri ve pazar kayıpları, vs.)

şeklinde tanımlayabiliriz.

Sektörleri yeni ekonomik koşullar ile yeniden değerlendirin.

Sektör dinamikleri kurumların başarı ya da başarısızlığını belirleyebilir. Örneğin inşaat sektöründe bitmiş ve yapılmakta olan 2 milyon adet konut, bir arz fazlası yaratıyorsa, sektördeki bu arz fazlasının her hangi bir inşaat firmasını bir şekilde etkilememesi olanaksızdır. Veya yurtiçinde faizlerin ve kurların yükseldiği bir ortamda, dayanıklı tüketim mallarına gösterilen talebin düşeceği ve üretici firmaların kapasite kullanma oranlarında düşüş olacağı çıkarımı yapılabilir. Veya ABD’nin çelik ithalatına koyduğu ilave gümrük vergilerinin, demir çelik sektöründe satış ve kar kaybı yaratacağı düşünülebilir.

Bankaların kredi kararlarında iyi analiz edilmiş sektör verileri ve gelişmeleri mutlaka yer almalıdır.

Reel sektörün muhasebe ve raporlama prensiplerini doğru analiz edin.

Dünya’da muhasebe standartları ağır ağır ancak köklü bir şekilde değişirken (Mesela IFRS’deki değişim gibi), Türkiye’de işler çok daha ağır ilerliyor.

Genelde kurumlar SPK/KGK esaslarına tabi değil ise, Vergi Usul Kanunu’na göre finansal verilerini çıkararak, bu verileri iç raporlama amaçlı ayrıntılı faaliyet raporları ile beraber değerlendirir.

İç raporlama ve dış raporlama arasındaki farklar, yaygın bir inanışın tersine, dış otoritelere farklı bir finansal tablo verme ihtiyacından kaynaklanmaz. İç raporlamadaki temel amaç kurumun doğru performansı gösterip göstermediğini ortaya koymaktır.

Eğer kurum KGK/SPK esaslarına tabi ise işin içine ayrıca TMS/TFRS standartları girer.

Bankaların doğru değerlendirme yapabilmeleri için, VUK ile TMS/TFRS standartları arasındaki bağı iyi analiz etmeleri gerekir. TMS/TFRS standartları, çok büyük ölçüde IFRS standartlarından türetilmiş olup, detaylı bir şekilde tanımlanmış standartlara göre finansal verilerin gerçeği yakın bir şekilde raporlanmasını ve analiz edilmesini sağlar.

İyi bir kurumsal kredi analizi; iç rapor verilerinin (ticari sırlar hariç olmak üzere), VUK verilerinin ve varsa TMS/TFRS raporlarının bütünlük içinde analiz edilmesi ile yapılabilir.

Bu prensip, kredi yapılandırma kararları için de geçerlidir.

Kurumun analizinde iç rapor verileri, VUK’a göre hazırlanmış finansal tablolar, TMS/TFRS ile hazırlanmış finansal tablolar ve bu tabloların dip notları arasında tutarlılık bağı kurulamıyorsa; kredi kararında dikkatli ve temkinli davranmakta fayda vardır. Bu tutarlılığın nasıl sağlanacağı ayrı bir yazı konusudur.

Finansal makyajlara dikkat edin.

Finansal tablolarda makyajlamanın tarihi; çift kayıt yönteminin (double entry accounting) keşfinden çok daha önceye dayanır. Eski Mısır döneminde, firavunlara sunulan tahıl üretimi raporlarında bir kısım tahıl stoklarının tüketilemeyecek kadar bozulmuş olduğu gösterilerek, el altından satılması vakası belki de uygarlık tarihinin ilk muhasebe hileleri arasında yer alır.

Finansal makyajlama eyleminin sorumluluğu, ceza hukuku ile yaptırıma tabi tutulmayan ülkelerde, finansal makyajlama yaygın bir şekilde tatbik edilir.

Bu anlamda Türkiye’deki temel sorun, kamunun vergi alacağını güvence altına almak için vergi kaçakçılığı fiilini ceza hukukuna sokmuş olmasına rağmen; makyajlı finansal verilerin bankalara sunulmasına her hangi bir yaptırım getirmemesidir. Üstelik bu sorun daha organize olarak işleyen sermaye piyasalarında da mevcuttur.

Halka açılma süreci içinde yetersiz özvarlığını, ustaca düzenlenmiş raporlar ile makul bir düzeyde göstererek, halka açılmış olan bir perakende zincirinin, daha sonra kaç tane bağımsız denetimden geçmesine rağmen kreditörlere ve pay sahiplerine büyük zarar vererek batması; bu konuya verilebilecek güzel bir örnektir.

Ülkemizde finansal kurumların; makyajlanmış finansal tabloları analiz ederek, doğru kredi kararları üretmesi kolay değildir. Hele ki hali hazırda kullanılan kurumsal kredi değerlendirme araçlarının bilgi ve veriyi fazlaca özetleyerek, karar alıcılara sunduğu düşünülür ise. Bu özetleme süreci ile beraber, yaygın olarak kullanılan muhasebe hileleri bankaların gözünden kaçabilmektedir.

Hali hazırda bankacılık sektörü, oransal olarak sayısı azalmış uzmanlar ve deneyimli yöneticiler ile bu zor işin altından kalkmaya çalışmaktadır.

Bu konuda önerim, bankaların şubelerden başlayarak kredi komitesi düzeyine kadar her adımda uzmanlaşmış, deneyim sahibi bankacı sayısını oransal olarak arttırmasıdır.

İyi bir kredi analizi ancak ve ancak firmanın faaliyet verileri-VUK’a göre hazırlanmış finansallar-varsa TMS/TFRS standartlarına göre hazırlanmış finansalların birbiri ile ilişkisinin doğru olarak kurulması ile yapılır.

Gerekirse bu tutarlılığı sağlamak için KDV beyannameleri, BA-BS formları, tam tasdik raporları, transfer fiyat raporları gibi beyanname ve raporlardan da faydalanılabilir. Bu beyannameler ve raporlar tek başına incelendiğinde kamunun kurumlara yüklemiş olduğu angaryalar gibi gözükse de, bu veriler iyi bir analistin elinde mükemmel bir kaynaktır.

Segmentasyon ve reorganizasyon gibi uygulamalar bu dönemde çok dikkat ile uygulanmalıdır.

Kurumsal ve ticari kredilerde kurum hafızası hayati bir öneme sahiptir. Bu alanda kurum hafızası ise, şube ve krediler organlarında mevcuttur.

Koşulların hızla değiştiği bir dönemde organizasyon değişiklikleri belli faydalar sağlayabilir. Her değişimin faydası olduğu kadar çeşitli maliyetleri de vardır. Önemli olan bu maliyetleri tarafsız ve bilimsel olarak ortaya koymaktır. Kurumsal kredilerde kurum hafızasının kaybının maliyeti ölçülemez.

Bankalar kurumsal kredilerini yönetirken çok sesliliğe önem vermelidir.

Bankalar, yapıları itibari ile organizasyon, yetki, pozisyon anlamında katı ve formal tanımlanmış organizasyon şemasına sahip kurumlardır. Bu katılık bankacılık sisteminin doğasından ve içinde bulunduğu yasal koşullardan kaynaklanmaktadır.

Diğer yandan bankacılık dünyasında riskin arttığı dönemlerde, çok seslilik çok daha önem kazanır. Farklı deneyimler, görüşler ve bakış açıları risk yönetimine zenginlik katar. Şube organizasyonunun en alt kademesinden, kredi komitesi üyelerine kadar her banka profesyoneli kredi yönetiminde farklı bir role sahiptir. Kredi komitesi düzeyinde sektörel ve ekonomik riskler ile bankanın stratejisi gibi üst parametreler kredi kararına etki ederken; bir kurumsal pazarlama yetkilisi dikkati sayesinde operasyonel bir süreçten önemli bir risk unsuru yakalayabilir.

Kurumsal bankacılık uzmanlık gerektiren bir meslektir. Bu mesleğin içindeki pazarlama fonksiyonunun ağırlığı dikkat ile ayarlanmalıdır.

Bankacılık risk ve getirinin bir arada yönetildiği, çeşitli uzmanlık alanlarına sahip bir meslektir. Kurumsal krediler de, paketlenip piyasaya sunulacak süpermarket ürünleri değildir.

Son yıllarda, artan ekonomik riskler göz ardı edilerek, belli sektörlere ve projelere toplu krediler verilmesi moda olmuştur. Doğru yönetilen bankalarda, iyi analiz edilmiş firmalara seçici bir yaklaşım ile kredi tesisi yapılırken, bazı bankalar da aynı sektörde yer alan daha yüksek riske sahip firmalara hızlı bir şekilde krediler vermiştir.

Ekonomik riskler artınca tuhaf bir durum oluşur.

Bazı bankalar içinde geçmişte moda olmuş, günümüzde ise daha yüksek riske sahip olduğu kabul edilen sektörlerde nispeten daha az sorunlu kredi üretirken; bazı bankalar da içi deyim yerinde enkaz taşır hale gelmiştir. Bu sektörlere örnek vermek gerekirse; inşaat, gayrimenkul geliştirme, enerji, perakende gibi sektörler sayılabilir.

Bankacılıkta yazılı olmayan bir kural vardır: Bankaların kredi risklerini yönetmekteki niteliksel ve niceliksel gelişim, kredi büyümesi ve pazarlanmasındaki çabanın gerisinde kalıyorsa; sorunlu kredilerde artış yaşanacaktır.

Bankalar, yapılandırılacak kredilerin borçlusu olan kurumlara sıkı bir değişim programı uygulatmalıdır.

Yapılandırılan kredilerin temel nedeni, ilgili kurumun finansal sorunları olarak kabul edilse de; sorunların temeli kurumun stratejisi ve yönetim şeklinde aranmalıdır.

Hiçbir finansal yapılanma, sadece finansal önlemler ile başarıya ulaşamaz. Dolayısı ile bankalar, firmaların yapılandırmalarında finansal ve finansal olmayan hedefleri yapılandırma süreci içine kural seti olarak koymalıdır. Bu kural seti sadece nakit akışı, varlık satışı, borçluluk oranlarındaki düşüş gibi parametreler içermemeli; yeni yatırımların ve varlık alımlarının bankaların iznine bağlanması, borçlanma kompozisyonunun yapısı, belli iş kollarının küçültülmesi veya tasfiyesi, işletme sermayesinin yönetimi gibi temel değişkenleri de kapsamalıdır.

Bu kuralların işleyip işlediğinin izlenebilmesi için bankalar, yapılandırılmış olan kurumlardan iyi tanımlanmış veri ve rapor setini, doğru sıklıkta edinmelidir.

Bu yazıldığı kadar kolay uygulanabilecek bir öneri değildir. Yıllar önce deneyimlediğim kurumsal yapılandırma süreçlerinde en çok zorlandığım konu doğru verinin zamanında alınması idi. Ancak bu veri ve raporları kurum ile beraber yorumlayarak, izleme toplantılarını bir yönetim kurulu toplantısı formatına çevirmem sonucu, her vakada bir şekilde amacıma ulaştığımı hatırlıyorum.

Bankalar, proje finansmanı bölümlerindeki işleyişi bir daha gözden geçirmelidir.

Nedense her yapılanan ya da kredileri sorunlu hale gelen kurumsal ölçekteki firmanın mutlaka bir yatırım ve proje finansmanı ve bu finansmanı sağlayan bir bankası/bankaları mevcuttur.

Proje finansman bölümleri bankacılık sektörünün yüksek ölçüde teknik ve uzmanlık gerektiren bölümleri içinde yer alır. Bu bölümlerin açmazı, kullanılan teknik ve yöntemler ile Türkiye gerçeklerinin tam üst üste getirilememesidir. Kullanılan teknik ve yöntemlerdeki en önemli zayıflıklar:

  1. Firmanın “kirli” geçmiş dönem verilerinin ayıklanmasının zorluğu,

  2. Sektörel verilerin dağınık bir görünüm çizmesi, karşılaştırılabilir nitelikte olmaması,

  3. Kullanılan yöntem ve araçların Batılı standartlardaki son araçlara göre demode kalması ama aynı zamanda Türkiye’deki koşullara göre kalibre edilmememiş olması,

  4. Duyarlılık analizlerinin yetersiz yapılması ve/veya kredi tesisinde iyimser senaryoların ön plana çıkarılması,

  5. Mali Analiz-Krediler- Proje Finansmanı-Kredi Komitesi arasındaki süreçlerdeki uyumsuzluk,

şeklinde sayılabilir.

Meşhur 5C kuralını artık revize etme zamanıdır.

Ekonominin daha az riskli göründüğü ve hızlı büyüdüğü dönemlerde; bankacılığın ve kredi yönetiminin 5C prensiplerini (character, capacity, conditions, capital, collateral) ifade edenler, modası geçmiş bir yöntemi savunur gibi hissederler.

Hâlbuki bu prensipler 600 yıllık geçmişe sahip modern bankacılık sisteminin temel taşlarıdır. Bankacılığı temel ürününü kredi olarak kabul edersek, bir kredinin sağlıklı olup olmadığı genel olarak beş temel parametre ile rahatlıkla ifade edilebilir.

Bu dönemde bankacılığın 5C prensibine, iki C prensibi daha eklenmesi gerektiğini rahatlıkla ifade edebilirim: Country ve currency prensipleri.

Nitekim Türkiye’nin ekonomik ve siyasi durumu ile Türk Lirası’nın döviz sepetine karşı nisbi gücü, kredi kararlarında son derece önemli birer değişken haline gelmiştir.


2018 İlkbaharı itibari ile Türkiye Ekonomisi zor bir sürecin başka bir evresine girmiştir. Ekonominin temel payandaları arasında halen düşük kamu borçluluğu ve kamu bütçe açığı ile güçlü bir sermaye tabanına sahip bankacılık sektörü yer almaktadır.

Bankacılık sektörünün bu gücünü koruyabilmesi için, zor ekonomik şartlara uygun bir kredi yönetim biçimini benimsemesi gerekmektedir. Bankaların orta ve uzun vadeli başarısı, bu dönemde hızla almaları gereken yapısal önlemlere dayanmaktadır.

Burak Köylüoğlu

 

Mail listesine katılın

Yeni yazılardan haberdar olun.

Teşekkürler! Kayıt oldunuz.

Üzgünüz. Kayıt olamadınız.

İLGİLİ Yazılar